‘BİZİM ÂKİF’TE DUYGU VE EYLEM
Medeniyet Yöneticisi · 28.12.2016 · 7 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026
Âkif’imizin en dikkate değer özelliklerinden birisi de hiç şüphesiz kendi iç dünyası ile dış dünya arasındaki bütünlük anlayışıdır. Ona göre duygu, his ve vicdan, kesinlikle amel, eylem ve yapılması gerekenlerden kopuk olamaz. Kendisini etkileyen ne varsa mutlaka dış dünyasında karşılığını bulmuş, onun bir yansıması varlık âlemine çıkmıştır. Hatta bunun yalnız kendisinde böyle olması gerektiğini dile getirmekle ya da bu yansıma ve yankılamaları şiirlerinde müşahhas hale getirmekle kalmaz, bunu başkalarında görmeyi beklediğini de açıkça ortaya koyar. Bunlara dair birçok örnek arasından şunları gösterebiliriz:
Âkif, Safahat’ının dördüncü kitabında “Vâiz Kürsüde” adlı manzumesinin başına “Onlar, Allah’ın göklerdeki ve yerdeki kudret ve hâkimiyetini görmüyorlar mı?” (el-A’râf, 7/185) âyetini kaydettikten sonra, son derece ilmî terimlerle ve açıklaması ayrıca uzun sürecek derin tefekkürün ifadesi olan altı beyitlik bir girişin akabinde, her şeyin hâl dili ile kaçınılmaz kıldığı “Peki, bütün bunların sebebi nedir?” anlamına gelecek soruyu ortaya atıyor ve bu soruyu şöyle cevaplandırıyor:
“Bekaayı hak tanıyan sa’yi bir vazife bilir; Çalış çalış ki bekaa sa’y olursa hak edilir.”
diyor ki Âkif’imiz:
Bütün kâinatın Allah’ın muradına uygun olarak baki kalabilmesi, kendileri için tayin edilmiş ve Allah’ın gök ve yerin bütün zerreleri üzerindeki egemenliğinin bir tecellisi olarak takdir ettiği kesintisiz çalışmaları ile mümkündür. Onların var oluşları çalışmalarını zorunlu kılmaktadır. Bu, bütün yaratılmışların “şevkle mahkûmu oldukları bir kanun”dur.
Varlık âlemi varlığını sürdürebilmek için bu kanunun gereğini yerine getirmek zorunda olduğuna göre, sen de eğer bekayı, var olmayı kendin için bir hak olarak görüyorsan, kâinat içerisinde çalışmadan var olmaya çalışmak gibi aykırı bir istisna teşkil edemezsin. Sen de kalmak, var olmak istiyorsan, bu hakkını kullanmak istiyorsan, bu hakkının elinden alınmasını istemiyorsan, çalışmak zorundasın. “Çalışma” zorunluluğunu vurguladıktan sonra var olmanın, ayakta durabilmenin ancak çalışmak (sa’y) ile hak edilebileceğini belirtiyor. Birkaç beyit ilerledikten sonra “ayın, göğün, güneşin gezegenlerin, yıldızların durmadan dinlenmeden çalıştıklarını” dile getirdikten sonra bakınız ne güzel bir “hüsn-i ta’lîl” ve mükemmel bir teşbih ile konuyu bağlıyor:
“Bütün alın teridir durmayıp yağan envâr!”
Kâinatın, insanlığın, toplumun üzerine yağan bütün nurlar “alın teri”dir. Laf u güzaf değildir. Günümüz insanının müptelası olduğu, aramızda ve dışımızda çokça örneklerini görebildiğimiz, çok konuşmaktan en ufak bir hayır, bir değer üretemeyenlerin lüzumsuz ve yarar sağlamayan hatta yerine göre vebal olabilen işleri değildir. Çalışmayıp oturanın haline gelince onu da;
“Bu harb işinde kazanmaktadır çalışmış olan, Çalışmayıp oturandır gebertilen, buğulan.”
şeklinde tezat teşkil eden bir karşılaştırma ile çok özlü ve çarpıcı bir anlatımla dile getirmektedir.
Çalışan, sa’yedip didinen Garp’ın vardığı noktayı etraflı bir şekilde tasvir ettikten sonra Âkif, İslam ümmetini, bu ümmetin başındaki yönetimleri, Müslüman Şark’ın topyekûn meskenetini, acizliğini dile getiriyor, İslâm adına işlenen azim hatalara değinmeden geçemiyor:



