Her şeyiyle “bizim” olan, “bizden” olan “bizi” anlatan bir şairimizdir Akif.
Her yıl okullarda ve çeşitli kuruluşlarca Akif'in ölüm, ya da İstiklal Marşı'nın kabulü yıldönümü dolayısıyla güya anılır. Ama bunların hepsinde her şeyiyle bizim olan bir Akif anlatılmaz, anlatılamaz. Kapsayıcı ve egemen anlayışla pek bağdaşmayan çok yönlülüğü ile bizim olan Akif bilerek bilmeyerek hatırlanmaz, hatırlatılmaz ve en önemlisi Akif, gençliğin önünde model insanlar arasından model bir kişilik, özellikle o zor şartlar altında, fırtınalar karşısında dik durabilmiş kişilik, pratik bir örnek olarak hatırlanmaz, hatırlatılmaz, bu hususiyeti üzerinde durulmaz.
Onun "Çanakkale Destanı'nın şairi olduğu doğrudur. İstiklal Marşı'nın da şairidir. Bu da doğrudur. Kavmiyetçi ve Batı'daki sosyolojik anlamıyla değil de Müslüman Anadolu insanını olumlu, olumsuz yanlarıyla şiirlerinde söz konusu etmesi, elemlerini, ıstıraplannı dile getirmesi anlamıyla belki “milli şairimiz” unvanı ile de anlatılmaya çalışılabilir. Ancak bunların hepsi ve benzerleri, hem başlı başına, hem de hep beraber, bize göre Akif'i, bizim ve bizden olan Akif! anlatmak ve tanımlamak için yeterli değildir.
Bundan dolayı Akif’i nitelemek ve tanımlamak için en uygun tabirin “BİZİM AKİF” olduğuna inanıyorum. Çünkü o, iç dünyasıyla bizden biridir. Düşünceleriyle bizden biridir. Olayları ele alışıyla bizden biridir. Dünyayı, olanı biteni, eşyayı yorumlayışına bizden biridir. Yakın ve uzak geçmişimizi, bu geçmişin günümüze kadar taşıdığı olumlu ve olumsuz değerleri ele alıp, olumlu olanlarına sahiplenişi, onları motivasyon unsurları olarak kullanıp değerlendirişi, olumsuz olanlarını bir kenara bırakıp onlardan uzaklaşma gereğini vurgulamakla birlikte, gereğinde sebep sonuçlarıyla yargılayışı itibariyle... hep bizden biridir.
Bizden biri olarak bize çok şeyler söylemiş, bizim adımıza bizim belki dillendirmekte geç kaldığımız, belki de hâlâ dillendiremediğimiz birçok konuya, meseleye ve yaraya el basmış, çözümler sunmuş, bunun için his, gönül ve entelektüel dünyasıyla meşgul olmuş bir şairimizdir.
Kısacası Akif, bize ve bizim adımıza çok şeyler söylemiş, çok mesajlar vermiş bir şairimizdir. Onun “bizim şairimiz” olduğunda şüphemiz yoktur, amma bizim onun iyi bir okuyucusu ve dediklerini anlayan, doğru yorumlayan ve onlardan doğru sonuçlar çıkartarak gerekli üretkenliğe dönüştüren muhatapları olduğumuz konusunda şahsen ciddi şüpheler taşımaktayım. Yani Akif, bu satırların yazarına göre hâlâ birçok konuda bizlerden oldukça ileride olan bir şairimizdir.
“Bizim” olan bu şairimizin duygu ve düşünce dünyasını böyle bir makalenin sınırları içerisinde ana hatlarıyla ön plana çıkarmak isterken, elbette onun bütün boyutlarının bunlardan ibaret olduğunu söylemek istemiyoruz. Bizim anladığımız ve bugün için plana çıkarmakta fayda mülahaza ettiğimiz bazı yönleriyle üzerinde durmaya çalışacağız:
İç Dünyasıyla Akif
Akif, Safahat'ına egemen olan iç dünyasını “önsöz” yerine başa koyduğu kısacık şiirinin birkaç mısraıyla şöyle ifade etmektedir:
“Bir yığın söz ki, samimiyeti ancak hüneri
Ne tasannu' bilirim, çünkü ne sanatkârım,
***
Aczimin giryesidir, bence bütün âsârım!
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem
Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizânm.”
Akif, şair olarak, bizden birisi olarak, bütün hünerinin samimiyetten ibaret olduğunu anlatmakta, yapmacık ifadelerle, mesleği sanat olan kimselerin yaptıkları gibi özene bezene, hatta zorlayarak şiir yazma gayretkeşliğini yansıtan ifadelerle karşımıza çıkmayacağını anlatmaktadır. O, bütün eserlerinin, aciz kaldığı için gözyaşı dökmek mesabesinde olduğunu anlatmakta, fakat bütün bunlara rağmen kalbî duygularını ifade edebilecek bir dilden yoksun olduğunu, bundan dolayı da yine kalbine sitem ettiğini görüyoruz.
Demek ki Akif'in iç dünyasının anahtarı “samimiyeti”dir. Bunun Kur'ân terimi olarak karşılığı “ihlâs”tır. İhlâs ise, salih amelleri en yüksek mertebelere taşıyan manevi bir mi'râcdır, merdivendir.
Akif yaşadığı dağdağalı olayların o yoğunluğu içerisinde İslâm Ümmeti'nin ızdırabını iliklerine kadar yaşamış ve hissetmiş bir şairdir. Bu yönüyle biz ona “muzdarib Akif” diyoruz. “Hakkın Sesleri” bölümünde yer alan bir şiirinin başına, en-Neml, 27/52. âyetini koyduktan sonra:
“Geçenler varsa İslâm'ın şu çiğnenmiş diyarından”
diye başlıyor;
“Bu ıssız âşiyanlar bir zamanlar muazzezdi;
Bu damlar böyle baykuş seslerinden çın çın ötmezdi...”
diye tasvirlerine devam ediyor ve sonunda kendisiyle aynı yolun yolcusu farz ettiği herkese sorumluluğunu şöylece hatırlatıyor:
“Gitme ey yolcu beraber oturup ağlaşalım:
Elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım;
***
Ah! Karşımda vatan namına bir kabristan
Yatıyor şimdi... Nasıl yere geçmez insan?"
Aynı şiirin sonlarına doğru da bunca felaket karşısında doğru olarak belirlenmiş sorumluluklarını yüklenmelerini gerekenlerin hiç de oralı olmadıklarını görünce, onların şehitlerin davalarını gereği gibi taşımaları gerekirken bunu yapmadıklarından ötürü şehitlerin ruhlarından özür dileyerek şöyle sesleniyor:
“Sanmayın: Şevk-i şehadetle coşan bin kan var,
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var,
Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdarımıza...”
diye devam ederek, Müslüman olarak kimliğini ve sorumluluğunun bilincinde olmayarak, can düşmanları olan Garp'ın “Medeniyet denilen maskara mahlukun” cinayetlerine rağmen peşinden gitmek isteyen “aptallar”dan dert yanmasını sürdürüyor.
Akif “muzdarib” bir mü'mindir, ama ümitsiz değildir, ümitsizliğe kapılmaz, ümitsizliği Müslümana hatta hayatta olan herhangi bir kimseye yakıştırmaz:
“Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak,
Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.”
Aynı şiirinde birkaç mısra sonra hareketsizliğini, âtıl kalmasını anlayamadığı muhataplarına şöyle sesleniyor.
“Ey dipdiri meyyit! İki el bir baş içindir,
Davransana... Eller de senin, baş da senindir”
Şimdiki hali ile geçmişi arasındaki çelişkiyi de bu mısralarıyla çok güzel dile getirerek “meyyitin, ölü gibi karşısında duranın harekete geçmesini temin etmeye çalışmaktadır:
"Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin."
Sonunda ne büyük bir azim ve kararlılığa sahip olunması gerektiğini nasıl bir yoğunlukla dile getirdiğine bir bakın:
“Karşında ziya yoksa, sağından ya solundan
Tek bir ışık olusun buluver... Kalma yolundan
Alemde ziya kalmasa, halk etmelisin halk 1
Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam, kalk.”
Akif, de her mü’min gibi çeşitli ruh halleri içerisinde Cenab-ı Allah'a yalvarıp yakaran birisidir. Böylelikle aczini, çaresizliklerini dile getirirken, yalvarıp yakarırken sığındığı mutlak kadir ve mutlak yaratıcısına bazen sınırları zorlayan ifadeler dahi kullanıvermektedir. Ancak ümmetin ızdırabını içinde duyuşunun bir yansıması olduğunu düşündükçe onu daha iyi anlayabileceğimizi düşünebiliriz diyerek bağlıyor:
“Fatih Kürsüsünde” unvanlı bölümün sonlarında:
“…Gelin bari dua edelim, Kabul eder diyelim… Hakka iltica edelim.” diyerek duasını şöyle bağlıyor:
“Kur'ân ayak altında sürünsün mü İlâhî?
Âyâtının üstünde yürünsün mü İlâhî?
Haç Kabe'nin alnında görünsün mü İlâhî?
Çöksün mü nihâyet koskoca bir din?
Çektirme İlâhi, bu kadar zilleti… Âmin.”
Safahat'ın beşinci kitabı olan “Hatıralar” unvanlı bölümün ilk şiirinde Akif,
“Ey bunca zamandır bizi te'dip eden Allah;
Ey Alem-i Islâm’ı ezen, inleten Allah!”
diye başlıyor ve akabinde bu ümmetin bin üç yüz yıldan fazla bir süredir Yüce Allah'ı andığını, beşeriyyet dalâlet yani sapıklık içerisinde yüzerken bu ümmetin “mabedlere mabud-i hakiki”yi getirdiğini dile getiriyor, “zulmetin, leyle-i memdûd’un (uzayıp giden gecenin)” ne zaman biteceğini, “seher pare-i mev'ûdun (vadedilmiş gecenin aydınlığının)” ne zaman doğacağını (ümmetin) ısrarla sorup beklediğini anlatıyor.
“Hakkın Sesleri” bölümünde “İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk eder misin Allah'ım” (el-A’râf, 7/155) âyet-i kerimesini başa alarak; Yüce Allah'a artık ümmetin tahammülünün tükendiğini dile getirerek rahmetini celp etme ümidiyle şöyle sesleniyor:
“Ya Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?
“Manşerde mi bîçarelerin yoksa felâhı?”
dedikten sonra, eğer ümmetin ümit ettiği ilahi yardım yetişmeyecek olursa ortaya çıkacak ve Allah'ın razı olması mümkün görülmeyen manzarayı şöylece tasvir etmektedir:
“Esmezse eğer bir ezelî nefha yakında
Ya Rab, o cehennemle bu tufan arasında
Toprak kesilip, kum kesilip âlem-i İslâm
Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm."
Tevhidin bu şekilde ortadan kalkması Allah'ı razı etmeyecektir, muhakkak. Ancak bu hal yalnızca Yüce Allah'ın Tevhid edilmesinin ortadan kalkmasıyla ya da gerilemesiyle kalmayacak, Muhammed (sav) Efendimiz de bu halden hoşnut olmayacak, İslam'ın kutsal değerleri de büyük zarar görecektir:
“Bizâr edecek, korkuyorum, Cedd-i Hüseyni,
En son salib ormanı görmek Haremeyn'i...”
Akif, mü'min kalbine gerçekten katlanılması zor ızdırablar veren dertleri, halleri ta Safahat'ın başında söylediği gibi yapmacıklığa (tasannua) kaçmadan, ayrıca özenmeden (sanat yapma endişesine kapılmadan), fakat samimiyetle dile getirdikten sonra yine aynı samimiyetle ve Yüce Rabbimize adeta nazlanarak, aynı şiirini şöyle bitiriyor:
“Milyonla hayatın yüreğinden gidiyor kan!
Islâm'ı elinden tutacak, kaldıracak yok...
Nâhak yere feryat ediyor: Âcize hak yok!
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî?
Ağzım kurusun yok musun ey adl-i İlâhi?”
İslâm'ın bu hallere düşürüldüğü bu dünyanın, orman kanununun ifadesi olan haksızca bir parolası vardır: Acize hak yok... Bunun neticesi olarak, yani İslâm Ümmeti acze düştüğü için, bunca musibete uğramış bulunmaktadır. Cenab-ı Allah'a, bu ümmetin “aralarındaki beyinsizler yüzünden” helâk olmak aşamasına gelen bu ümmetin, ettiklerinin cezası olarak göreceği karşılıkların ne zaman biteceğini, ümmetin çilesinin ne zaman dolacağını ve dolayısıyla Yüce Rabbimiz ne zaman adaletiyle tecelli edip bu ümmetin yüzünün ne zaman güleceğini merak eden bir üslupla Akif, -tek başına ve yalın olarak ele alındığı taktirde cesurca gibi görülen- bu soruyu soruyor. Bu soru -sizi bilmem ama- bana Yüce Allah'ın şu buyruğunu hatırlatıyor:
“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hallerinin bir benzeri başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattı ve öyle sarsıldılar ki, hatta peygamber kendisine iman edenlerle birlikte: ‘Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?’ derlerdi. Haberiniz olsun ki Allah'ın yardımı yakındır.” (el-Bakara, 2/214)
“Bizim Akif”i çeşitli yönleriyle tanıtmak amacıyla kaleme almayı düşündüğümüz denemenin bu ilk bölümleriyle Akif'in bir yönünü kısaca tanıtmaya çalıştık. Bundan sonra Âkif’in diğer yönlerini de bu minval üzere ele almak isteriz. Bu amaçla “Safahat”ın önemli bir bölümünü taradık. İlk fırsatta bu çalışmanın diğer bölümlerini de tamamlamayı Yüce Rabbimizin müyesser kılmasını niyaz ederiz. Çünkü Akif’in bizim için birçok yönden ve başta da belirttiğim gibi, esen tüm muhalif rüzgârlara rağmen dik duran, doğruyu olması gereken şekliyle dile getiren, özü sözü doğru kişiliğiyle, tarihin çok uzağında durmayan örnekliğinin oldukça önemli olduğuna inanıyoruz.!
Mehmet Beşir Eryarsoy
1. Akif burada Allah'a mühim olan yoktan var etmeyi kast etmiyor. İmkânsız bir şey olan âlemin ışıksızlını var sayacak olsak bile, Allah'ın insanda yaratmış olduğu istidat sayesinde insanın ve özellikle mü'minin içinde bulunduğu çaresizliklerden kurtuluş yolu bulmak için çalışması gerektiğini anlatmak istiyor.