BEŞİKTAŞ’TAKİ PATLAMA HALEP’TEKİ KATLİAMLARDAN BAĞIMSIZ DEĞİLDİR
Kâzım Sağlam · 24.01.2017 · 6 dk. okuma · Güncellendi 22.08.2026Türkiye, Beşiktaş’taki patlama ile tekrar sarsıldı.
Terör örgütlerinin eylemleri, İslâm coğrafyasında gelişen yeni hadiseler ve batılıların sömürücü niyetlerinin ayan beyan bir kez daha ortaya çıkması yeni bir safhaya girildiğinin işaretidir. Bu yeni gelişmelerin sonucunda Türkiye’de iç işleyiş, düzen, dış dünya ile irtibat ve ittifaklar yeniden gözden geçirilme noktasına geldi.
Devletin yapısının ülke içinde ve dışında, yakın ve uzak komşularda meydana gelen hadiselere cevap veremediği bir kez daha açığa çıktı.
Her ne kadar hantal işleyiş biraz iyileşmişse de gelişen olaylara intibak, olayları önceden kestirip tedbir almak için yeterli değildir. Yetki ve sorumlulukların daha bariz olması ve alenileşmesi elzemdir. Emniyet teşkilatı ile TSK nereye kadar yetkilidir, bunların yetkileri nereden başlar, nerede biter, muğlaktır. OHAL ilan edilmiş ama polise bu durumda ne kadar yetki tanınmıştır, belli değildir. Polisin nasıl davranacağı tam olarak belirtilmemiştir, bu da muğlaktır. Bu muğlaklık, Türkiye’nin iç ve dış siyasetinin muğlaklığından ileri gelmektedir. Türkiye’nin güvendiği batılı müttefikler, Türkiye’ye destek olmak yerine, Türkiye’nin iç ve dış düşmanlarını besler duruma gelmiş.
Türkiye bugün içeride ve dışarıda terörün birkaç çeşidiyle birlikte mücadele ediyor. Etrafı ateş çemberiyle çevrilmiş durumda. Suriye ve Irak haritadan silinip yerine yeni yapılanmalar getirilmek isteniyor. Yıllarca müttefik sayılan ABD, AB vb. devletler, artık eskisi gibi ittifaklara ve anlaşmalara bağlı değiller. Onlar siyasetlerini değiştirdi. Bu yeni siyasetlerine karşı Türkiye nasıl bir siyaset güdecek, belli değildir. Sadece şikâyette bulunuyor bazı yetkililer. Devlet; siyasi partileriyle, bürokrat kadrolarıyla, sair kurum ve kuruluşlarıyla aynı hedefe doğru gitmiyor. Her yerde ve her şeyde bir dağınıklık var. Dağınıklığı da aşan bir farklılık, başkalık, belki de ters anlayış var. Bu dağınıklık ve farklılık, başkalık terörün ve ülke karşıtı ülkelerin iştahını kabartıyor.
Türkiye ilk kuruluş yıllarında, dünyanın genel gidişatını hesaba katarak bir siyaset güttü. O günkü siyaset; yeni kurulacak dünya siyasetine mümkün mertebe karışmamak, Türkiye’ye biçilen rol ve yer ne ise ona razı olmak üzerine kuruluydu. Bir dünya gücünün varisi gibi değil de yeni kurulan yetme bir devlet gibi davrandı. Bunun için Osmanlı ile bağlarını koparabildiği kadar kopardı. Kendini 1920-30’lu yılların dünyasında modern dünyanın değer yargılarını ülkeye taşımakla görevli bildi veya ona o şartla hayatiyet tanındı. Bunun gereği ne ise onu harfiyen icra eyledi ve bunu yaparken de kendi fikriymiş gibi davrandı. Harf İnkılabı, kılık kıyafet ve idari yapılanma… bütün bunlar yeni dünyada yer edinmek içindi.
1950’li yıllarda kutuplaşan dünyada Türkiye, Rusya’nın baskısıyla da kendini hür dünya denilen kapitalist blok içinde buldu. Mecburen bunu kabul etti, yoksa ülkenin bağımsızlığını ve bütünlüğünü kaybedecekti. 1950-1990 arası düşe kalka böyle yürüdü. Zaman zaman problemler çıktı ama genel gidişata umum hatlarıyla uyuldu.
1990’dan sonra iki kutuplu dünya nihayete erdi. ABD öncülüğündeki güç, dünyanın tek hâkimi olmaya başladı veya öyle davrandı. Global dünyada “yenidünya düzeni”nde taze ve denenmemiş bir anlayış ve işleyiş gelişti, yeni durum ortaya çıktı. Bu yeni hâl, eskinin bitimi demekti ama Türkiye bunu da tam kavrayamadı.



