DİNAMİK MEDENİYETİN YÜKSEK UNSURLARI

dinamik medeniyetin yüksek unsurları

1. Yüksek Tefekkür (Çağrısı)

Akıl ve zihin, Rahman'ın insana verdiği en yüce nimet ve özelliktir. Düşünme özelliğiyle insan, varlık âleminde ‘en güzel şekilde’ yaratılmayı hak etmektedir. Aklın ve zihnin bir konu üzerinde yoğunlaşması tefekkürü getirir. Düşünme tarzı olarak tefekkür, bir husus üzerinde akıl, ruh ve kalbin tüm yeti ve kabiliyetleriyle kendi sınırlarını zorlayarak ulaştığı birikim (müktesebat) olarak tarif edilebilir.

Tezekkür (hatırlama), taakkul (akletme), tefehhüm (anlama), tefakkuh (idrak etme, kavrama), teemmül (derin düşünme) gibi türdeşleri tefekkürün önemini bir kat daha ortaya koymaktadır. Allah, insan, tabiat, âlem, tefekkürün başlıca temel konularıdır. Düşünen insan, ‘zorunlu’ ve ‘mümkün’ tüm varlıklar üzerinde tefekkür eden ve konuşan bir canlıdır. Nihayetinde konuşmak da bir tür düşünmektir, akıl yürütmektir.

Kâinat üzerinde kapsamlı ve derin düşünceler, tefekkür hasılatı olarak mahsulünü verir. Âlemi var kılan yaratan ve onun yarattığı masiva, eşsiz, mükemmel, denge ve düzenin estetiğini zihnimize taşımaktadır.

Tefekkürün daha ilerisi, kapsamlı, derin boyutu olan yüksek tefekkür; muhakeme, murakabe, şüphe, kaygı, merak gibi daha üst düşünce formlarının ortaya çıkmasına sebep olur. Ayakta dururken, otururken, yatarken hatta sübjektif bir bilgi kaynağı olarak uyurken, dersler, nasihatler, ikazlar, öğütler, icatlar, fikirler, keşifler bir ‘ikram’ olarak zihin dünyasına düşer. Düşüncenin doğurması bir anlamda yüksek tefekkürün vücut bulması demektir.

Emir açıktır: Akıl et/yürüt, düşün, ibret al, teşhis ve takip et, nasiplen, üret ve sonuç çıkar. Böylece sorunları çöz, problemleri hâl yoluna koy, sıkıntıları gider, tıkanan yolların önündeki engelleri kaldır, sürgülü kapalı kapıları aç, yeni zeminler bul, hastalığı tedavi et, işleri kolaylaştır; hâsılı insanlara ve en önemlisi kendine faydalı ol.

Yer ve gökler, düşünen mütefekkir için büyük bir laboratuvar ve gözlem evidir. Kâinattaki tüm değişimler ve devinimler, zihin ve aklın sınırlarını genişletir. Böylece Hz. İbrahim gibi, insanoğlu, âlemleri bahşedenini/yaratanını arar, bulur ve keşfeder. Aslında bu sevgidir, aşktır, bağlanmaktır; nihayetinde İsmail gibi kurban olmaktır.

Yağmurun/rahmetin yere düşmesi, yerkürenin tüm güzellikleri, kulun baş ve kalp gözlerini sonuna kadar açar, sonunda onu gönül gözünün sırlarına ulaştırır. Bu sadece bir sufi için düşünülemez, bir bilim insanı da aynı kapının ve aynı pencerenin müdavimidir, anlamasını bilirse…

Gece ile gündüzün oluşumları, yeryüzünün enine boyuna genişlemesi, dağların yerleşmesi, nehirlerin akması, biten, yetişen ve üreyen her canlının çiftler hâlinde varlık bulmasının müşahedesi, yüksek tefekkürün sonuçlarıdır.

Kur’ân'ın ifadesiyle hayatın kaynağı su ile yetişen ekinler, zeytinlikler, hurma ağaçları, üzüm bağları ve onlar gibi nice bilinen ve bilinmeyen yemişler, hakikat yolcusu mütefekkirin zihin dünyasının mevzularıdır. Yüksek tefekkür, tevhidi gösteren bir delil olarak vardır. Vâhid'le/Ehad'le yüksek tefekkür fark edilir, bilinir ve anlaşılır. Hâsılı deliller, işaretler, ayetler, tevhidin hakikatini anlatmaktadır.

Apaçık kanıtlar ve kitaplar, hikmet ve öğütlerle süslenmiş Kur’ân'ın hakikatleridir. Allah'ın kitabi, arazi ve semavi ayetleri, yüksek tefekkürü doğurtan ve dirilten muştulardır.

Yüksek tefekkür, var kılınan bütün âlemlerin sistem, denge ve düzenin mükemmelliğini yani bir anlamda aşkın kozmik kitabı analitik olarak okur, tahlil eder ve çözümler.

Arının bal yapması için izlediği kâinat ayetleri, Hakk'ın varlığın delilleri olarak tezahür eder. Sistemli düşünen, diyor Kur’ân, kesin olan delili ve ibreti mutlaka görür. Yüksek tefekkür, sistemli ve analitik düşünmeye davet etmektedir.

Tefekkür, sistematik düşünen bir toplumun inşasına çağırmaktadır. Dersler ve ibretler dünyasının şifrelerini çözmek için ilahi davet, tüm zamanlar ve mekânlar için geçerliliğini koruyan kutsal bir çağrıyı nida etmektedir. Sevgi ve merhametin varlığı ise mutlak bir zorunluluktur. Zira “aşkın” çağrı, mekanik bir yeryüzü sakinliğini talep etmemektedir. Nihai hedef, ruhun arınarak dinginliğe ulaşmasıdır. İşte o makam ve mertebede, Hakk'ın rızası, ilahi rıza vardır.

Kenara çekilerek münzevi bir hâl içinde düşünmek Kutsal Çağrı'nın şartlarındandır. Sıklıkla yapılan bu tefekkür, etkileyen ve körleştiren tüm ön yargılardan kurtulmayı amaçlamaktadır. Hakikatte bu, samimi ve ciddi bir yüksek tefekkür çağrısıdır. Kapsamlı ve derin düşünmek, yaşam ve ölümün sırlarının büyük bir kısmını çözebilir. Hakk'ın izin verdiği ölçüde soruların cevapları verilir, yanıtı olmayan sorular çözüm için geleceğin gündemine terk edilir.

Soruların cevaplarının peşine düşen insan, yüksek tefekkür sayesinde, dersler ve ibretler ummanında arayışına devam eder. Nihayetinde yaptığı keşif, hakikatleri bulmaya güç yetirecek kabiliyete -ilahi bir hediye olarak- sahip olduğunu fark ettirir. Yani kendisini bilir ve tanır. Gökler ve yer, lütuflar ve ikramlar dünyasının hazineleri olarak keşfedilmeyi beklemektedir. Ama dağlar, üzerine inen yerkürenin hazineleri olan kâinat Kitap'ını taşımaya talip olmadılar, kaçındılar.

Yüksek tefekkür sahibi erdemli insan, misallerin en güzelini el-Kitap'ta bulmaktadır. Yeter ki en yüce iyiliği gerçekleştirecek kutsal gayenin şuurunda olsun.

 

2. Yüksek Teknolojiyle ‘Öte’lerin Keşfi

Hayatı kolaylaştıran ve uygarlıkları inşa eden teknoloji, insanın var oluşunu etkileyen en önemli olgulardan birisidir. Yaşamı sürdürebilmek için güç ve bilgi gereklidir. Belki de bundan dolayı “Bilgi güçtür.” ifadesi bir filozof sözü olarak çağlar boyunca söylenmiştir. Bununla birlikte ‘deneme-yanılma’, tecrübe etme, deney(im)leme, “işletme-iletme” gibi amaçlar, teknolojinin üretilmesi ve geliştirilmesi için hayati değerlerdir. Araçlar, gereçler, aygıtlar, otomatlar, makinalar ve daha ilerisini/ötesini üretmek, insanlık ve uygarlıklarla gelişme ve ilerleme kaydetmiştir.

Tekniğin ilerlemesi için derin tefekküre ihtiyaç vardır. Çalışılan konu üzerinde yoğunlaşıldığında Yaratan, insana yardım eder, bilmediğini de öğretir, buldurur, keşfettirip icat ettirir. İcat ve keşif için sistemli ve planlı çalışmak gerekir. Sınırlar zorlanırsa, emekler verilirse, ter döküp, uykusuz kalıp, ıstırap ve çile çekilirse Allah'ın yardımı ve izni ile yapılması imkânsız olanlar, mümkün hâle dönüşebilir.

Yüksek düşünmek, insanı en ileri teknolojiye taşıyacaktır. Önce hayal etmek gerekir. Hayaller bütün kapıların anahtarıdır. Hayal etmenin, ikinci aşaması azmetmek olmalıdır. Daha sonraki aşamada sistematik ve planlı olarak çok çalışmak gereklidir. Hedefler ve amaçlar, önceden tespit edilip zaaflar iyice analiz edildiğinde müspet yönler öne çıkacaktır. Böylece aşılmayan engeller aşılır, yapılamayanlar yapılır, gerçekleşemeyenler gerçekleşir. Bilgenin dediği gibi, bir sopayla dünya yerinden oynatılabilir.

Hayaller(in varlığı) çok değerlidir. Ancak hayal dünyasının içinde kalıp, yitip yok olmamak için hakikat dünyasına dönmek ve ilerlemek elzemdir. Bu açıdan düşünmek ve hayal etmek, yüksek teknolojinin kapısını açan iki anahtardır.

Mutlak Varlık Yaratan, kâinat, tabiat, hâsılı düşünen ve düşünmeyen hareket eden ve hareket etmeyen tüm varlık âlemi, yüksek teknolojiyle daha büyük bir anlam kazanır. Evrendeki mükemmellikler, yaratılıştaki ahenk ve düzen teknolojinin gelişimine daha büyük katkıda bulunur. Yerküreyi takip edip inceleyen göz ve akıl, fezanın derinliklerine, bilinmeyenlerine doğru bir arayış yolculuğuna çıkar. Keşifler ve icatlar, insan zihnini başka dünyalara/âlemlere ulaştırırken, iç dünyayı ve dış dünyayı da tahlil eder ve çözümler.

Doğal ve insanî olaylara hikmetli bakış, yüksek teknolojinin üretilmesi için bir vesiledir, sebeptir. Yüksek teknolojinin prototipi, öncelikle “küçük âlem” insanda vardır. ‘Büyük insan’ âlem ise, üzerinde çokça düşünülecek sırları içinde taşımaktadır. Bu sırlar ki, keşfedilmeyi beklemektedir. Özgürlük ve bağımsızlık, bu keşfin süresiyle doğrudan ilgilidir.

Uygarlıkların ortaya koyduğu birikim, geleceğin bilimi için çok kıymetli bir hazinedir. Toplumların, ülkelerin ve bilim dünyasının farkına varan akıl ve zekâ, gece ve gündüz çok ve sistemli çalışılarak yeni büyük teknolojiyi üretir. Sistemli düşünmek ve çalışmakla deliller, dersler ve ibretlere dönüşür. Böylece yüksek bilgi, kendi teknolojisini üretir.

Yüksek tefekkürle oluşan yüksek teknoloji, tevhidin varlığını ortaya koyar. Kur’ân nida ederek, hikmetler dünyasını araştırmaya çağırmaktadır. Bilinmeyenler, gizli kalanlar, keşfedilmeyi bekleyenler, insanoğlu için bir muammadır. Akıl, kalp ve zihin dünyası istikamet üzere olanlar, faydalı olanın izini sürer. Nitekim üretilen teknik ve bilgi, var olanlar için yararlı bir iksir olmalıdır. Aksi takdirde insanın sonunu, dünyanın kıyametini hazırlar.

Canlı ve cansız tüm varlık âlemi, bilgi ve aklın mahsullerini beklemektedir ve ona muhtaçtır. Bağdat, İsfahan, Taşkent, Semerkant, Buhara, Kurtuba ve İstanbul'un ürettiği bilim ve teknoloji, çağları değiştirdi. Bugünün Müslüman aklının ortaya koyacağı bilgi, dünyayı değiştirecektir.

Sevgi ve merhametin neticesinde mutluluk hâsıl olur. Önyargısız çalışma, samimi ve ciddi düşünme ve gayret, yüksek teknolojinin habercisidir. Bıkma, yorulma, terk etme, umutsuz olma, tembellik, atalet ve miskinlik hâlleri, köleliğin işaretlerini verir.

Özgürlük ve bağımsızlık önce, içte, kalpte ve zihinde olmalıdır. Bunu elde eden, yüksek teknolojinin peşinde bir arayıcı kâşif gibi koşacaktır. Zihniyet ve azim, teknolojinin ötelerini yakın edecektir. Böylece, tartışılan yapay zekâ, yazılım, bilişim teknolojileri, endüstri 4.0 gibi konular, başka yeni konuların başlangıcına dönüşecektir. Sonunda robotlar ve yapay zekâ çağında veriler, verimlilik, ‘kalite odaklı üretim’, insansız ve “değer”lerden uzak yapılacaktır.

Makinalar çağı geride kalmıştır. Artık “Makinaları yöneten, verileri değerlendiren ve üretim kararlarını alan robotlardır.” “Karanlık fabrikalar”, “ışıksız ve insansız üretimi”ni gerçekleştirerek insana olan bağımlılığı kendilerine çevireceklerdir.

Şu hâlde göklerin ve yerin sır ve hazineleri, Müslüman/tevhid aklının kendisini keşfetmesini beklemektedir. Yaratan'ın lütfu, ikramı ve inayetiyle insanlığın hizmetine bahşedilen âlemler, akıl, bilgi, değer ve irfanın dengesiyle bilinmeyen, ama var olan hakikatleri keşfedecektir. Âlemlerin mükemmelliğinin keşfi için ‘makina insan’ veya ‘savaş makinası’ olmaya gerek yoktur.

 

3. Yüksek İrfan ve Değer

Yüksek teknoloji ulaşılması mutlak olan tek amaç değildir. Zira bilim ve teknikte hedef, insanlara, canlılara (nebatat ve hayvanat) ile cansızlara (cemadat) faydalı olmaktır. Veya hiç olmazsa zarar vermemektir. Değerden uzak, ahlâk, vicdan ve merhametten yoksun (yüksek) teknolojinin bir yararı olması mümkün değildir.

İrfanın hedefi ve amacı, hakikate ulaştırmaktır. Amacın gerçekleşmesi için güçlü bir seziş olmalıdır. Bilmek ve anlamak, bu sezmeyi ruhlara taşıyan en önemli vasıtalardır. İrfan, kültürün karşılığı olarak da kabul edilmektedir. Bir başka ifadeyle irfan bir anlamda kültürdür. Dolayısıyla bilgi, zekâ ve tecrübenin iş birliğiyle zihin kemâle erer, böylece irfan inşa edilir. Nihayetinde biliş, anlayış ve güçlü seziş yeteneğiyle birlikte görgü ve sezgiden gelen ruh uyanıklığı irfanı ortaya çıkarır.

Ruhun uyanmasıyla arınma başlar. Kendini bilmeye, tanımaya çalışan kimse, Rahman'a doğru hicrete ve miraca yönelir. İstikamet için Rabb'i bilmek ve tanımak gerekir. Rabb'ini bilmeyeni şeytan, nefis ve şehvet terbiye eder(!). Şerrin yolunu tercih edenler, irfan bahçelerinin nadide ıtırlarını duyamaz, güzelliklerini göremez. Ancak tefekkür etmek ve derin düşünmek ile yüksek irfana ulaşılabilir. Kişinin kendisinden başlayan sefer, Yaratan'a ulaşıncaya kadar irfan refakatinde olursa istikamet Hakk'ın dosdoğru yolunu gösterecektir.

İrfan için az yemek, az konuşmak ve az uyumak temel ilkelerdir. Amelleri ve faziletleri çoğaltıp emel, arzu ve istekleri azaltmak, irfan yolcularının prensipleridir. Yüksek irfan yolu, Hakk'ın yoludur. Rahman'a bu yolla ulaşılır. Dünyevî istekler, mal ve servetler, kişiyi, irfan ehlinden uzaklaştırır. Karun'un hazineleri, gurur, zillet ve hezimet getirmiştir. İbrahim'in irfan yolu, Davud ve Süleyman'ın tevhidî zenginliğini taşımıştır.

İlerleme ve terakkiye, büyüme ve gelişmeye, muvahhitler yolundan gidilirse yüksek irfan hedefine ulaşır. Kalbin Allah'la hayat bulması, hakikatte gönüllere Hakk'ın doğmasından başka bir şey değildir. O kalpleri, Rahmanî nurdan başkası doyurmaz ve aydınlatmaz. Işık, nur ve işrak, aşkullahla gerçekleşir. Aksi takdirde Gazali'nin dediği gibi, helak yakındır.

İstikametin yolunu uzatmak, irfan yolundan sapmamakla mümkündür. “Kalbe atılan nur”la iç aydınlığa ulaşılır, yani sezgi gerçekleşir. Akıbet de hayırla sonuçlanır. Kalp gözü ilahi hakikatlere açılır ve gerçekleri görür. Bayezid-i Bistâmî'nin ifadesiyle irfan yolcusu, “Rüyada bile Allah'tan başkasını görmez. İrfana talip olan sadece bu dünyada değil, iki dünyada da gariptir. Zira zahit bu dünyayı, arif ise iki cihanı da terk edendir.”

Gazali'nin irfanı anlatırken ifade ettiği gibi, Allah ve kulun kalbi arasında kurduğu “aşkın” irtibat ne güzel bir bağdır. “Kalbine gelen nurla birlikte, kul, daha önce isimlerini bildiği şeyleri açık olarak görmeye” başlar. İrfan çile ister, emek ister, aşk ister. Bunun karşılığında Hakk, cömertliğini gösterir. Cemal sıfatıyla güzellikler ve lütuflar kapısını açar. Celal sıfatıyla sıkıntı, cefa ve ezanın önündeki engelleri kaldırmaz.

Kul, irfanı elde edinceye kadar aklıyla, ruhuyla ve kalbiyle tüm imtihanların hedefi hâline gelir. Kahır ve lütuf, nar ve nur, nimet ve külfet sınavları, ariflerin imtihanlarıdır. Onlar ki, zikri geçenler arasında bir fark görmez. Kalpleri ve baş gözleri, Rahman'ın verdiği her şeyin kabul hâlini yaşar. Zira onlar rıza makamının taliplileridir. Maksatları Azim olan Allah'tır. Ve onun rızasını kazanmak ve ona nail olmak isterler.

İrfan yolcusu, sükûn ile hareketi, huzur ve tasayı en üst seviyede yaşayandır. Şiblî'nin şu güzel ifadeleri bu hâli ne güzel anlatmaktadır: “Arif bahar gibidir; bir taraftan gök gürler, şimşekler çakar, öbür taraftan çiçekler açar, kuşlar ötüşür.” Arif, benliğinde yok olup Hakk'la beka bulur. Geçmişin tecrübe ve imtihanları, arif için geride bırakılmış, unutulmuş dünyevî hâllerdir. Geleceğin bilinmezliği, el-Âlîm'e iltica etmeyi gerektirir. (Süleyman Uludağ, “marifet”, TDV İslâm Ansiklopedisi, Ankara 2003, 28/54-56.)

Şu hâlde özü ve mahiyeti aynı olan irfan yolcusu, Kur’ân'ın evrensel değerlerini kendisi için cihanşümul ilkeler manzumesi olarak kabul eder.

Medeniyetimizin ihyasında yüksek tefekkür ve yüksek teknolojiyle birlikte yüksek bir irfan ve değer müktesebatı harekete geçirilmelidir ki, dünyevî ve uhrevî maksatlar hâsıl olsun. Böylece Hakk'ın dileği gerçekleşsin; nihayetinde onun rızasına uygun bir insan ve toplum inşa edilsin.

 

4. Yüksek Sanat ve Medeniyet İddiası

Düşünen insan, aynı zamanda hayal eden, inanan, alet yapan, üreten bir varlıktır. Ustalık, hüner, marifet özellikleriyle sanatı gerçekleştiren varlık, yine insandır. Sanat ki, kişide güzellik ve estetik duygusunu uyandıran düşünceleri geliştirir. Duyguların, heyecanların ve hayallerin beceri ve ustalıkla buluşması sanatı doğurur.

Hayal etme gücü (muhayyile); insandaki yaratıcı, hüner ve maharetlerle bilim, fen ve tekniği üretir, geliştirir. Yeniyi arama, keşfetme, icat etme, üretme, insandaki sanat duygusunun gelişmişliğiyle doğrudan orantılıdır/bağlantılıdır.

Sanatla meydana gelen ürün ve eserin yararlı olabilmesi için yöntem, kural ve bilginin olması zorunludur. Takip edilmesi gereken usuller ve ilkeler görmezlikten gelinirse veya çiğnenirse sanat da bilim de teknik de oluşmaz.

Sanat bir anlamda yöntemler, usuller, metotlar ve prensiplerle ortaya konulan, imal edilen, inşa edilen, meydana getirilendir. Bunun için beceri, yetenek ve kabiliyet gerekmektedir. Yatkınlık ve kabiliyet olmazsa sanat ve daha ilerisi yüksek sanat ürünleri ortaya çıkmaz. Sanatta zevk, güzellik ve estetik kaygılar da söz konusudur. Bu duyguları yansıtmayan ve gerçekleştirmeyen eser, sanat içerikli bir ürün ve yapıt olmaz.

Her toplum, ülke, millet kendine ait kendi sanatını üretmeyi amaçlar. Zira sanatın kültür ve medeniyetle doğrudan büyük bir ilgisi bulunmaktadır. Medeniyet inşasında yüksek sanat; yüksek tefekkür, yüksek teknoloji, yüksek irfan/değer kadar önemlidir.

Düşüncede derinlik ve anlatımda güzellik, sanatla gelişir, ilerleme kaydeder. Zihin, akıl ve hayal gücü terakki eder. Bunun sonunda bilim ve tekniğin mesafe alması kolaylaşır/gerçekleşir. İnsanın hayatını kolaylaştıran teknoloji, sanat ve estetiğin katkısıyla faydalı hâle dönüşür. Sanatın, edebiyat gibi insanı tamir/tımar ve ıslah eden bir yönü bulunmaktadır. Şer, kötü ve çirkin, sanatla ayıklanır ve arınır; böylece en yüksek iyinin ve yüksek sanatın varlık bulmasını sağlanır.

Sanat bir tür dildir, bazıları bunu “sezgisel dil” olarak kabul etmektedir. Sanattaki estetik tavır ve eylemler, bir şekil/suret verme olduğu kadar, kendi bağlamında bir tür ‘ruh verme’ hâlini göstermektedir. Rus düşünür Tolstoy'un tasavvurunda sanat; düşünce, emek ve eylem saç ayağında şöyle ifade bulmaktadır: “Sıkıntı sürecinde olgunlaşan, düşünceyle yoğunlaşan, emekle hazırlanan ve en iyiyi vermeyi amaçlayan faaliyete sanat denir.” (S. Hayri Bolay, Felsefe Sözlüğü, “sanat” mad.)

Sanat bir anlamda tekniktir. Amacında bir şey ortaya koyma vardır. Yaratma, icat etme, kurma, inşa etme anlamındaki sanat, doğru bir plan, yol ve istikameti gözetir. Bunun sonucu sanatı ve daha ilerisi de yüksek sanatı getirecektir.

Teknik, sanatın tam olarak karşılığı olarak görülemez. Teknik, ancak sanatın bir bölümünü ifade etmektedir. Sanatta, özgürce şekillendirme, biçimlendirme, tasavvur etme ve düşünme/tefekkür vardır. Sanatın elbette kendi yasaları bulunmaktadır. Bu kurallar ve ilkeler seçme ve iradeyle birleştiğinde/bir araya geldiğinde özgün bir eser ortaya çıkacaktır. Zira taklit ve tekrar, sanatı da, düşünceyi de kadük bırakır, akabinde öldürür. Başlangıç itibariyle teknik/teknoloji için, taklit ve öykünme mazur görülse de, belli bir süre içerisinde kendi üslubunu, tavrını ve yöntemini, daha doğrusu sanatını/zanaatını oluşturması gerekir. Aksi takdirde teknoloji, zayıflar, kendini yenileyemez, tükenir ve yok olur. Bu anlamda sanat, rekabet ve en iyiyi, en güzeli, en faydalıyı bulmak yarışının konusudur. (Bedia Akarsu, Felsefe Terimleri Sözlüğü, “sanat” mad.)

Şu hâlde gerçek yüksek sanat, ürün ve eseri tüketil(e)meyen bir yapıttır. Yaratıcı yetenek, hayal etme gücü, cesaret ve girişimci ruh yüksek sanatın temel dinamikleridir. Hayal gücü, geçmiş, şimdi ve gelecek arasında bağı kurma gücü olarak varlık kazanırsa, muhakeme, tasavvur ve tasarım gerçekleşir. Bununla hasıl olan yüksek sanat, üstün üretim ve icadı tetikler, böylece yüksek teknolojik seviyeye erişilir/ulaşılır. Nitekim tasarım, “bir planın, bir nesnenin, eşyanın, ürününün meydana getirilmesi”ni zihinde oluşturma ve bu yöntemle düşünülme şeklidir.

Yüksek sanatta, toplumların ve milletlerin anlayışı ve zevk ölçüleri büyük rol oynar. Nitekim sanatın da, tekniğin de, düşüncenin de, özgünlük ve millîlik vasfı kazanmasındaki en büyük faktör, taklitten kurtulup araştırma (tahkik), akıl yürütme (muhakeme), soruşturma ve geliştirmeyle (inkişaf) medeniyet iddiasını sürdürmektir.

 

5. Yüksek Sanatın Varoluşsal Değeri

Varoluşun getirdiği imkânlardan birisi, sanattır. Sanatı, hikmetten bağımsız düşünmek mümkün değildir. İnsan değiştikçe onun meydana getirdiği sanat anlayışı da değişim göstermektedir.

Uygarlıkların inşasında sanatın yeri, insanın ihtiyaçlarıyla paralel bir yapı arz etmektedir. Nitekim sanatçı, kendini ifade etme vasıtası olarak derin bir düşünme evreninde gizlenerek işe başlar. O ruhî ve bedenî varoluş sürecinde sanatın rehberliğiyle yola çıkarak hakikat âlemine kapı aralamaya çalışmaktadır.

Duygu, güzellik, estetik ve zarafetin ifade şekli sanat, üst çalışma ve büyük işçiliğin sonucuyla elde edilmektedir. Hattatın elinden çıkan harfler, ebruzenin elinden çıkan enfes görsellikler, müzehhibin elinden çıkan tezhip, ressamın elinden çıkan resim güzellik ve estetik bir arayışın ve yolculuğun mahsulü olarak şekillenmektedir. Dolayısıyla sanat, üst bir bakışın, görmenin, düşünmenin ve akletmenin ürünü olarak karşılık bulmaktadır.

İnsanın ve toplumun amaç, hedef, gaye, ideal ve maksatları sanatın şemsiyesi altında surete bürünmektedir. Türkü, şarkı ve ilahi gibi sanat formatlarının, yaşananlardan, tecrübe edilenlerden bağımsız olması düşünülebilir mi? Hüzün, sevinç, ıstırap, çile, hasret ve aşk gibi, ruh görüntüleri, ismi geçen sanat vasıtalarıyla yüzlerce yıl sonralara aktarılmıyor mu? Aktarılanlar, yüce/kutsal duyguları sonraki nesillere taşımaktadır.

Kültür, bilim, teknoloji, değer ve irfan sanattan bağımsız değildir. Sanat, sayılan bütün sahaları besleyen ve hayat veren en önemli araçlardan birisidir.

Sanat; eğitim, bilim ve tekniğin ilerlemesinde insanın terakki duygularını geliştirir. Diğer taraftan değer ve irfanla hayvanî ruh ve şeytanî duygu kalıntılarını iyiye çevirerek yüksek erdemin yaşanmasına vesile olur. Yüksek sanat, bilim ve teknolojinin üst basamaklara evrilmesinde, görüş, bakış ve zihni harekete geçirerek medeniyetin inşasında sürdürülebilir bir ortamı sağlar.

Yüksek sanatın değeri, hikmet ve ilmin üst düzeyde birleşmesiyle sübut bulur. Bilim ve felsefeden farklı olarak sanat, duygu, coşku ve sezginin müspet katkılarını kullanır. Olaylar, sanatın gerçekliğiyle ifade bulur. Ruh dünyasının zenginleşmesi ve derinleşmesi, yüksek sanatın üretilmesiyle zirveye taşınır.

Uygarlığın bilim ve teknikle kalkınması, yüksek sanatın varlığı olmadan gerçekleşmez. Mimari ve teknolojideki “yaratıcı” özgünlük, sanatın taşıyacağı değerlerle mümkündür. Nitekim bu yönüyle estetik ve zarafet, medeniyetin en önemli ayaklarından birisidir.

Sanatçı da bilim adamı da filozof da var olandan hareketle yeniyi ve özgünlüğü ortaya koyar. Diğer taraftan her şeyi Var Eden'in mükemmel sanatı, yüksek sanatın sürekli müracaat ettiği ana kaynaktır.

Yüksek sanatla, insanda sezgi ve hayal etme gücü gelişme kazanır. Zihin, akıl ve gönül dünyası, insanı, yüksek sanatın desteğiyle Sanatlar Sanatının İlk Fâil'ine ulaştırır.

Sanattaki özgünlük, bilim ve teknikteki farkındalığı doğurur. Bilim adamı, keşfedeceği sırlara, farklı yollardan giderek ulaşabilir. Vardığı aynı sonuçlara, başka bir bilgin daha farklı yollardan varabilir. Ancak sanat eseri, kişiye özgüdür. Taklit, yüksek sanatın düşmanıdır. Sürekli yeniyi aramak ve özgün olanı serimlemek, yüksek sanatın verdiği duygu ve aşk boyutuyla özgür bir girişimdir. Yüksek sanatın kazandırdığı heyecan ve arzu; tefekkür, teknoloji ve ahlâk alanında büyük katkılara sebep olur.

Güzel ve estetiğin peşinde olan yüksek sanat, dış dünyanın çözümleme yolunu açar. Bilgelik (hikmet) bir anlamda “sanatlar sanatı” olarak işlevini sürdürür. Antik Çağ'da felsefe/hikmeti bir ilim olarak gören Eski Yunan anlayışını aktaran Farabi'nin sözlerini ödünç alırsak o şunları ifade etmektedir: “Bu ilme sahip olan Yunanlılar onu hakikî hikmet ve en yüksek hikmet diye adlandırırlar ve onun elde edilmesine ilim, onunla ilgili zihin durumuna ise felsefe derlerdi. Onu elde edene de filozof derler ve bununla da en yüksek hikmeti seven ve onu arayanı kastederlerdi. Onlar en yüksek hikmetin kuvve hâlinde bütün erdemleri içerdiğine inanırlar ve onu ilimlerin ilmi, ilimlerin anası, hikmetlerin hikmeti ve sanatların sanatı diye adlandırırlardı. Bununla da bütün sanatları içine alan sanatı, bütün erdemleri için alan erdemi, bütün hikmetleri içine alan hikmeti kastederlerdi.” (Farabi, Mutluluğun Kazanılması (Tahsîlu's-Sa‘adâ), çev.: Ahmet Arslan, Ankara 1999, 88-89.)

Düşünmek, akıl etmek ve konuşmak, insanı diğer canlılardan/hayvanlardan ayıran en önemli özelliktir. Bundan dolayı, o varlık olarak hayvanî ruhta kalmayarak insanî ruha yükselmiştir. Bilimdeki doğrular, tek düze bir hâl arz ederken, sanat çoklu ve farklı bakışı teşvik eder/tetikler.

Güzel sanatların, medeniyet inşasındaki hayatî rolü inkâr edilemez. Kalıcı ve iz/etki bırakan medeniyetler, mimari ve güzel sanatlarda zirveyi yakalamış uygarlıklar olarak bilinmektedir. Çin'in icatları, Hind'in matematik ve geometrisi, Perslerin savaş sanatı, Roma'nın teknolojisi, Abbasîlerin bilimi, Endülüs'ün estetiği, Osmanlı'nın mimari ve görsel el işçiliğindeki ihtişamı, yüksek sanatın sonuçlarıdır.

Kalıcı medeniyetler, yüksek sanat eserleriyle asırlardır meydan okumayı sürdüren uygarlıklar olarak varlıklarını devam ettirmektedirler. Dolayısıyla yüksek sanat, toplumları “yaratıcı” düşünce, bilim ve teknolojiye yöneltmektedir. Nitekim sanat da bilim de akılla yapılır ve akılla çözümlenir.

 

6. Mutluluk, Erdem ve Adalet

Mutluluk, insanoğluna yaşamanın anlamını hissettiren ve hayatın kalitesini ortaya koyan en önemli olgudur. Hayat, geçici değil, kalıcı manevî zevk alındığı müddetçe insana yaşam sevincini verir. İnsanın akıl, zihin ve kalp/gönül dünyasının hayatî işlevlerini sağlıklı ve normal sürdürmesi, ortalama insan için en büyük kazançtır. Normalleşme, kişinin içinde bulunduğu şartlar ve çevresel faktörlerle varlık kazanır. İç dünyanın huzurlu ve mutlu olması, dış dünyayı da etkileyecektir. Başkalarıyla olan ilişkiler, bu çerçevede önem kazanmaktadır.

İnsan, sosyal bir varlık olduğu için, cemiyet/toplum içinde yaşamak durumundadır. Çünkü meslek ve sanatlar (zanaatlar) farklı ve çoktur. Bir insanın bir iki meslekten fazla, o işin inceliklerini ve sırlarını öğrenmesi mümkün değildir. Zira düşünen, konuşan ve akleden bir varlık olarak insanın, diğer canlılar gibi ömrü sınırlıdır. O hâlde insan cemiyet hâlinde yaşamak zorundadır.

 

Huzur ve Mutluluğun İlkeleri: Kaide ve Kurallar

Cemiyet içinde sürdürülen yaşamın sağlıklı, huzurlu ve mutlu olabilmesi için birtakım kaide ve kuralların bulunması elzemdir. Bu kurallar ise, hukuki normlar olan yasalarla kayıt altına alınmıştır. Adalet üzerine inşa edilen yasalar (kanunlar), düzenli ve zulmün olmadığı, hak ve hukukun gerçekleştiği bir sistemi garanti eder. Yasaların iyi ve kötü yanları, doğru ve yanlışları olabilir. Ancak bizatihi kanunların var oluşu ve bu hukukî normların herkese eşit bir şekilde uygulanması, kaotik ve anarşist bir düzensizliğin ortaya çıkmasını engelleyecektir. Elbette kanunların hak ve hukuk ölçütleriyle yapılması gerekmektedir. Bir başka deyişle zulmün olmadığı, insanların haksızlığa maruz kalmadığı sistemler, adil bir yönetim olarak adlandırılırlar. Adil bir yönetimin merkezinde adalet kavramı ve olgusu bulunmaktadır. O hâlde adalet ne demektir? Adalet neyi ifade etmektedir? Adalet olgusu neye karşılık gelmektedir?

 

Hak ve Hukuk, Hakikatin Tezahürüdür

Her şeyin hakkını vermek anlamına gelen adalet, halklar arasında denge gözetmek, hakkı hak ettiği değer ölçülerinde sunmak anlamlarına gelmektedir. Bununla birlikte barış, ahenk, eşitlik, haklılık, uyum, doğruluk, orta yolu tutmak, denge, ölçü ve haklılık, adaletin yandaş ve eş anlamlı kavramları olarak görülebilir. Adalette aranması gereken ilk husus hak ve hukuka uygunluğun gerçekleşmesidir. Hak ve hukuk, nihayetinde hakikatin tezahürü için ön ilkelerdir. Bunlar beraberinde doğruluk ve hayır/iyilik ortamının gerçekleşmesine giden yol işaretleri ve adil bir sistemin parametreleri olarak düşünülebilir.

Herkesin payına düşeni, eksiltmeden ve fazlalaştırmadan, daha doğrusu ifrat ve tefrite gitmeden dağıtmak adaletin esasları olarak görülmelidir. Aşırılıktan uzak dengeli bir düzen, adalet mekanizmasının sağlıklı işlemesi için bir zorunluluktur. Söz, fiil ve davranışlarda hakkı hak edene vermek ve ulaştırmak; hak etmeyene de hakkı olmayanı vermemek ve ulaştırmamak zulmün ortaya çıkmaması için elzemdir. Cezanın hak eden ve hak etmeyene ölçülü ve adil bir teraziyle sunulması, toplumsal düzenin de temellerini güçlendirecektir. Nihayetinde verilen ile hak edilen arasındaki dengenin gözetilmesi, adaleti şekillendirecektir. Nifak, fitne, isyan, kaos ve zulmün yok oluşu/zâil oluşu, âdîl olanın toplum ve devlet nezdindeki bekasına imkân verecektir.

Mutedil olmak, orta yolu tutmak, ölçülü olmak, kararında olmak, her şeyi yerli yerinde ve gereğince/ gerektiği kadar yapmak, istikamet ve hakkaniyet kıstaslarını gözetmek, adalet binasının ayaklarının sağlam zeminler üzerinde olduğunun göstergeleridir.

 

Adalet Mülkün Temelidir

Adaletle özdeşleşmiş olan Halife Ömer'in “Adalet mülkün temelidir.” sözü, hukukun gerçekleştiği mahkemelerin serlevhası olarak önemini korur. Yani adalet, devletin temellerini oluşturan ana ilkedir. Adalet ilkesi, devlet ve kurumlarını, hâsılı halk ve toplumdaki fertler ve vatandaşların birbiriyle olan insanî, ticarî, hukukî ve medenî ilişkilerini belirler ve düzenler. Belirlenen kurallar ve normlar, ne kadar sağlam ilkelerle donatılır ve inşa edilirse, devlet de o derece uzun ömürlü ve sağlam olur; zayıflama, güç kaybetme ve yıkılma, devlet mekanizmasının işlevini ve işlevselliğinin bozulması gibi hususlar zuhur etmez.

 

Adil Devletler Uzun Ömürlüdür

Ülkelerin ve devletlerin tarihi göstermektedir ki, adalet üzerine bina edilmiş toplumların kurduğu sistemler, uzun ömürlü olmuştur. Zulüm, baskı ve zorbalık üzerine kurulmuş devletler ise, tarihin ülkeler mezarlığında yerini almıştır. Kötü, eksik, bozuk, cahil, dikta, zalim, zorba yönetimler, korku devlet ve ütopyaları olarak zihinlerde yer etmiştir. Filozof ve düşünürler de iyi ve ideal yönetim biçimlerini sunarken, kötü ve korku devlet modellerini hatırlatma ihtiyacı duymuş ve bunların olumsuz özelliklerini ve ilkelerini sıralamışlardır.

 

Mutluluğu Elde Etmenin Formülü Adalettir

Mutluluğun formüllerini ve onu elde etmenin/ kazanmanın yollarını sunmayan çalışan filozof, düşünür, lider ve peygamberler, adalet ilkesiyle zemini temellendirmeye çalışırlar. Onlar tecrübe ve tarihî numunelerden yola çıkarak, en ideal yönetim şeklinin, adalet temelli idare biçimi olduğunu savunur ve adaleti önerirler.

Zulmün karşısında hakkı ve hukuku savunan adalet, toplumun/insanın faydası ve merhamet duygularıyla güçlenir. En yüksek iyilik, merhamet ve vicdan, emin olmanın ve emniyette bulunmanın sigortası ve güvencesidir. Nefsin/canın, aklın, dinin/inancın, neslin ve malın korunması, emin ortamın ortaya çıkması için gerekliliktir. Korunması önem arz eden bu beş ilke, düşünme, inanma, soyu sürdürme ve ticaret yapma özgürlüklerini de beraberinde getirirler. Zikri geçen hürriyetler gasp edildiğinde, zulmün işaretleri ve dolayısıyla adaletin çiğnendiği ve yok edildiği bir vasata doğru gidildiğinin belirtileri görülmeye başlar.

 

Gerçek Adaleti Beklemek

Gerçek adalet, iki dünyadaki adalettir. Bu adaletin merkezinde ise, ilahî adalet olgusu bulunmaktadır. Reel dünyadaki zulüm, baskı, işkence ve eziyetin karşılığının ceza ve başka yaptırımlarla telafi edilmemesi, mazlumların ölüm ötesi hayatın “büyük, gerçek” adaletini beklemesine sebep olur. Aksi takdirde kendi kendine adaleti gerçekleştirme yöntemleri, intikam, kin ve kan davalarına dönüşme riski doğabilir. Zulme ve haksızlığa maruz kalanın mağduriyeti, malî ve bedenî cezalarla telafi edilmelidir. Yoksa, kaos ve anarşizmin kapıları zorlanır.
Adalet, diğer ana erdemlerden bağımsız değildir. Hikmet, cesaret ve basiret, adaletin kardeşleri ve dostlarıdır. Adalet ilkeleri hikmet olmaksızın bina edilemez. Adalet, cesaretin kılıcıyla gerçeklik kazanır. Basiret, adaletin vicdan, merhamet ve hayâ duygularını tamamlar.

 

Adalet, Hukuk ve Ahlâkla Gerçekleşir

Erdemlerle kemâle ulaşan adalet, hukuk ve ahlâk ilkelerinin cem edilmesiyle tahakkuk eder. Adaletin, zamanla da bir bağlantısı bulunmaktadır. Zira zulmün baki olması mümkün değildir. Suçun cezası, zamanında verilmelidir. Geciken adalet, adaletin buharlaşmasına sebep olur. İnsanî ve toplumsal vicdan zedelenir ve yara alır. Adalet, gözleri kapalı failin (bir elinde) terazi ve (diğer elinde) kılıcıyla gerçekleşir. Bu noktada tarafgirlik, dost, akraba ve yakın ilişkiler, hükmün sonucunu etkilerse, zulüm düzeni işlemeye başlar. Adalet, zorbanın baskı ve kılıcıyla gerçekleşmez. Adaleti koruyacak olan, ancak hak ve hukukun kılıcı ve silahıdır.

Zalim olanları cezalandırmayan sistem ve toplumlar, daha büyük bela ve musibetlere duçar olur. Zulmün karşısında susan, onu görmeyen, duymayan, eliyle, diliyle ve kalbiyle onu kınamayan ve buğzetmeyen, zulmün ortakları arasına katılmış, “dilsiz şeytan”lığı benimsemiş demektir.
Şu hâlde adalet için güç, kuvvet ve kudrete ihtiyaç vardır. Güç ve kudreti elinde bulunduranlar, adil olurlarsa, toplum da adaletli bir yolu tercih eder. Toplumlar, maddî ve manevî bünye olarak nasıl iseler, o şekildeki bir yönetime muhatap ve layık olurlar. Zalim yöneticilere hakkı ve hakikati haykırmayan toplum ve bireyler, zulme rıza gösteriyor demektir. Bir başka ifadeyle adalet olmayan bir düzende, diğer hiçbir erdemden bahsetmek mümkün değildir. Zira sistemi belirleyen hak ve hukuk değil, güç ve güçlünün işine gelendir. Ahali de hakkın yanında değil de, güçlünün yanında konumlanırsa, geçmişte yok olan toplumların başına gelenlerin, kendilerinin de başına gelmesi mukadderdir.

 

Zulüm, Yıkım ve Sefaleti Başlatır

Zulmün hâkim olduğu zaman ve mekânlarda adaletsizlik egemen olur. Yok edici bir hastalık gibi adaletsizlik topluma sirayet ederse, kötümserliğe ve tükenmişliğe kapı aralanır. Zira hak ettiğini elde edememe, sahip olduklarını yitirme kaygı ve korkusu, mutsuzluğu doğuracaktır. Nasıl ki, sağlık ve sıhhat, mutlu ve kaliteli yaşamanın en önemli olgusuysa, adalet de hak ve hukukun eşit bir şekilde uygulandığının bir göstergesi olarak toplumsal bir güven(ce) sağlar. Aksi takdirde sefalet ve yıkım kaçınılmaz olur.

Ana erdemlerden birisi olarak adalet, hakikatte iki ucun -zulüm ve aşırı özgürlüğün- tam ortasıdır. Toplum nezdinde adaletin gerçekleşmesi için, hukuk önünde herkesin eşit bir hükme ve yargıya muhatap olması gerekir. Bu anlamda adaletin kılıcını taşıyan kördür. Yakınlık ve akrabalık, adalet ilkesini zedeler. Denge terazisini bozar, ölçüyü kişiselleştirerek objektiflikten sübjektifliğe yönelişi getirir.

 

Adalet Terazisi, Nimetler ve Külfetlerle Dengelenir

Adalet terazisi, nimetler ve külfetler dengesinde işlerlik kazanır. Haklar ve ödevler, bu noktada önem arz etmektedir. Tebaa, vatandaş veya ahali, sahip olduğu haklar hususunda zafiyete uğratılmamalıdır. Halkı meydana getiren fertler de, ödev ve vazifelerini bihakkın yerine getirmenin şuurunda olmalıdır.

Örneğin vatandaşlık görevi olan vergi hususunda adaletin hassas terazisine özellikle ihtiyaç duyulmaktadır. Bilinmelidir ki, haksız ve ödenemeyecek yükseklikte vergiler koymak, devletin sonunun geldiğinin işaretleridir. Dolayısıyla kişinin gelir ve servetine göre uygulanacak adil vergiler, vatandaşlık vazifesinin yerine getirilmesinde kolaylıklar sağlayacak ve zulüm emarelerini ortadan kaldıracaktır. Vatandaşın payına düşen vergisini vermemesi de, başka bir zulmün ortaya çıkmasına zemin hazırlar.

Devletlerin hizmet ve hükümranlık görevlerini ifa edebilmesi, büyük oranda ödenmesi gereken vergiler sayesinde imkân kazanmaktadır. Burada vergi vermesi gerekenin, belirlenen adil vergileri herhangi fırsatçı ve çıkarca emel ve düşünce olmadan devlete vermesi gerekmektedir. Yakın akraba, dost ve arkadaşlık nasıl adalet için hüküm vermede bir kriter ve norm oluşturmuyorsa, düşman, kan davalısı, nefret ettiği kişi(ler) adil yargılamada olumsuz bir etken meydana getirmemelidir.

 

Adalet, Erdemlerin Şahıdır

Hüküm vermede adil olmak ve zulme fırsat/imkân vermemek asıldır. Ceza istenmemekle birlikte, adalet için gereklidir. Cezaların verilmemesi veya yerine getirilememesi, caydırıcılık amacını boşa düşürmekle beraber adaletsizliğin vuku bulmasına, tarifsiz sapma ve düzensizliklere sebebiyet verir. Uzun ömürlü, kalıcı, istikrarlı yönetimleri ebedileştirmenin ana ilkesi, adalet terazisinin her daim işlemesiyle gerçekleşirdir. Nihayetinde adalet, erdemlerin şahıdır.

Erdemlerin yaygınlık kazanması, kötülük ve zulmün bertaraf olması sonucunu getirir. Kötülüğün panzehri, adalettir. İyiliğin dostu ise, iyilik ve hayırdır. İyilik de son tahlilde, adaletin doğurduğu faziletler demetidir.

Hak ve hukukun güvence altına alınması, Yaratan ve yaratılanların rızasına uygun bir vasatın oluşması demektir. Ancak hakkın zamanında hak edene verilmemesi veya haksızlık yapanın cezasının geciktirilmesi, adaletsizlik ve zulüm ortamını doğurma riskini beraberinde getirir. Adalet, kararlı ve kesin olmalıdır ki, “bilenmiş kılıç gibi” görevini aşırılığa kaçmadan yerine getirebilsin.

Adalet, güç ve kudretin sözcüsü ve vasıtası olmamalıdır. Gücün gelişi, adaleti yok ediyorsa, adalet sarayları yıkılır, zulüm abad olur. Bu anlamda, evrende güneş nasıl ki, göklerin düzeninin merkezidir; adalet de yeryüzündeki “mülk”lerin düzenini sağlar.

 

Adaletin Kestiği Parmak Acımaz

Adaletin hükmü, kesindir ve behemal yerine getirilmelidir. Zira “Şeriatın kestiği parmak acımaz”. Kesilen parmak acırsa, başka bir zulmün habercisi olur. Zulmedenin yaptığı kötülük ve şerler, bedelsiz ve cezasız kaldığı zaman, kıyamet kopar. Zulme uğrayanın ahı, gökleri ve yeri inletir. Doğrudan sorumlu ve yetkili olmayanlar bile, bu zulme engel olmadıkları için, sonuçlarına katlanmakla karşı karşıya kalırlar. Zulme uğrayanın ahı ve duası, zalimin ahirini berhava eder. Onun için adalet kalesi, sığınılacak sağlam bir yapıdır. Hak ve hukuk çeliği üzerine bina edilmiş adalet adası, hoşgörü, yakınlık, eşitlik ve adalet dağıtan güven merkezidir.

Haksızlığa uğramak veya bu duyguya kapılmak, gönülleri ve kalpleri yıkan yılgınlık ve bezginlik/bedbinlik emareleridir. Yaşadığı zamanın ve geleceğin belirsizliği, adalet duygusunun yitirilmesini tetikler. Kişilerin ve yargı merkezlerinin verdiği haksız ve yanlı kararlar/ hükümler, adaletin takdir hakkının, zalim ve zorbaların eline geçtiği izlemini ve düşüncesini doğurur.

 

Yasaların Herkese Eşit Uygulanması

Adaleti uygulamak ve dağıtmak, yasaların herkese eşit bir şekilde uygulandığını gösterir. Kin ve taraftarlıktan etkilenmeyen kararlar, adaletin, dolayısıyla hak ve hukukun üstünlüğünü tesciller.

Dosdoğru bir istikamet ilkesiyle hareket edilen yargı gücü, adaleti gerçekleştirmede tarafgir ve sübjektif kararlar alma hususunda azami dikkat gösterir. Ticaret ve medeni hukuk alanında ortaya çıkan dava konuları, daha bir hassasiyet gerektirmektedir. Ticarî meselelerde rüşvet ve borçların ödenmemesi gibi konulardaki olumsuz hukukî meselelerde, adil kararların alınması daha bir önem kazanmaktadır.

 

Çıkar ve Menfaat, Zulme ve Kaosa Sebep Olur

Yargı, hukuk ve güvenlik güçlerinin bir kısmının yaptığı yanlışlıklar ve işlediği suçlar, adalet ilkesini zedelemekte ve tamiri mümkün olmayan hasarlara sebebiyet vermektedir. Rüşvetle, her türlü haksız ve hukuksuz işlerin ve işlemlerin yapıldığının görünür hâle gelmesi, adalet ve yasalar önünde eşitlik duygularını zedelemekte; nihayetinde büyük bir güven problemi ortaya çıkmaktadır. Kişilerin çıkar ve menfaatleri üzerine bina edilen bir yönetim anlayışı ve uygulaması, kaos ve isyankar tavırların çıkmasını kolaylaştırır.

Nihayetinde din ve kutsal da adaletin ikamesini ve mutlak kesin bir şekilde herkese eşit bir şekilde uygulanmasını emreder. Evrensel ahlâk ilkeleri olarak bilinen “On Emir”le ifadesini bulan hükümler, kitabî ve büyük dinler için temel hukuk ve etik prensipler olarak kabul edilmektedir.

 

Adil Olmayan Yönetimler, Mutsuz Toplumlar Çıkarır

İslâm, adaletli davranmayı ve yönetmeyi, iyilik yapmayı, yakınlarına yardım etmeyi emrederken, hayâsızlığı, azgınlığı ve zulmü yasaklar. Bu çerçevede, hayâsız, zalim, azgın, zorbaları kötüler ve onları şiddetli bir şekilde uyarır.

İlim sahibi yargı mensupları övülürken, bu husus toplumların hayırlı bir çehreye kavuşmalarının belirtisi olarak görülür. Yumuşak huylu adil yöneticilerin idaresi, mutlu toplumların en önemli vasıflarındandır. Ancak ahlâk bakımından düşük ve sefih kimselerin adil olmayan yönetimleri, ihtilafların ve karmaşanın artmasına ve dolayısıyla mutlu olmayan bir toplumun ortaya çıkmasına sebep olur.

 

Adil Yöneticiler ve Adil Yardımcıları

Adil olan Yaratıcı, bir toplum için hayır ve iyilik dilerse, o topluma adalet sahibi, özü sözü doğru yöneticiler nasip eder. Bu yöneticileri de ehil yardımcılarla destekler. Yardımcılar ve istişare edilenler, başkanın yaptıkları yanlış uygulamalar hususunda onu uyarır; unuttuklarını hatırlatır. İyi ve hayrı tavsiye eder, şer ve kötülüğün zararları konusunda ikaz eder.

Zalim bir yöneticiye karşı adalet ve hukuku hatırlatan/uyaran kimse, büyük erdemli bir eylemi gerçekleştirmiş olur. Aksi takdirde Adil Son Peygamber'in (s) dediği gibi “Benim ümmetimi zalimden korkar gördüğüm zaman, ona ‘sen de zalimsin’ demelisin. Onlar artık dirileri yanından ayrılmış, çöllerin ortasında kalmış manevi olan bir ölü gibidirler.”

Yöneticinin en önemli vasfı, adaletli olmasıdır. Hükümdar veya yönetici, Hz. Peygamber'in buyurduğu gibi, “kafasının tüyleri üzüm tanesi gibi siyah tüylü bir köle” olsa dahi, hak ve adaletten ayrılmadığı müddetçe, ona itaat bir yükümlülüktür.

 

Hukuk ve Adalet Dağıtanların Kimlikleri

Şu hâlde hukuk ve adalet dağıtanların kimlik, etnik köken, ırk, bölge, din/inanç, renk özellikleri, bağlayıcı ve gerekli bir unsur olarak görülmemelidir. Bu çerçevede Hz. Peygamber'in (s.a.v.), pagan, ateşperest olan Anuşirvan'ın (Nuşirevan) adaletini övmesi not edilmesi gereken bir husustur.
İslâm'ın Peygamberi (s.a.v.), yöneticisi olmayan bölge ve şehirlere uğramayı tavsiye etmez. Zira Hz. Peygamber'e göre, “Adil olan hükümdar, Allah'ın rahmet gölgesi ve yeryüzünde kalkanıdır.”

Adalet dağıtanlar, duygusal ve sübjektif kararlar vermekten şiddetle kaçınmalıdır. Bilgi ve delil olmadan adaletin gerçekleşmesi mümkün değildir. Hak ve adaletle hüküm veren hâkimler, övülen ve istenilen kimselerdir. Allah ve toplum indinde büyük mükâfatlara muhataptırlar.

 

Başkanlar ve Hâkimler, Adaletin Gölgeleridir

Devlet başkanları ve hâkimler, Hakk ve hakikatin adalet gölgeleridir. Zira onlar, haksızlığa uğrayanların uğrayacağı veya sığınacağı güvenli ilk adalet limanlarıdır/sığınaklarıdır. Yöneticiler ve yargıçlar, haksız ve adaletsiz karar sahipleri hâline dönüşürse o toplumda ve devlet mekanizmasında kokuşmuşluk, güvensizlik duyguları meydana gelir, dolayısıyla yıkılma ve yok olma süreci başlar.

Sahip olduğu yönetme ve yargı gücünü, kişisel çıkar, menfaat için kullananlar, öğüt ve nasihatin hayrından nasiplenmezler. Haklıyı haksız göstermek, zalimi mazlum ilan etmek, mazlumun hakkını savunmamak, güçlüyü korumak ve onun sözcülüğünü yapmak, hakkı olana hakkını vermemek, ilahî ve insanî öğüt ve nasihatlerden mahrum zavallı/zalim yönetici, âmir ve hâkimlerin fiillerindendir.

Ancak işlerini bilgi ve ilimle yapan, istişare eden, tüm tarafları dinleyen, delillere ve şahitlere bakan idare ve yargı mensupları, adaletin bekçileri, uygulayıcıları ve savunucularıdır. Onlar mutlu, erdemli toplumların yöneticileri olarak toplumlarının refah ve gelişiminde öncü güçlerdir. İyi ve adaletli mutlu toplumlar/devletler, hayırlı ve adil yönetici ve hâkimlerle inşa edilir.

Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

tefsir dersi 2020

Yazanlarımız