BİRLİKTE OLMANIN İMTİHANI

birlikte olmanin imtihani

Vakfımızın değerli hocalarından M. Beşir Eryarsoy Hoca, 25 Ocak 2019 Cuma günü Medeniyet Vakfı İskenderun Şubesi'nde "Birlikte Olmanın İmtihanı" başlıklı bir seminer gerçekleştirdi. Konuşmasında birlikte olmanın bir sorumluluk olduğu kadar bir imtihan da olduğunu söyleyen hocamız birlikte iş yapmayı öğrenmemiz ve farklı düşündüğümüz hususlarda birbirimize tahammül göstermemiz gerektiği konusunda nasihatte bulundu. Sorumluluklarını başkalarından bekleyen, çok konuşan az iş yapan bir ümmet konumundan sorumluluklarını bilen, bunu gücü yettiği kadar ifa etmeye çalışan, başkalarının ne yapıp ne yapmadığına değil kendi vazifesine odaklanan, az konuşup çok iş yapan bir ümmet konumuna yükselmemiz gerektiğini konuşmalarında ifade etti. Hocamızın konuşmasını ilginize sunuyoruz:

"Bu din özellikle Müslümanların bir araya gelmesi için belli periyotlar ve sebepler dâhilinde olmuştur. Bilhassa günde beş vakit namaz, haftada bir Cuma, bayramlarda ve başka vesilelerle Müslümanların bir araya gelmesini bu din adeta mecburi kılmıştır.

Diğer taraftan tabii ve hayatın akışı gereği bir araya gelmemizi gerektiren ictimai sebepler vardır, tabii sebepler vardır. Bir düğünde bir araya geliriz, cenazede bir araya geliriz, bir doğum dolayısıyla ve buna benzer çeşitli sebepler ile bir araya geliriz. Bu gibi ziyaretler ve gerek görülen sebepler ile bir araya geliriz.

Önemli olan bu bir araya gelişlerin ve ayrılışların hayır üzere ve hayır içinde olmasıdır. Bu şekilde hareket noktası ve mümkünse de varış noktası, hayır ile başlayan ve hayır ile biten bir araya gelişlerin arasındaki zamanı ve süreci hayır ile değerlendiririz inşallah.

Bugün bir araya gelişimiz önceden hesaplanmış bir araya geliş değil. Teşbihte hata olmasın, Cenabı Allah Bedir savaşından bahsederken Müslümanlara bir hususu hatırlatır. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Eğer birbirinizle şu vakitte ve Bedir’de bir araya gelmek üzere sözleşmiş olsaydınız, bu sözünüzde duramazdınız.” (Enfal 42) Ama Cenab-ı Allah murad edince o iş tahakkuk ediyor. O nedenle bu buluşma bir vesile ile imkanlar dahilinde olmuştur.

Bu hadiseden de anlaşıldığı üzere Cenabı Allah’ın iradesi, hükmü her şeyin üstündedir ve asıl belirleyici odur. İnsan olarak bizim için önemli olan ise sadece bunu bilip buna inanmak değil bununla birlikte Cenab-ı Allah’ın bu belirleyici kudreti neticesinde meydana gelen olaylardan mümkün mertebe istifade edebilmek, bunları lehimize çevirebilmenin yollarını aramamız gerekmektedir.

Yoksa hadiselerin akıp gitmesi esnasında, söz meclisten dışarı Türkçe’de bir tabir vardır “trene bakar gibi bakarsak” hadiseler bize hiç bir şey kazandırmayacağı gibi bizden çok şeyler alıp götürür. En azından ömür sermayemiz olan vakti bizlerden alıp götürür. Çünkü belli bir zaman süresi içerisinde cereyan etmeyen hiçbir olay yoktur. Her bir olay aynı zamanda bir de zaman boyutuyla var olur. O zaman boyutunu da beraber alır götürür. Zaman boyutuyla beraber gelir ve o zaman boyutu ile beraber gider. Ve bu zamanda bizim elimizden kayıp gidiyor. Dolayısıyla bu kayıp giden ve hiçbir şekilde kendisine tahakküm edemediğimiz ama kapsamlı boyutunu teşkil ettiği eşya ve olaylardan istifade edebilme ve bir dereceye kadar onları yönlendirme imkânımız var.

Onun için Müslüman olup biten hadiseler içerisinde Müslüman olarak hadiseleri yönlendirmeye, etkilemeye, onlardan istifade etmeye çalışmak durumundadır. Yani bir Müslüman olarak olan biten hadiselerin akışına kendimizi kaptırarak tamamen edilgen bir varlık olarak ortada olmamamız lazım. Aksine olup biten olayları Cenab-ı Allah’ın bize vermiş olduğu akıl ve irade imkanlarıyla yönlendirebilme kabiliyet, cesaret, tedbir ve iradesini ortaya koyabilmemiz lazım. Böylelikle Allah-u Tela’nın bize vermiş olduğu bu ömür sermayesini birçok yönüyle irademiz dışında gerçekleşen hadiseler içerisinde lehimize olabilecek şekilde yararlanma fırsatını, imkânını elde ederiz. Bu da Allah-u Tela’nın bize verdiği ve belki de imtihanımızın sırrının en yoğun bir şekilde hissedildiği bir alandır.

Yani, ey Müslüman! Olup biten hadiselere karşı sen ne yaptın? Nasıl bir tutum takındın? Hadiselerin akışına büsbütün kendini kaptırdın mı? Yoksa en azından olumsuz gördüğün hadiseler içerisinde yer almamak için bir yerlere tutundun mu? Kendini korumaya çalıştın mı? Akıntıda kaybolmamak için çırpındın mı? Bir varlık gösterdin mi? Bir çaba harcadın mı? İmtihan sırrımız burada…

Hadiselerin akışını yönlendirmek isterken ve onların yönüne kapılmamak için bir kenarda dururken sağına soluna baktın mı? Sağına soluna bakarken senin gibi benzer sebeplerle akan hadiselerin kendilerini sürüklememesi için bir kenara ayrılan ve bir kenarda duran kimseler gördün mü? O gördüğün insanlarla bir araya gelerek güç birliği yaptın mı? Ve böylelikle ifade yerindeyse tarihin akışında senin gibi düşünen, inanan, hareket etmeye çalışan insanlarla birlikte tarihin doğru bir istikamette akması için sen de üzerine düşen bir şeyleri yapmaya, sorumluluklarını ifa etmeye gayret ettin mi? İmtihanımızın can alıcı noktası burada…

Onun için Cenabı Allah imtihanın nevini, türünü belirtirken şöyle buyuruyor: 

فِتْنَةً وَٱلْخَيْرِ بِٱلشَّرِّ وَنَبْلُوكُم

"Sizi denemek maksadıyla hayırla da şerle de sınava tabi tutuyoruz." (Enbiya 35)

Kur’an’da sınav manası verdiğimiz fitne tabiri kelime itibariye kalite testidir. Biz sizi hayır ve şerle sınıyoruz ki kalitenizi ortaya çıkaralım. Ve kalitenize göre sizi ahirette bir yerlere bırakalım.

Gerek bireysel hayatımızda gerekse toplumsal hayatımızda, yakın çevrede uzak çevrede, ülke çapında ve belki dünya çapında yaşanan bütün hadiseler hayır ve şer olmak vasfıyla bizim kalitemizi, duruşumuzu, sorumluluk bilincimizi, şuurumuzu ortaya koymak açısından birer araçtır.

Ve biz bunlar karşısında, Cenab-ı Allah’ın bizden istediği tarz da bir duruş sergilemek, bir tavır ve tutum takınmak durumundayız. Aslında meseleye bu açıdan baktığımız zaman cebriyecilerden tutun, marksizme varıncaya kadar, günümüzün tarihselcilerine varıncaya kadar, tarihin sonuna geldiğimizi kabul eden tarihselcilerin modern versiyonlarına kadar insana ne kadar hakaret ettiklerini o zaman anlarız.

Marks öyle dedi insanlara. Biz mahkumuz. Neyin mahkumuyuz? Madde ve üretim arası ilişkilerin evrilmesine mahkumuz. Sınıflar arası çatışmaların doğuracağı sonuçlara mahkumuz.

Tarihselcilerde aynı şeyi söylediler. Tarihselcilerin onlarca çeşidi var. Müslüman tarihselcilerde aynı sefalet içerinde. İnsan iradesini selbeden, yok sayan, insanın sınanan bir varlık olduğunu inkâr etmek kadar insana yapılabilecek bir hakaret yoktur. Tarihselciler bunu yapmaktadırlar. Tarihselciler aslında şunu demektedirler: “Ey insan bakma, senin aklın var, fikrin var, iraden var, güzel görünümün var ama netice itibariyle sen fırtınaların önünde sürüklenen bir yapraktan, bir kuş tüyünden farkın yoktur. Sen tarihin akışının mahkumusun.” İslam inancında yanlış kabul ettiğimiz cebriyeciliğin farklı bir versiyonu bu.

İslam’da her ne kadar Allah’ın iradesi mutlak belirleyici ve kapsayıcı ise de, Allah’ın her şeyi belirleyen iradesi içerisinde insanın belli bir hareket alanı ve belli bir sorumluluğu vardır. O manada İslam nokta-i nazarından iyisiyle kötüsüyle, doğrusuyla yanlışıyla, tarihi inşa etmek imkan ve sorumluluğu insana ait bir imkan ve sorumluluktur. O halde bizlerin de bu dünyada ve son derece katı ve kasvetli olan, bazıları için hayatı zindanlaştıran, çekilmez hale getiren, her yönüyle zulüm ve sömürü, baskı, gaddarlık, cinayet vs. aklımıza gelen ve gelmeyen her türlü gayri ahlaki yaklaşımlar, anlayışlar, felsefeler, düşünüşler, eylemler vs. bunların hepsi ile bu yanlış duruş ve değerlendirmeleri, yaklaşımları gören müminler olarak bütün bunları değiştirmek gibi bir sorumlulukla karşı karşıyayız. Bunlarla imtihan ediliyoruz çünkü.

“Bu kadar korkunç ve büyük bir akıntıya karşı ben ne yapabilirim? Benim gücüm nihayet bir saman çöpünü aşmaz” gibi bir düşüncenin ne bizi bulmasına fırsat vermeliyiz, ne de böyle bir düşünme hakkımız ve selahiyetimiz var. Çünkü bizim vazifemiz seferdir, zafer değil…

Nuh aleyhisselam bir gün olsun “Ben bu kadar yıldır bunlara bir şey yapmadım, şimdi ne yapabilirim, yeter artık” demedi.

Musa aleyhisselam bir an olsun firavuna karşı ben ne yapabilirim, demedi. Lut aleyhisselam bu azgın ve ahlaksızlığın dibine vurmuş bu kavme karşı ne yapabilirim, demedi.

Çünkü bütün peygamberler bir sorumluluk ile karşı karşıya olduklarını biliyorlardı. Ve onlar şunu biliyorlardı: “Eğer biz bu sorumluluğu taşıyamayacak olsaydık Allah bu sorumluluğu omuzlarımıza yüklemezdi.”

Böyle bir sorumluluğun farkında olmak bizim için bir ayrıcalıktır. Çünkü her zaman için tehlikelere karşı başkalarını uyaranın, uyarmakla birlikte, o tehlikeden onları çekip kurtarmak için gücüne ve imkânlarına bakmaksızın bir şeyler yapma sorumluluğu var.

Onun için bir gün bakıyorsunuz bir anne, hatta yeri geliyor bir kedi, yavrusunu kurtarmak için veya denizde dalgalara kapılmış, denizde boğulan birini kurtaran bir insan başına ne geleceğini bilmeden çok rahat o tehlikelere baş edip etmeyeceğini hesaba katmadan, kendisini atıyor.

Bizim evvela Müslümanlar olarak kendimize güvenmemiz gerekmektedir. Sorumluluklarımızın farkında olduğumuzu öğrenmek için ortaya atılmamız, denizde boğulmakta olan birini kurtarmak için denize kendimizi atmamız kadar büyük ve cesaret gerektiren bir iştir. Ama en önemlisi Allah’a iman ve tevekkül gerektiren bir iştir. Cenab-ı Allah bizlere böyle bir imkanı nasip ettiğine göre, böyle bir güç ve kabiliyeti lütfettiğine göre ve en önemlisi kendi sorumluluğumuzun ve başkalarının sıkıntılarının farkında olma basireti verdiği için bizim bunun kıymetini bilmemiz ve sorumluluğumuzu yerine getirmemiz gerekmektedir.

Bunun için evvela örnek olarak şuradaki bir avuç Müslüman’ın Allah’a ve insanlara karşı sorumluluklarını yerine getirme yolunda bir arada yürümeyi, ufak tefek farklı düşüncelerini bir kenara bırakarak birlikte iş yapmayı denemeleri, öğrenmeleri, bunu tekrarlamaları ve sürdürmeleri gerekmektedir.

Bu gibi durumlarda her zaman Müslüman kardeşlerime merhum Hasan El Benna’nın şu ilkesini hatırlatırım: "İttifak ettiğimiz hususlarda birlikte hareket edelim. İhtilaf ettiğimiz hususlarda birbirimizi mazur görelim"

Bunun benzeri bir anektod aktarmak istiyorum: Uzun seneler önce, bir üniversiteden bir delikanlı geldi. Hocam dedi, sizlerle recm konusunu tartışmak istiyorum. Bana göre recm yok, dedi. Onu şaşırtmak ve beklediği cevabı vermemek kastıyla “bana göre de yok” dedim. Beklediği bir cevap alamamıştı. “Peki, ben sana şimdi bir soru sorayım.” dedim. “Buyurun hocam” dedi. “Zina edene yüz değnek var mı?” diye sordum. “Var tabi, Kur’an’da geçiyor hocam.” dedi. “Hayatta uygulanıyor mu?” dedim. “Hayır.” dedi. “Peki, her ikimiz de bunun tatbiki için mücadele etmeli miyiz?” diye sorunca “Evet” dedi. Ben de ona “O zaman gel delikanlı, şu an için recmi tartışmayı bir kenara bırakalım. Şartlarının tahakkuk etmesi halinde yüz değneğin uygulanacağı nizamın gelmesi için bütün gücümüzle, imkânlarımız ile çalışalım. Bu nizam geldikten sonra da recmi de hakimlere bırakalım. Kendileri bilirler, uygulanacak mı, uygulanmayacak mı? Var mı yok mu? Bu bizim sorumluluğumuzda değil. Ama şu anda bizim sorumluluğumuz budur.” dedim.

İşte ittifak ettiğimiz bir konu. Hepimiz şeriat üzerinde müttefikiz. Müttefik olduğumuz bir husus daha şeriatın hayatta uygulanmadığı acı gerçeği. Hayatımızın hakimi olması gereken şeriat-dilim varmıyor- yerlerde sürünüyor. Biz neyin davasını güdüyoruz? “On dört asırdır bu ayeti kerime anlaşılmadı.”, “Alimlerimiz bizi uyuttu.” gibi konuşmaların hayatımıza bir katkısı yok. Aksine birçok şeyi bizlerden alıp götürüyor.

Merhum Seyyid Kutup Filistinle ilgili katıldığı bir toplantıda “Buraya bir iş yapmak için geldikse planımızı, programımızı ortaya koyalım ve işe başlayalım. Konuşmak için geldiysek ben yokum.” diyor. Bizim en büyük sıkıntılarımızdan biri de; çok konuşan, az iş yapan bir ümmet olmamızdır. En önemlisi başkalarına hep görev biçeriz. Filan kişi veya kurum şu vazifeyi yapmıyor. Sanane! Yapsa ne olur, yapmasa ne olur? Sen ne yapıyorsun? Sen sorumluluklarını ifa etmenin neresindesin? Yarın Cenab-ı Allah beni ve seni filan kişi sorumluluklarını yaptığı için al sana bu kadar mükafat demeyecek. Filan kişi sorumluluklarını yapmadığı için seni de cehenneme atıyorum demeyecek. Ama ben yaptığım için beni mükafatlandıracak veya yapmam gerekirken yapmadıklarımdan dolayı beni cezalandıracak.

Bu şuur içerisinde, bu bakışla hayatı yaşamasını bilmeliyiz. Bu sorumluluk anlayışı ile her birimiz tek tek Allaha kaşı görevlerimizden, yapmamız gerekenlerden sorumlu olacağız. Bu şuurla hayatı yaşadığımız zaman tarihin akışını değiştirme şerefini, gücünü, imkanını yakalayacağız inşallah. Aksi takdirde akan tarihin üst tarafındaki çer çöp oluruz. Peygamber Efendimiz de “Kalabalık olacaksınız, çok olacaksınız ama suyun üzerindeki çer çöpler gibi dağınık olacaksınız.” dediği vaziyet budur. Rasulullah (sav) bizim için böyle bir vaziyeti uygun görmedi.

Allah, bizi yeryüzüne halife kıldı. Vasat ümmet kıldı. Yeryüzünün halifesi demek, Allah’ın yasak ve buyruklarının uygulanması ve hayatta kalıcılıklarının devamını sağlamak demektir. Vasat ümmet ise bu konuda hem kendisinin şahitliğini yapmak, hem de başkalarının halifeliğe karşı duruş ve vazifelerine karşı şahitlik yapmaktır.

Hz. Ali (ra) sözün hayırlısı delaleti olan, anlamı olan ve kısa olandır. İzninizle burada sohbetimi noktalamak istiyorum."