MEHMET AKİF MEALİ İÇİN PARANTEZLER

mehmet akif ersoyun meali

Erken Cumhuriyet devrinde Kur’an-ı Kerim’in geniş kapsamlı bir tefsirinin yazılması düşünülmüş, bununla ilgili karar Meclis’ten geçirilmiştir. 1926’da Diyanet İşleri Reisliği, Kur’an-ı Kerim’in tefsiri işini medreselerin kapanması ile geçim sıkıntısı içine düşen “mustarip kalp” Elmalılı M. Hamdi Yazır’a, meal kısmının yazılması işini de şair Mehmet Akif’e verir. Aynı çerçevede yer alan Buhari-i Şerif’in tercümesi de Babanzade Ahmed Naim’e tevdi edilecektir.

Taraflar arasında yapılan mukaveleye göre Mehmet Akif ve Elmalılı Hamdi Efendi’ye altışar bin lira ücret ödenmesi kararlaştırılmış, her ikisine de biner lira avans ödenmiştir. Yine bu çerçevede Akif, yaptığı tercümelerin biten kısımlarını Elmalılı'ya, Elmalılı da tefsirinin meal kısımlarına bu mealleri yerleştirerek Diyanet İşleri'ne gönderecektir. Akif, yazdıklarını Mısır’dan Elmalılı Hamdi Efendi’ye gönderir, o da buna tefsirini ekler fakat bu bir süre sonra Akif, mukavelesini feshederek göndermiş olduğu mealleri geri alır. Devrin yöneticilerinin mukavele maddelerine aykırı olarak meali tefsirden ayrı basmak ve “Türkçe İbadet” projesinde kullanmak konusundaki kararlılığının ortaya çıkması, bunun temel sebebidir. Akif işten vazgeçtiği için aldığı avansı iade eder. Beyoğlu 4. Noteri’nde gerçekleşen devir teslim ile bu görev de Elmalılı Hamdi Yazır’a tevdi edilir.

Bu bakımdan Cumhuriyet Türkiye’sinde kayıp eserler babında en büyük, en kalıcı izler bırakmış “olay” hiç şüphesiz Mehmet Akif merhumun mealidir, denilebilir. Sonrasında,
Türkçe ibadet uygulamalarının yol açtığı daraltı, 1930’lar dünyasına mührünü vurmuş kimi türev olaylar büyüteç altında incelenmiş, en ufak ayrıntıya kadar inilmeye çalışılmıştır: Akif’in meal için yaptığı mukaveleyi feshetmesi, mealin değişik pasajları, nüshaları, devlet erkânının meali ele geçirmek için yaptıkları çeşitli çalışmalarla olanca çıplaklığıyla gözler önüne serilmiştir. Gelgelelim mealin tümüne henüz ulaşılabilmiş değildir. Buna mukabil mealle ilgili yayınlar her geçen gün artmakta, herkes adeta Godot’yu bekler gibi mealin tümünün ortaya çıkacağı günü beklemektedir. İlginç bir biçimde en gelenekçi çevreler dahi Cumhuriyet’in din projesinin bir parçası olan bu eseri adeta bir kayıp hazine gibi aramaktadır.

Öğrenebildiklerimizin öğrenemediklerimizden katbekat fazla olduğu geniş ölçekte sis altında kalan mealden önemli bir parça geçtiğimiz aylarda yayımlandı. Mehmet Akif'in kendi el yazısıyla temize çektiği Fatiha Suresi ve Bakara Suresi’nin başından itibaren 252. ayeti kerimeye kadar, 40 sayfalık, yani iki cüz meali içeren bu defterin başında “Eşref Edip Bey Vasıtasıyla Elmalılı Hamdi Efendi Hâcemize” ibaresi yer alıyor.

İki Cüz Özelinde Açığa Vurulanlar

Necmi Atik, İslâmcılığın muhafazakâr kanadına yerleştirilen Elmalılı M. Hamdi Yazır üzerine çalışmaları dolayısıyla Mehmet Akif mealinin iki cüzlük kısmına tesadüfen ulaşmış. Mehmed Âkif Ersoy’un Kur’ân Meâli: Âkif ’in Kendi El Yazısıyla İki Cüzlük Meâli (Büyüyen Ay Yayınları, İstanbul, Ocak 2017 -kitapta 2016 yazıyor-) adıyla yayımlanan kitabın giriş kısmı İslâmcılık içindeki farklı yaklaşımların tartışılması bakımından üzerinde durulmayı hak ediyor. Ufacık kitabın Akif meali odaklı literatüre önemli bir katkı sunduğunu ayrıca belirtmeye gerek yok. Metnin orijinal el yazısıyla olduğu düşünülürse memleket irfanına katkısı daha iyi fark edilecektir. Bu iki cüze bakıldığında, Akif’in mealinde ayetlere verdiği manaların günümüz Türkçesi açısından anlaşılması zor ifadeler içermediği görülüyor. Mealin dili Elmalılı'nın dediği gibi “çok güzel, çok selis ve sade”dir. Klasik fakat önemli ölçüde kayıp bir meal olarak önemini hâlâ koruyan bu meal üzerinden başka hesapların da görülmeye çalışıldığı açık.

Bahsettiğim giriş yalnız başına yayımlansaydı, haiz olduğu önem bu kadar belirgin olmayabilirdi. Çünkü söz konusu metni baştanbaşa okuyunca belli meseleleri kavrama noktasında birtakım rezervleri olan bir zekâ ile karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz. O bakımdan bütün bütüne bu önsöze katılmak mümkün değil. Ayrıca iki cüzlük mealin başında olmaması gereken birtakım hususlar da ihtiva ediyor. Akif’in mealinin serencamı, mealini yayımlamayışının sebebi, mealin Elmalılı Hamdi Efendi’ye gönderilmesinin sebebi başta olmak üzere pek çok hususa değinen girişin “Elmalılı’nın Tefsirinde Âkif’in Meâlinden İzler Var mı?” alt başlıklı bölümü son derece problemli görünüyor. Elmalılı’nın tefekkürünün derinliğini, ufkunun genişliğini göstermeye matuf olduğu açık olan kısımda nedense meselenin Akif’le ilgili olmayan boyutlarına temas edilmiş. Burada en esaslı olarak katılınması mümkün olmayan fikir, nedense meselenin Elmalılı Hamdi Efendi’ye kaymış olmasıdır.

Temel argümanları noktasında birtakım eksiklerin bulunduğu aşikâr olan bu giriş, Elmalılı Hamdi Efendi’yi büyük ölçüde sanatkâr yönüyle gündemine alan dolayısıyla meseleleri fikri dönüşümler zaviyesinden ele almaktan uzak bir kalemin eseridir. Bilindiği üzere dinin anlaşılma biçimleri olan mezhepler konusunda Elmalılı Hamdi Yazır Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde genel olarak klasik Ehl-i Sünnet anlayışı çerçevesinde meseleleri ele almıştır. Bu yüzden tefsirinde benimsediği görüşleri “Bizim Ehl-i Sünnet’in sahih telakki ve imanına göre” izah eder. Hatta bir kısım araştırmacılar, Elmalılı’nın din anlayışı, felsefe konularında sergilediği dinamizmi tefsirinde görmenin mümkün olmadığını belirtme gereği duyarlar. Kendisinden beklenen açılımları yapabileceği pek çok noktada çizgiyi zorlamamasını Cumhuriyet devrinin genel durumu ile izah etme yönünde bir temayül söz konusudur. Sözgelimi Metâlib ve Mezâhib’te yer verdiği kayda değer dinamik görüşlerin tefsirinde bulunmayışı birtakım vicdani daraltılarla açıklanır.

Hiç şüphesiz bizi bunları söylemeye sevk eden amil, özellikle son zamanlarda bir kısım dindar akademisyenlerde görülen bir tavır. Bu kişiler ilk dönem İslâmcılarının yaklaşımlarını hoyrat bir biçimde harcama noktasında son derece cüretkârlar. Adeta birkaç husus üzerinden kendi anlayışlarını sağlamlaştırmak için en ufak fırsatı kaçırmıyorlar. Oysa bu tavır onları maksatlarından uzaklaştırıyor çoğu zaman. Benzer eğilimi bu giriş metninde de sezdiğimiz için, bu yolun doğru olmadığı kanaatimi söylemeyi gerekli gördük.

Tekrar giriş metnine dönersek; Muhammed Abduh’un Mehmet Akif üzerindeki etkisinden dolayı mecburen son iki yüzyılda İslâm düşüncesindeki gelişmelerin tefsire yansımasını en güzel belgeleyen Menar ekolüne hacmine göre genişçe fakat tahkir ederek yer veren bu girişin “Elmalılı’nın Tefsirinde Âkif’in Meâlinden İzler Var mı?” kısmının konumuz açısından önemli paragraflarına birlikte bakalım:

“Bu konuyu ben de çok merak ettim. Acaba, Elmalılı, kendisine gelen meâllerden etkilenmiş midir ve bu etkinin izlerini daha sonra kendisinin yaptığı meâle taşımış mıdır, diye. Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki, Mehmed Âkif Ersoy, Ahmed Hamdi Akseki, İsmail Hakkı İzmirli gibi devrin birçok ilim ehlini etkilemiş bir Muhammed Abduh cereyanı vardır. Bu cereyanın çok etkisinde kalan Aksekili, yazmış olduğu mektuplarda Elmalılı’ya devamlı M. Abduh’tan bahsetmekte ve Abduh’u çokça övmektedir. Zaman zaman Abduh’un tefsirlerinden de bölümler göndererek, çok beğendiğini de ifade ederek Elmalılı’yı yönlendirme girişimlerinde bulunmuştur. Mektuplarında, Elmalılı’ya sık sık M. Abduh’u hatırlatarak şöyle yazar:

‘… bir kere de buna bakarsanız diye ‘Abduh merhumun ‘Amme’ cüzü tefsirini gönderiyorum. Okuyabildiğim cüzleri ba’zı işâretler yaparak takdim etmiştim…’

‘ … Kâne’nâsü ümmeten vâhıdeten fe’be’asellâhü…’ âyet-i kerimesinde Abduh’un çok uzun bir tefsiri vardı. Bunu da görmenizi çok arzu ederdim. Ma’a mâ fih bi’l âhire de görülebilecektir…’

Osmanlı tedrîsâtı içerisinde çok sağlam bir eğitim almış, Ehl-i Sünnet ve’l- cemaat anlayışında, ilmi ve irfânı ile herkes tarafından takdir edilmiş ve tefsir gibi zor bir konu gündeme geldiğinde bütün ilim ehli tarafından istisnasız tek kişi olarak zikredilmiş olan Elmalılı, M. Abduh’tan etkilenmeyi bırakın, Abduh’un yaptığı tefsirleri ağır bir şekilde tenkit etmiş ve bu tenkitlerine tefsirinde de yer vermiştir.

Yaptığımız karşılaştırmalarda, kullanılan kelimeler, cümle yapıları ve tercüme tarzı noktasında Elmalılı’nın, Mehmed Âkif Ersoy’un meâlinden etkilenmediğini söyleyebiliriz.”

Girişte yer alan hançer gibi bu satırlar gösteriyor ki, bir yandan Akif'in mealinin macerası devam ederken diğer yandan onun yaklaşımlarını etkileyen isimler tahkir ediliyor. Yukarıya alıntıladığımız hükümlerden bir kısmının doğru olmadığını, en azından tartışılmaya son derece açık bulunduğunu söylememiz gerekiyor. Dahası paragraflara yakından bakıldığında, sanki bu metnin Akif hakkında bir eser için değil Elmalılı için hazırlanan bir eser için kaleme alındığını düşünmemek mümkün değil.

Giriş Pasajının Sağlamasını Yapmak

Oysa müellif, Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın basın hayatını, müfessirliğini, hukukçuluğunu, vakıf anlayışını, sosyal meselelere bakışını, tecdit ve içtihat anlayışını, siyasetle münasebetini, tarihi malzemeyi tefsirinde kullanma biçimini, kelami meseleler karşısındaki tutumunu, felsefe anlayışı, sanatkârlığını anlamaya matuf olarak 1991 ve 2012 yıllarında düzenlenen ve kitap olarak da yayımlanan iki sempozyum kitabına dikkatli bir nazarla okumuş olsaydı Muhammed Abduh özelinde kurduğu cümleleri bu kadar rahat kurmaktan kaçınma gereği duyardı. Zira devrin birçok ulema, meşayıh ve aydını Muhammed Abduh’tan şu ya da bu ölçüde etkilenmiştir. Abduh’un usulü kaynak olarak sadece Kur’an-ı Kerim’i ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sahih sünnetini almayı esas kabul ederken, aklın bu değerlendirmede temel ölçüt olmasını öne çıkarır. Keza onun akıl vurgusu Batı tarzı rasyonalizmden ziyade, İslâm’ın ana kaynaklarından ve Müslümanların geleneğinden beslenir. İslâm’da aklı aşan şeylerin var olduğunu, bunlara inanarak gerçekliklerini kabul ettiğimizi dahası aklın sınırlılığını söylemiş olması bununla doğrudan bağlantılıdır. Fıkhi taklidi, eski kelamı eleştirmesi, vahiy ve Müslüman cemaatle ilgili tutumunda ve aklın temel gerçekleri açıklığa kavuşturma konusundaki yeteneğini onaylamada Gazzâlî’yi izlemeyi seçmesi gibi bir dizi husus onu Ehl-i Sünnet dışında konumlandırmayı geçersiz kılacak birkaç mühim göstergedir. Elmalılı’nın tefsirine Fil Suresi’ne dair yorumlar ekseninde yansıyan mülahazalarından ötürü onu büsbütün farklı bir yerde konumlandırmak doğru olmaz.


Elmalılı’nın Antalya mebusuyken Tesisat gazetesinde yayımlanan bir makalesinde halifenin görev ve yetkilerini sıralarken icra ile sınırlı bir portre oluşturma çalıştığı bilinir. Muhammed Abduh ise “Müslümanlık Esasları: Sultan” başlıklı makalesinde hemen aynı şeyleri dile getirir. Üstelik bu metin Mehmet Akif tercümesiyle Sırat-ı Müstakim dergisinde yayımlanır. Dolayısıyla Osmanlı aydınları ve uleması, Cumhuriyet devrinden evvel Muhammed Abduh’u bizzat kendi kaleminden tanıma imkânı bulmuşlardır. Mecelletu’l-Menâr, Mehmet Akif’in Fatiha ve Asr Suresi tefsirlerini tercüme etmesi ile ilmi seviye ve düşüncelerini öğrenmişlerdir. Abduh’a hem önem hem değer veren ve yer yer açıklamalarına güvenen Elmalılı Hamdi Efendi’nin, Abduh’un Fil Olayı’nda kuşların attığı taşlar hakkındaki yorumunu kabul etmemesi gayet tabiidir. Dahası Elmalılı, Abduh’un tefsirdeki niyetinin sahih, sağlam, doğru ve ümmeti Batı’nın sultasından kurtarmaya matuf olduğunu hatırlatır. Elmalılı’nın Muhammed Abduh’la bilimsel tefsir noktasında benzeştiği noktaları da ayrıca kaydetmek gerekir. Zira kendisi bilimsel yorumlara taraftar olup yeni keşifler açmayı rivayetlere sadakat çerçevesinde ilmi bir vazife olarak görür. Bunun detaylı bir değerlendirmesi için İsmail Çalışkan’ın “Elmalılı Hamdi Yazır M. Abduh’a Neden Kızdı?” başlıklı makaleye bakılabilir. Durum böyle olduğu halde o zaman karşımıza başka bir soru çıkıyor. Necmi Atik ve diğerleri bu gerçekleri bilmiyorlar mı? Biliyorlarsa niçin böyle bir yol tutarak, bu tarz bir ifade biçimini benimsiyorlar?

Aslında bu tutum büyük ölçüde İsmail Kara’nın “Üç Devir Üç Elmalılı Efendi” metninde ifade ettiği dönemlendirmenin göz ardı edilmesinden kaynaklanıyor. Kara, Türkiye’de Elmalılı Hamdi Yazır ve diğer İslâmcılar üzerine yapılan çalışmaların yeterince kuşatıcı olamayışının sebebini şu şekilde izah eder:

“Kişiler ve onların fikirleri zaman üstü/zaman dışı bir şekilde ele alındığı ve dönemleriyle irtibatlandırılmadığı zaman dinî fikirleri dâhil yeterince ve derinliğine anlaşılamaz. Çünkü ilim, fikir ve sanat adamları da bir dönemin, bir hissiyat, arayış ve beklenti dünyasının çocuğu, aynı zamanda da o dönemin, o dünyanın tercümanıdır. Neye, niçin, nasıl tercümanlık yaptığını anlayabilmek için dönemin ‘dil’ini inceliklerini, referansları ve sembolleriyle bilmek gerekecektir.(…) Elmalılı Hamdi Efendi denildiği zaman biz (…) sadece veya büyük ölçüde tefsirini ve müfessirliğini hatırlıyoruz. Hâlbuki tefsir onun son ilgi alanı, tefsiri onun son eseridir; bu yüzden sadece bir tarafını, bazı taraflarını yansıtır; tabir caizse bir Elmalılı Hamdi Efendi’yi bize gösterir, bütününü yansıtmaz, göstermez. Çünkü tefsiri başka bir dönemin, başka ihtiyaçların, başka zaruretlerin ürünüdür.”

Elmalılı Hamdi Yazır’ın Muhammed Abduh’u Fil Suresi tefsiri babında duygusal, savunmacı ve muhafazakâr bir biçimde eleştirmesinin arka planında büyük ölçüde onun üçüncü dönemindeki tercihleri yer alır. Üst üste gömülen rüyalardan, hayallerden sonra yeniliği inşa için mücadele etmek artık çok güç bir hale gelir. Nitekim Ömer Rıza Doğrul, İslâmcı dergilerde yazması, tecdidi savunması, terakki arzusu vb. hususlarda ömrü hayatının son devresinde iyiden iyiye farklılaşan Elmalılı Hamdi Efendi’yi teceddüt karşıtı bir gelenekçi olarak anmaktan çekinmeyecektir. Doğrul, onun Abduh gibi ceditçi olamadığını, ananeye bağlılığından dolayı Muhammed İkbal gibi ihya hareketinde yer alamadığını belirtir. Dahası İstiklâl Mahkemelerinde yargılanmasının ardından inzivaya çekilerek dünya hayatıyla ilgisini kesmesini eleştirir. Cumhuriyet gazetesinde Elmalılı’nın vefatının ardından yayımlanan (28 Mayıs-10 Haziran 1942) yazılarda yer alan bu ifadeler, herkesin kabahatleri kadar mutlu, herkesin ümitleri kadar mutsuz oluşunun da dışavurumudur.

Nazmi Atik’in kısa giriş metninde Muhammed Abduh’a fakat örtülü olarak Mehmet Akif’e yönelttiği eleştirilerin sebeplerine yakından bakıldığında bunun hissi yönünün kuvvetli olduğunu söyleyebiliriz. Zira Elmalılı Hamdi Efendi özelinde zikrettiği hususlar, onun hayatının son dönemindeki korumacı yaklaşımıdır. Oysa II. Meşrutiyet devrindeki Elmalılı Hamdi Efendi, Atik’in sandığının aksine tecdit, ıslah, terakki gibi bir dizi noktada Abduh başta olmak üzere tecdidi savunanlarla önemli ölçüde benzeşmektedir. Dolayısıyla gelenek mücadelecileri kişilerin entelektüel dünyasındaki kırılmaları, dönüşümleri ve süreklilikleri dikkate alan bir değerlendirmeyi ihmal etmekten kaçınmalıdırlar. Bunları nazarı itibara almaksızın Elmalılı’nın, Ahmed Hamdi Akseki’nin ısrarlarını geri çevirmek pahasına yeni yorumlara mesafeli durmasını, bu yorumlar karşısında nazik üslubunu terk etmesini ve muhafazayı öne çıkaran yorumlar yapmasını anlamak mümkün olmayacaktır. Kaldı ki tefsirinden anladığımız kadarıyla, Elmalılı, Ahmed Hamdi Akseki’nin Tefsîru’l-Menâr’dan gönderdiklerini dikkatli bir biçimde okumuş, kendi zaviyesinden bunları ele alıp irdelemiştir.

Mehmet Akif’e ait mealin iki cüzünü sunan giriş metninde Muhammed Abduh’un kaygısı ve amacı bağlamında fikir ve hareket dünyasına bakmamaktan kaynaklanan iddialar insaflı olmadığı gibi çok yerinde ve isabetli de görünmemektedir. Günlük gazete dilinin anonim kalıplarına yüz sürmeden şu noktayı da belirtmemiz gerekir: Ciddi okumalar yapmadan, tecrübelerden kaynaklanan kırılmaları dikkate almadan bir giriş metnine giriveren ifadelerin altında Abduh’un Türkiye’de yayılan etkisi de olabilir. Hâsılı ömrümüz birbirimizi yormakla geçiyor. Tabii olarak Atik’in ifadelerini Türkiye kamuoyunda Muhammed Abduh’a ve Tefsîru’l-Menâr’a karşı reaksiyonun bir parçası olarak okumak mümkündür.

Asım Öz

tefsir dersleri

Yazanlarımız