AYDIN - ALİ ŞERİATİ

aydın ali seriati

“Aydın” İranlı sosyolog Ali Şeriati’nin Avrupa ve İslam toplumundaki aydın sınıfını karşılaştırmalı olarak ele aldığı, hacim olarak küçük olsa da çok önemli tespitleri bünyesinde barındıran kitabıdır.  Şeriati bu kitabında 19. yüzyılda Avrupa’da aydın sınıfını ortaya çıkaran sosyal dinamikleri ele almakla kalmamış, aynı zamanda İslam ve doğu toplumlarındaki “aydın” sınıfı ile karşılaştırmalarda bulunmuştur.

Şeriati’ye göre kendisini, kendi aydınını tanımayan birinin, toplumu tanıma imkânı yoktur. Aydın ister İran, ister Afrika toplumundan veya Amerika toplumundan olsun nasıl bir özelliğe sahip olduğunu, tarih ve toplumun hangi şartlarında meydana geldiğini ve bu özelliklerin köklerinin nerede olduğunu iyi bilmesi gerekir.

Kitapta, aydın kavramı, aydının toplumdaki sorumluluğu, Avrupa, Asya ve diğer ülkelerde nasıl meydana geldiği ele alınmıştır.

Şeriati’ye göre Avrupa’da aydın birtakım sosyal dinamiklerin temelinde ortaya çıktığı için esası/aslı oluştururken, Avrupa dışındaki (Afrika, Asya ve Latin Amerika gibi) ülkelerde aydınlar ise Avrupa'daki aydınların kötü bir kopyasıdır. Şeriati “Biz Asya, Afrika ve Latin Amerika aydınları, Batı aydınlarının bir fotokopisi gibiyiz. Ne bir azı ve ne bir fazlası. Orijinalin bir kopyası olduğumuzdan kendimizi tanımamız, kendi zaaf noktalarımızı, kuvvetli yanlarımızı keşfetmemiz, "orjinal kaynağı" tanıyıp, yorumlamadan mümkün olmayacaktır.” diyerek Avrupa aydınını tanımadan, Asyalı, Afrikalı ve İranlı aydını tanımak için yapılan yorumların eksik ve yanlış olacağını ifade eder.

Bundan dolayı Şeriati, kitabının başında aydın kavramının ifade ettiği anlamı ele aldıktan sonra Avrupa aydınlarının, hangi şartlarda gelişimini tamamladığını, bu sınıfın psikolojik, fikri, itikadi ve sanat zevkini hangi, tarihi ve sosyal atmosfer ve şartlarda kazandığını ele alır.

“17. Asırda Aydın Sınıfının Özellikleri” başlığını taşıyan bölümde Şeriati, aydın sınıfının orta çağda din adamlarınave skolastikdüşünceye karşı ortaya çıktığını söyler. Avrupa'da aydınların dinden kaçmalarını “mantıki bir kaçış” olarak değerlendiren yazar; kitabın ilerleyen bölümlerinde bu mantıki tepkiyi aynı zamanda “ifratî bir tepki” olarak da görür. Avrupa aydını dine karşı olmuştur, ancak küfrü bina etmemiş, farklı bir din anlayışı ortaya koymuştur. Bu dönemde aydın ile Protestanlık mezhebi arasında yakın bir ilişki vardır. Skolastik düşüncenin merkezinde, bilimsel ilerlemedeki engellerin en önünde Hıristiyanlığın Katolik din anlayışı vardır. Aydın sınıfı Katolik din anlayışına tepki göstererek daha özgürlükçü, bilimsel ilerlemenin önünü açan Protestanlık anlayışını ortaya koymuştur.

Aydın’ın bir başka özelliği nasyonalist ve milliyetçi olmasıdır. Aydın kendi anadilini Latince'nin yerine koymuş, Papa'nın sultasının yerine demokrasi veya kendi halkının hükümetini hakim kılmayı gaye edinmiştir. Aydın aynı zamanda soylulara da karşıdır. Aydın; demok¬rasiyi, soyluların aristokrasisinin yerine tercih etmekte ve soylulara, feodallere karşı muhalefet etmektedir. “Papa'nın tanıttığı tanrı soyluların en büyük savunucusuydu. Onlara izzet kazandırıyor, diğerlerine ise zillet. Soyluların hükümeti olan Papa'nın rejimini zayıflatmak gayesiyle demokrasi kuruyorlardı.”

Avrupa’da aydın sınıfının özelliklerinin ve oluştuğu sosyal ortamı anlatan Şeriati, doğu toplumunda aydının başka bir din ulemasıyla karşı karşıya bulunduğunu ve sosyal şartların tamamen farklı olduğunu belirtir. Ancak Doğu toplumlarındaki aydınlar, Avrupa aydınlarınıtaklit etmekle yetinmiştir.

İslam ve doğu toplumlarında aydınların yaptığı ilk iş, dine karşı mücadele vermek olmuştur. Avrupa'da dine karşı verilen mücadelenin neticesi, fikir hürriyeti, düşüncenin gelişmesi, hayatın bütün sahalarında hızlı ilmi gelişmeler iken İslam ve doğu toplumlarında tam tersi bir netice alınmış dine karşı verilen mücadele sonunda emperyalizmin önündeki engeller kalkmış, iktisadi sömürü yolları açılmıştır. Tüm bu tespitlerden sonra Ali Şeriati, Fransa'nın büyük düşünürlerinden olan ve Güney Afrika'da bulunan "CuneDayo"nun şu sözlerini aktarır:

"Kuzey Afrika'yı bölmek lazım. Ama nasıl bölmek lazım? Ben tarihi yönden yaptığım araştırmayla, Kuzey Afrika halkının yarısının barbar olduğunu gördüm. Diğer yarısı ise Arap kavmindendir. Bunların hiçbir kesimi Arap veya barbar olduklarının farkında bile değillerdi. Yaptığım incelemede barbar olan grupta kavmiyetçilik duygularının daha fazla olduğu kanaatine vardım. Buna mukabil olarak Arap olanlarda ise, dini ve mezhebi duygular ağır basmaktaydı. Bununla birlikte, dini duyguları olan kesimde bugünün aydın meselesini söz konusu etmek ve bunların dini karargahlarından çıkmalarını sağlamak ve birinci grupta ise dini tebliği etmek yoluyla, İslam’ın vahdet anlayışıyla birlikte bir potada erimiş olduktan sonra diğer gruptan ayırmak mümkün mü? Hangi vasıtayla? Ancak kavmiyet meselesini programlama yoluyla olabilir."

Dine karşı mücadele veren ve kendi değerlerine ihanet içinde olan aydın tipi Batı’nın menfaatlerine hizmet etmekte ve yaptığı hizmet ölçüsünde Batı tarafından benimsenmektedir.

Avrupa aydını, toplumu değiştirmek ve yönlendirmek maksadıyla kendi toplumundan birtakım değerler almakta ve bu değerler kendi toplumunun ihtiyacını karşılamaktaydı. Ama İslam ve doğu ülkelerinde aydın, toplumsal gerçeklerden uzaklaşarak, ona yabancı kalarak, kendi tarihiyle arasında fasıla koyarak, kültürüne, maneviyatına yabancılaşmıştır. “Aydın sınıfının oluşması ve benim bu tabaka için zikrettiğim özellikler, Avrupa toplumunda tıpkı ağaçların meyveye durmasına benzer. Özel bir hava ve suya sahip olan toprağa dikilmiş, onun üzerinde çalışılmış, zahmet çekilmiş, fedakarlıklar gösterilmiş, mukavemet edilmiş, değerlendirmeler yapılmış ve böylece ağaç için özel olarak toprak hazır olmuştu. Zaten su ve hava yönünden de şartlar müsaid durumdaydı; işte bütün bu zahmet, acı ve hayıflanmak gönüllerin kan dolması, bu düşünce, fedakarlıklar, toprak, su ve havanın müsaid olması neticesinde, meyva doğal olarak gelişme gösterdi ve olgunlaştı. Ama aynı meyveleri doğuda nasıl görüyoruz? Tamamen onların aksine. Tamamen toprağı müsaid olmayan bir zeminde ve taklid etmekle yapılan bahçıvanlık gibi. Ancak tohum atılmamış, toprak sürülmemiş ve herşey başka bir hava ve su şartlarına sahiptir. Üstelik özel meyveye olan ihtiyacını da değerlendirme konusu yapmadan. Sadece komşusunun bağını müşahede ediyor, o bağda güzel, tatlı ve bol sulu meyvelerin olduğunu görebiliyor. Para vererek meyveli ağaçlar aldı ve havası, suyu toprağı ve şartları müsaid olmayan bağında aynı onlar gibi ekti. Bir, iki gün veya bir hafta sonra baktı ki, tıpkı komşusunun bağı gibi bir bağ var, aynı onun gibi ağaçlar, aynı meyveler, ama bu hayali ve yalan bir zaferdi. Bu, anlamda sadece gözü olan ancak aklı olmayanların kandırılarak kazandıkları bir zaferdir. Çünkü bağ böyle oluşmaz. Bir, iki günde bu şekilde kurulan bağ, bağ değildir. Bu sadece halkın vaktini harcamak, anlayışlarını saptırmak, bilinçlenmelerini başka yöne çekmek, ve halkı bir bağa sahip olmaktan mahrum bırakmaktır. Bağ sahibi yapmak değil. Medeniyet, kültür, ihraç mallarından değildir. Dahası, medeniyet ve kültür, oradan buraya getirilecek radyo, televizyon ve buzdolabı değil ki, elektrik fişine takılınca hemen çalışsın.”

Batı’da aydın, kendi değerlerine bağlı kalarak ve bedel ödeyerek aydın olmuştur. İslam ve doğu toplumlarında ise aydın, kendi değerlerinden koparak bedel ödeyerek değil özenerek “aydın” vasfını almıştır.

“Kopya ve Asıl Medeniyet” bölümünde Şeriati, Amerika’da tahsil yapmış bir arkadaşından şu anekdotu aktarır: “Amerika'dan geldiğim zaman, Avrupa hanımlarını Amerika hanımlarından daha şık gördüm. Avrupa'dan Tahran'a geldiğimde, Tahran hanımlarını Avrupa hanımlarından daha şık gördüm; daha sonra kendi şehrime geldiğim zaman, burada bir grup garpzede taklitçi ve yenilikçi kadını Tahran kadınlarından daha şık gördüm..." Ben, ona 'Eğer bunu sürdürüp daha küçük şehir, kasaba ve köylere gitseydin, birkaç günlüğüne Tahran'a ka-pıcılık, aşçılık ve uşaklık için gelmiş olanları, Amerikalılardan daha fazla yenilikçi ve modacı görürdün..' dedim."


Şeriati, bu taklit durumu fertlerin ve toplumların aşağılık duygusunu telafi etmek gayesiyle yaptığını belirtir. Geri kalmışlık ve ilerlediğini ispatlama kompleksi ifrata vesile olmaktadır. Kendi ruhunda ondan geri kaldığına dair herhangi bir duygu, vesvese kalmayıncaya kadar bu aşırılık sürer. Onunla aynı seviyeye geldiğine inanması için ifrat tek yoldur. “Eğer Afrika'ya giderseniz, Avrupa'da eşine rastlayamayacağınız modern binalara rastlarsınız. Cezayir, Tanzanya, Darul İslam ve Güney Afrika'da benzeri az olan bu tür mimari eserler gözünüze çarpabilir. Sistelin Güney Afrika'da kurmuş olduğu sarayın bir benzerini, Fransa ve hatta bütün Avrupa mimarisi sahip olduğu "Kerbuz" gibi büyük mimarlara sahip olmasına rağmen kuramamıştır. Kuveyt gibi ufak bir ülkede bulunan binalar Avrupa'nın neresinde bulunur? Misal olarak altın işlemeli ve kaplamalı mozaik nerede var?”

Kitabının “İslâm Toplumu ve Doğuda Aydının Belirmesi” bölümünde Şeriati, tahsil sahibi mühendis, mimar meydana gelse de tercüme, kopya ve taklit yoluyla “aydın”ın doğmayacağını söyler. Çünkü aydın yeni bir şekilde ve yeni bir tarzda düşünendir. Aydın, nasıl düşünmenin gerektiğini bilen, nasıl bir sorumluluk taşıdığını hisseden, bu sorumluluk gereğince fedakârlıklar gösteren kimsedir. Kitabında birçok düşünürden iktibasta bulunan Şeriati, bu bölümde İslam ve doğu toplumunda aydının nasıl meydana geldiğine dair Jean Paul Sartre’den ilginç bir alıntıya yer verir. "Yeryüzünün Lanetlileri" kitabının önsözünde şöyle der Jean Paul Sartre: "Biz kabile reislerini, hem ailesi mensuplarını, para sahiplerini, Afrika'nın zorbalarını, Asya'nın büyüklerini getiriyor, Amsterdam, Londra, Norveç, Belçika ve Paris'te birkaç gün gezdiriyor, elbiselerini değiştiriyor, yeni sosyal ilişkiler öğrendi diyorduk. Böylece bunlar yeni pantolon, ceket giyiyor, yeni gidiş geliş tarzı, ağırlama şekli öğreniyor, Avrupa'lılar gibi düğün yapıyor veya Avrupa geleneklerine göre evleniyorlardı. Mobilyalı yeni hayat, yeni süsleme, yeni Avrupa'ca masraf tarzını öğreniyor ve dolayısıyla kendilerine Avrupa yemeklerini öğretiyor; ülkelerinin Avrupa'lılaşmasının arzusunu kalplerine yerleştiriyorduk. Bilahare, bu operasyondan geçirdikten sonra onları memleketlerine gönderiyorduk. Hangi ülkelere? Kapıları devamlı olarak yüzümüze kapalı olan ülkelere... O ülkelere yolumuz yoktu; biz necistik, biz cin olarak görülüyorduk, biz düşmandık; bizden korkuyorlardı; insan görmemişlerdi. Kendi ellerimizle yetiştirdiğimiz aydınları, ülkelerine geri gönderiyorduk. Bunun ardından biz Amsterdam'dan, Berlin'den, Belçika'dan, Paris'ten feryad ediyorduk: İnsanların kardeşliği zaman geçmeden, sesimizin Afrika'nın değişik kesimlerinde, bu aydınların ağzından -tıpkı suda atılan bir taşın meydana getirmiş olduğu kavisler, dalgalar misali- yankılandığını görüyorduk. (…) Konuşmaya başladığımız zaman, yankısı ve kendi sesimizi yetiştirmiş olduğumuz boğazlardan duymaya başlıyorduk. Bundan sonra, bu aydınların söylemek için en küçük bir sözlerinin olmadığının yanında -elbette ki bizim onların diline sunduğumuzun dışında- halklarından konuşma hakkını da aldıklarına mutmain olduk.”

Bir başka Batılı ise şunu söylemektedir: "Bu Avrupalı olmayanlar, yani bizim besleme ve yetiştirmelerimiz, dilimizi öğrenip, yaşayış tarzımızı orda yaygınlaştırır, masraf, elbise, yemek tarzlarını, binalarını, kültürlerini, bizimkilerine benzetir; yiyecek iştikaklarını, makyaj ve süs malzemelerini masraf etmeyi, elbise, yiyecek ve bina şeklini, bizim gibi yapar ve yenilenir; din, kültür, zevk, düşüncelerini değiştirir ve böylece de bize benzemeye devam ettikleri müddetçe pazar bulmaya devam edeceğiz; ancak bu Avrupalı olmayanlar eğer elbisesini eski zamanda olduğu gibi giyerse, kendi zevklerini uygulamaya kalkışırlarsa, kendi yiyeceklerini yerlerse, kendi binasında yaşarlarsa, artık benden hiç bir şey satın alamazlar."

Yazar kitabın bu bölümünde geçmişe dair bir özlemini dile getirir ve bizzat "kendileri olan" kişilik sahibi büyük insanların ve alimlerin varlığından bahseder. Beklenen ilerleme sağlanamamış olsa da, değerleri bizatihi kendinden kaynaklanan, kendi seçebilen, kendine ait zevkleri olanbir toplum vardır ve bundan dolayı bu toplum “asalet sahibi”dir.

Ali Şeriati, aydının kim olduğu sorusuna medeniyet analizi çerçevesinde cevap aradığı kitabında geri kalmışlık duygusundan ve kör taklitten kurtularak “öze dönüş” çağrısında bulunmuştur.

“Avrupa'da çok eski dostlardan birinin evine gitmiş¬tim, baktım ki ev sahibi "ben özüme dönüş yaptım" demek için bir çift çarığı kapısının üstüne asmış. Kendisine şöyle sordum: "Kimler çarığı odanın kapısına asar? Sen Amerikalılara dönmüşsün. Onlar çarık ve sini satın alarak duvarlarına asıyorlar. Bunlar da taklitti. Sen hangi özüne dönüş yapmışsın? Sen aslen kendini tanımıyorsunki, ona dönüş yapmış olasın?”

Kitabın Adı: Aydın
Yazarı: Ali Şeriati
Tercüme: Ç. İbrahim Ağacan
Yayınevi: Fecr Yayınları
Sayfa Sayısı: 165 sayfa

Ahmet Ali Yüksel

tefsir dersleri

medeniyet bulten logo

Yazanlarımız