SİVİL EĞİTİM VE EĞİTİM ÜZERİNE

sivil egirim ve egitimimiz
Eğitim çalışmalarımızdaki temel ilke ve hedefler neler olmalıdır? Yetiştirmek ve geliştirmek istediğimiz insan modeli hangi değerler üzerinde olmalıdır?

Bismillahirrahmanirahim

Eğitim çalışmaları da dahil olmak üzere Müslümanların salih amellerinin en az üç boyutu bulunmaktadır:

Birincisi niyet boyutudur yani salih amelin Allah için yapılmasıdır.

İkincisi yükümlülük boyutudur. Kişi salih amel yapmak suretiyle Allah’a karşı vazifesini yerine getirmiş olur.

Üçüncüsü de insanlığa ve topluma bakan boyutudur. İşlenen salih amel ya doğrudan ya da dolaylı olarak insanlığa fayda sağlar.

Namaz, oruç gibi ibadetler zekâta göre daha bireysel ibadetlerdir. Bu ibadetlerin Allah’a karşı sorumluluk şuuru ile ihlaslı bir şekilde yapılmasının dışında toplumla alakalı bir tarafı da vardır. Bireysel olarak görebileceğimiz bu ibadetlerin hepsi insanın ahlâkını güzelleştirir. Güzel ahlâklı bir insan da toplumu ile güzel ilişkiler kurarak güzelliği yayar.

Eğitimin de böyle bir özelliği vardır. Tevbe suresinin 122. ayet-i kerimesinde “Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup dini çok iyi fıkh etmek ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.” buyrulmaktadır. Burada ilmin hem kişinin kendisi ile hem de toplumu ile alakalı boyutunu görüyoruz. Âyetin liyetefekkahûfîddîn, dinde fıkıh sahibi olsunlar yani dinin hükümlerini iyice öğrensinler kısmı, ibadetin kişisel boyutuna dikkat çekmektedir.

Âyetin ve liyunzirûkavmehumizârece’ûileyhim, kavimleri kendilerine döndüğü takdirde onları da Allah’ın azabını hatırlatıp uyarsınlar, korkutsunlar, kısmı ise toplumsal boyutuna dikkat çekmektedir.

Dolayısıyla hangi çağda, toplumda ve şartlarda olursak olalım eğitimimizin iki hedefi olmalıdır. Sadece tefakkuh olursa ilim için ilim olur. Bu İslâm’da matlûb bir şey değildir. Çünkü Peygamber (s.a): “Beyinsizlerle tartışıp boy ölçüşmek veya alimlere karşı övünmek ya da halkın dikkatini kendine çekmek için ilim tahsil eden kişiyi Allah Cehennemine atacaktır.”1 buyuruyor.

Demek ki ilim için ilim İslâm’da istenen ve arzu edilen bir şey değildir. Başkalarına hava atmak, caka satmak, böbürlenmek için ilim istenmez. Peki, ilim ne için istenir? liyunzirûkavmehumizârece’ûileyhim, onlar senin yanına döndüğü zaman ya da sen onların yanına gittiğin zaman onları uyarıp korkutmak, Allah’ın nimetlerini ve azabını hatırlatmak, Allah’ın dininin gereklerini anlatmak için ilim istenir. İlim en büyük ibadetlerdendir ve bu ibadetin Cenab-ı Allah ile olan kişisel boyutunun yanında toplum ile alakalı boyutu da vardır. Dolayısıyla ilim programlarımızın da bu maksada matuf şekillenmesi gerekiyor.

Müslümanların eğitimlerinin bir parçası haline gelen "sivil ders halkaları"nı nasıl değerlendiriyorsunuz? Tespit edebildiğiniz eksikler ve çalışmaların daha etkili olabilmesi adına tavsiyeleriniz neler olur?

Sivil ders halkalarının kendileri zaruridir ve şimdiye kadar yaşadığı gibi kıyamete kadar da yaşamalıdır. İslâm’ın ilk eğitim müesseselerinin “sivil” olarak ifadelendirdiğimiz nitelikte eğitim müesseseleri olduğunu söyleyebiliriz.

Medrese sonradan resmi kurum olarak ortaya çıkmıştır. Medresenin resmi kurum olmasından kastettiğimiz devlet desteğini alması, devletin himayesinde bulunmasıdır. Ancak bununla birlikte devlet eğitimle alakalı bir müdahalede bulunmamaktadır. Çünkü devletin dine müdahale etmemesi gerekir. Bunun için dini eğitim veren bir kurum olarak medreseye devletin müdahil olmasına imkân verilmemelidir. Çünkü medreseye müdahale etmek bir bakıma dine müdahale etmek olur.

Medrese ile birlikte yine sivil eğitim devam etmiştir. Suffa ashabı sivil eğitim faaliyeti yürütmekteydi. “Sivil” kelimesini burada batının sivile verdiği anlamın dışında, eğitim faaliyetlerinde devlet müdahalesinin olmadığı, Müslümanların eğitimine, ilmine kendi imkânlarıyla sahip çıkması anlamıyla kullanıyoruz.

Bu manada İmam Malik’in Medine’de verdiği eğitim sivil bir eğitimdir. Ebu Hanife’nin, Ahmed bin Hanbel’in ve İmam Şafii’nin –ki bilhassa Mısır’a gittikten sonra oluşturduğu- eğitim halkaları birer sivil eğitimdir. Bütün üstadların, hocaların, alimlerin, müctehidlerin, hatta itidal sınırlarını aşmayan gerçek mürebbi şeyhlerin kendilerine ait kurdukları binalarda veya camilerde oluşturdukları eğitim halkaları birer sivil eğitimdir. Bu eğitim halkaları için kimi zaman ayrı bir müessese kurmuşlar kimi zaman şehrin en büyük camisinin bir sütununu kendilerine okul yapmışlardır. Birisi ikindi namazından önce, bir başkası sabah namazından sonra ders halkalarını kurar, orada öğrencilerine dersini verir, riyasetinde konular müzakere edilirdi.

Sonra medreseler kuruldu, ancak az önce bahsettiğimiz ders halkaları da devam etti. Çünkü medrese ile herkese ulaşmak, medreseyi herkese götürmek mümkün değildir. İlim adamı müteharriktir. Medrese gibi bir binada sabit değildir. Ya o gider yada onun yanına gelinir. Öğrencide müteharriktir. Bu bakımdan İslâm tarihinde ilim -ifade yerindeyse- taşınabilir ve kendisine ulaşılabilir bir mahiyette devam etmiştir. Kimi zaman tekke, zaviyelerde kimi zaman köy odalarında eğitim devam etmiştir.

Bu eğitim anlayışı cumhuriyetin ilk yıllarındaki fevkalade baskıya rağmen cüzi de olsa devam etmiştir. Mesela birçok köy odalarında Fuzuli’nin Divanı okunurdu. Bugün Fuzuli’nin Divanı’nı okuyup anlamak edebiyat fakültelerinde doktora konusudur.

Hatırlıyorum, bizim küçüklüğümüzde köylerde ve mahallelerde, köyün yahut da mahallenin zenginin ya da köklü bir ilmi geleneğe sahip olan ailenin bir odası olurdu.Orada mutat olarak haftanın belli günlerinde özellikle yatsıdan sonra toplanılır, sohbet edilirdi. Ramazan aylarında bu daha ileri giderdi. Bazı kimseler ibadetle vakitlerini geçirirken bazıları ilmi sohbetlerde bulunurdu.

Kastettiğimiz anlamıyla “sivil ders halkaları” vazgeçemeyeceğimiz, ihmal edemeyeceğiz, kıyamete kadar devam etmek zorunda olan ilim halkalarıdır. Ancak bugün bizim “sivil eğitim” olarak yaptıklarımızın maksada hizmet edip etmediğini sorgulamamız gerekir. Bir dereceye kadar sivil eğitim çalışmalarımız olumludur. Ancak ıslah edilmesi gereken tarafları sabit bırakılması gereken taraflarıyla mukayese edildiğinde ıslah edilmesi gereken tarafların çok daha fazla olduğunu görürüz.

Eğitim, öğretimden farklıdır. Eğitim, öğretimin amelî ve ahlâkî hayata yansımasıdır, hatta onu şekillendirmesidir. İlim öğrenilir, ilim sahibi olunur ancak ilmin amele ve ahlâka dönüşmesi ayrı bir süreçtir. Dolayısıyla ayrı bir ihtimam ister, ayrı bir gayret gerekir.

Ders halkalarının daha verimli olması için evvela ilmi öğretecek olanı, ilmi öğrenecek olanı ve bunun için gereken zamanı iyi değerlendirmemiz gerekir.

Saydığımız bu üç önemli unsurun ifade yerindeyse matematiksel boyutlarını tespit etmemiz lazım. Mesela, ilmi öğrenecek kişinin yaşı, vakti, anlama kapasitesi onun matematiksel anlamda değerlendirilmesini ifade eder. İlmin ne kadarlık zaman zarfında ne kadarlık zaman periyodunda öğretileceği ilim halkalarının aritmetik verileridir. Ders halkalarımızı aritmetik boyutlarda değerlendirip, eğitime dönüşmesini istediğimiz bilgiyi çok sağlıklı bir şekilde ve ehemmiyet sırasına göre muhataplarına aktardığımız ölçüde verimli bir eğitim yapmış oluruz.

Maalesef Müslümanlar olarak bunların hiçbirisinin hesabını yapmıyoruz. Bunlar olmayınca “benim oğlum bina okur döner döner yine okur.” tekerlemesi vakıamızı anlatan söz oluyor. Ders halkasına yıllardır devam ettiği halde hala birinci sınıf programında olan kimselerin olduğunu biliyoruz. Günümüzde eğitimin ifade yerindeyse yoğunlaştırılmış besin hapları gibi olması lazımken, bu tarz şeylerin yaşanıyor olması ortada ciddi birtakım sorunların olduğunu gösteriyor.

Arapça yazılmış çok sayıdaki kıymetli eserleri Türkçeye kazandırmış bir mütercim olarak sizi tanıyoruz. Bununla birlikte yazmış olduğunuz ve bizlerinde çokça istifade ettiği ders haklarımızda okuduğumuz eserleriniz mevcut. Kitaplarınızı ne zaman yazdınız? O zamanki sosyal, siyasi şartlar ile bugünkü şartlar arasında değişiklik görüyor musunuz?

Çağı aşan hatta bütün çağları kuşatan bir hitap ve söylem sadece Allah’ın Kitabına mahsustur. Bunun dışındaki bütün yazılanların çağları aşan bu kuşatıcılığa sahip olduğunu söylememiz mümkün değildir. Yazılanlar, çağın şartları ve o zamanın muhataplarının durumu gibi sınırlandırmalarla kayıtlıdır. Ben öyle eskilerin tabiri ile muksirûn sayılacak bir müellif değilim. Fakat, bütün yazdıklarımı bir araya getirmiş olabilseydim mevcut telif eserlerim kadar daha kitap çıkabilirdi. Yazdıklarımın bir kısmının belki bir araya gelmesi gerekmez. İLEM’in İslâmcı dergiler çalışmasının altında benim vaktiyle yazdıklarım bir araya getirildi. Bunlar güzel çalışmalardır, büyük derlemelerdir.

O zaman için yazdıklarımız, o zamanın şartları içerisinde ya tartışmaya henüz yeni başladığımız ve yahut da ileride daha çok tartışılacağını düşündüğümüz meselelerdir. Mesela “İslâm Devlet Yapısı” isimli kitap çalışmamın yanında ilk İslâm devletini bütün boyutlarıyla ele alan bir kitap yazmak istemişimdir. Muhammed Hamidullah’ın başlattığı çizgiyi sürdürmek niyetindeydim. Evimde epey bunun malzemesi var fakat bunları kitaplaştırmak için bir türlü fırsat olmadı. İslâm Devlet Yapısı’nı 1978 yılında yazdım. Bu yıllarda yavaş yavaş tartışıldığını gördüğüm “nesh meselesi” üzerine kendime göre o zamanki şartlarımın içerisinde bir yazı kaleme aldım. Aynı şekilde uzunca makaleler ve araştırmalarım oldu. Hicret ve hicretin ahkâmı, daru’l-harp, daru’l-İslâm gibi birçok konunun tartışılabileceğini düşündük. 80’li yıllarda meal çalışması yaptım. Daha sonraları Müslümanların bir kısmının anlamakta ve anlatmakta zorlandığı bir kısmının ise yeterli boyutlarda anlayamadığı “Çağdaş Kavramlar ve Düşünceler” üzerine yazılar yazdık. Vaktiyle yayınlanan haftalık bir gazetede Kur’ânî-İslâmî kavramları irdeledik. Bu çerçevede laiklik, demokrasi, egemenlik meselelerini tartıştık. Bunların bir kısmı kitap haline getirildi, birkısmı makaleler halinde kaldı. Bazen tercüme çalışmalarımın gerektirdiği biyografik çalışmalar yaptım. Kurtubi tefsiri dolayısıyla Kurtubi’nin hayatı ve eserleri üzerine bir çalışma yaptım. Bu çalışmamın ilgili konularda yazılmış doktora tezlerinde referans olarak kullanıldığını biliyorum.

İmam Tahavi’nin Şerhu Meâni’l-Âsar’ını tercüme ederken mütevazi de olsa İmam Tahavi ile alakalı bir çalışmam oldu.

Özetle şunu söyleyeyim. İster kalemi elime aldığım zamanlarda olsun, ister tercüme yaptığım zamanlarda olsun, Müslümanların o şartlar içerisinde tartıştıkları veya tartışabilecekleri hususlarda ben de elimden geldiği kadar karınca kararınca bu tartışmalara ışık tutup yol gösterebilecek çalışmalar ortaya koymaya çalıştım.

Bu tartışma süreci devam ediyor mu?

Tartışma süreci hala devam edenler var. Haliyle yazdıklarımız, o zamanın şartları içerisindeki tartışmaların gerek havasından ve zemininden gerekse cereyan ettiği hakim atmosferden birtakım işaretler ve yansımalar taşımıştır. Haliyle bu yansımalar ve şartlar değiştiği zaman onların sebep olduğu değerlendirilmelerinde gözden geçirilmesi gerekir. İşin hakikati budur. Önemli olan insanın sabit olanı yani değişmez olanı ile değişebilir olanı tespit etmesidir.


İki fıkhî kaideyi hatırlatmak istiyorum. Birincisi; “Nassın vârid olduğu yerde ictihad olmaz.” kaidesidir. İkincisi;“İctihad ictihadla nesh olunmaz.” kaidesidir. Peki, ictihadın ictihadla nesh olunmaması ne demektir? Bu önceki ictihadın ebedi kalmayacağı anlamına gelir. Bir müctehidin yaptığı ictihadın yanında bir başka müctehid de başka bir ictihadda bulunabilir, demektir. İctihad kapısının açık olması da bu anlama gelmektedir. İctihad kapısını bir müctehid kendisine kapatamayacağı gibi, bir başkasına da kapatamaz. Çünkü ictihad kapısı dinin açtığı bir kapıdır.

Günümüzde insanlar ictihadı çok ürkütücü buldukları için röportaj öncesinde bahsettiğimiz yazımda müctehidden ziyade müceddide vurgu yapmaya çalıştım. Bize lazım olan tecdiddir gerçekten. Tecdidde esasen ictihad zemini üzerinde olmadan olmaz. Çünkü tecdid edebilmek için iki tane önemli ayağa ihtiyaç vardır: Çağı idrak etmek ve sağlam bir ilmi anlayışa sahip olmak. Sağlam bir ilmi anlayışla çağını idrak ettiği zaman ilim adamı, neyin eskidiğini neyin tecdid edilmesi gerektiğini, ne ile alakalı yeni şeylerin söylenmesi gerektiğini kavrar.

Herhangi bir kitabınızı bugün yazsaydınız hangi üslup ve tarzda yazardınız ve kitaplarda öncelik verdiğiniz hususlar neler olurdu?

“İman ve Tavır” isimli eserim belki birçok sebepten ötürü yer yer yanlış değerlendirmelere konu olmuştur. Yaptığım sohbetlerden ve konuşmalardan sonra anladım ki “İman ve Tavır” kitabımdan hareketle yanlış çıkarımlar yapanların, adeta tekfir için menfez bulduklarını zannedenlerin ortak tarafı, muhatap olduklarım için söylüyorum, kitabın mukaddimesini okumamış veya okumakla birlikte anlayamamış olmalarıdır. Bu kitabımın Giriş’inde ben dikkat edilmesi gereken hususlarla alakalı olarak kitabın genelinin adeta anlaşılması için çerçevelendirici birtakım ilkeler üzerinde durdum. Mesela “ehl-i kıble tekfir edilmez” gibi ilkeleri izah etmeye çalıştım. Eğer birisi, benim kitabıma dayanarak bir başkasını kafir ilan ettiğini söylüyorsa, bilmelidir ki ben kitabımda ehl-i kıble tekfir edilmez, diyorum. Halbu ki o ehl-i kıbleyi tekfir ediyor. Senin izahına göre bu kişi ehl-i kıble olmaktan çıkmıştır diyorsa ben kitabımda öyle bir şey demiyorum. Ehl-i kıble dışına çıkmak için çok önemli hususların vuku bulması lazım. Baştan itibaren evvela namazı inkar etmek lazım, kabul etmemek lazım veya namazı inkar manasına gelecek kat’î ahkâmı inkar etmesi lazım, kabul etmemesi lazım. Bunu farkında olmayarak değil bilinçle yapması lazım. Bu türden ilkeler mevcut. Onlara eklenecek belki daha başka ilkeler de vardır. Bu konuda İslâm alimleri, kelâmcılar, fukahâ çok ısrarlı ve çok ciddi çalışmalar yapmışlardır. Bu büyük çalışmaların belki özetinin özeti olacak şekilde kitabımda bu ilkelere yer vermeye çalıştım. Böyle bir kitap da ancak bu kadarına tahammül ederdi. Kitabımın mukaddime kısmında ortaya koymaya çalıştığım hususlar dikkate alınırsa, kanaatimce varılan birçok yanlış sonuç çıkartılmaz. Tüm bunlar beşer olmanın eksiklikleridir. Kaldı ki biz, niye insanlar yazdıklarımızı yanlış anlıyor diyemeyiz. Allah’ın Kitabı yanlış anlaşıldıktan sonra başkalarının kitabı nerde kaldı?

Yakın zamanda bizi bekleyen bir kitap çalışmanız var mı? Sakıncası yoksa bu konuda biraz detay verebilir misiniz?

Hadis ile alakalı derlemelerimiz vardı. Onları düzenleyerek yakın zamanda yayınlayabiliriz. Vaktim olursa daha az çalışmayla Müslümanların istifade edebileceğini düşündüğüm çalışmalar var.

Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim. Allah muvaffak etsin.

Röportaj: Ahmet Ali Yüksel