NİÇİN BİR NESİL YETİŞTİREMİYORUZ?

nicin bir nesil

Modernleşme sürecinde Osmanlı İmparatorluğu'nda geleneksel medrese sisteminden ayrı biçimd seküler eğitim kurumları ve yabancıların açmış olduğu okullar yaygınlaşmaya başlamıştır. Doğal olarak eğitimde farklı değerlere dayanan ikili bir yapı ortaya çıkmıştır.

Eğitimde meydana gelen bu dualistik yapı Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla ortadan kalkmamıştır. 1924 yılında çıkarılan Tevhid‑i Tedrisat Kanunu ile birlikte bütün eğitim kurumları Maarif Nezareti'ne bağlanmış ve eğitimde birlik sağlanmaya çalışılmıştır. Modernleşme iradesine bağlı olarak eğitim sistemi yeni baştan kurgulanmaya çalışılmıştır. Günümüz de hâlâ bu anlayış devam etmektedir.

Bu değişime neden ihtiyaç duyulmuştur? Söz konusu değişimin gerekçesini sadece medrese sisteminin muhteva açısından kendini yenileyip geliştirememesine bağlamak ciddi bir hata olur. Batı'da gündeme gelen fikir ve felsefe akımlarına bağlı bir değişim köklü bir dönüşümü beraberinde getireceği için söz konusu olan sadece basit bir duyarlılık meselesi değildi. Diğer bir deyişle medrese sistemi modern dünyadaki gelişmelere ayak uyduramadı demek modernleşme projesini anlamamak demektir. Modernleşmenin kapitalizmle, kapitalizmin emperyalizmle, emperyalizmin küreselleşme ile olan bağını mutlaka kurmak zorundayız. Fakat bu yazının asıl konusu bu değildir. Bu yazının amacı “Niçin bir nesil yetiştiremiyoruz?” sorusuna sosyolojik ve felsefi temeller üzerinde bir yanıt vermeye çalışmak olacaktır.

Eğitim, kısaca bir şahsiyet inşa etme sürecidir. Şahsiyet ise medeniyet kavramı ile birlikte düşünülmelidir. Medeniyet manevi değerlerin şahıslar üzerinde hayat bulmasıyla var olur. Bu anlamda şahsiyet ile medeniyet arasında sıkı bir bağ söz konusudur. İnsana şahsiyet kazandıran bir medeniyetin temel değerleridir. Medeniyet ise şahsiyet sahibi fertlerin bir arada olduğu yerde varlık bulur. Değer eksenli bir medeniyet bütün insanlığı kucaklayan ve farklılıkları bir arada tutan perspektife sahiptir. İnsanı zamana ve değişen koşullara rağmen medenî bir varlık olarak şekillendirir. Bunun için bir şey büyük önem arz etmektedir. “Sahip olduğunuz medeniyet müktesebatına inanmak ve dayanmak”. Kendi değerlerine güvenmeyen hiçbir topluma başkaları saygı göstermeyecektir. Bu açıdan bakıldığında “Bugün niçin bir nesil yetiştiremiyoruz?” sorusu daha kolay yanıtlanacaktır.

Bizim tarihî ve kültürel hayatımız, Batı uygarlığıyla karşılaşma nedeniyle 18. yüzyıldan itibaren ciddi bir kırılmaya uğramıştır. Bu kırılmanın temel nedeni modernleşmenin doğasında saklıdır. Modernleşme süreciyle birlikte Batı kültüründe maddi iktidar‑manevi otorite ve beden‑ruh bütünlüğü kaybolmuştur. Zaman içerisinde bu hastalık Müslüman toplumlara da sirayet etmeye başlamıştır. Yaşadığımız sorunların temelinde işte bu dualistik parçalanma yatmaktadır. Batı uygarlığı mutlak güç ve otorite üzerine kurulmuştur. Zaman içerisinde Batı uygarlığında din bir değer olma özelliğini yitirmiştir. Manevi değerlerden uzaklaşan maddi güç zulüm vasıtası hâline gelmeye başlamıştır. Nietzsche, bu durumu yani metafiziğin ölümünü “Tanrının ölümü” ile ilan etmiştir. Diğer taraftan Nietzsche'ye göre metafizik değerlerin ölümüyle birlikte mümkün olan tek değer nihilizmdir. Yani bu gidişin sonu kaçınılmaz olarak nihilizme çıkar. “Nihilizm kapıya dayandı. Bütün konukların bu en tekinsizi nereden geldi?” Ona göre nihilizm en üst değerlerin değersizleşmesidir. Nietzsche, moderniteyi, insanlığın köleleştirildiği bir çağ olarak görür. Bu nedenle insanı yeniden inşa etmenin yollarını arar. Modernleşmenin insanı çürüten, onun istek ve içgüdülerini tarumar eden bir olgu olarak görür. Çünkü modernleşmeyle birlikte insanlar makinelerin birer parçası oldular. Bu değişim Nietzsche'yi derinden etkiler. Bu durumu şu ifadelerle dile getirir; “Bu nesneleşmenin artırılması sayesinde toplumun makineleşmiş operasyonu içinde kölelik utancının erdeme dönüştürüleceğine kanılması, çok yazık! Artık insan olmanın değil, vida olmanın bir ederi olması, çok yazık.”1

Modernleşmenin temel parametrelerinden biri olan kapitalizmle birlikte sermaye biriktirme, tekelleşme ve sınıflar arası ayrışma hızla artmıştır. Manevi değerler ekonomik bir araç olarak ele alınırken kazanç için her yol mubah sayılmaya başlanmıştır. Günümüzde de hâlâ güç üzerinden egemenliğini sürdüren ve yine güç kullanarak eylemlerini meşrulaştırmaktadır. Diğer yandan kendi dışındaki toplumları ise çoğu zaman sadece kaba güce dayalı gayri meşru yöntemlerle kontrol altına almaya çalışmıştır. Bu nedenle Batı dünyası dışındaki bütün kültürler kökten bir dönüşüme zorlanmıştır.

Batı uygarlığı modernleşmeyle birlikte tüm kadim medeniyetlere karşı bir savaş başlatmıştır. Bu savaşta zayıf toplumları kolayca sindirmiş ve asimile etmiştir. Bazı toplumları ise dolaylı yollardan etkisi altına almıştır. Batı merkezli eğitim, ülkemizde de gerek şekil ve sistem gerekse muhteva bakımından ciddi bir eleştiriye tabi tutulmamıştır. Neredeyse hiç sorgulanmamıştır. Modern eğitim anlayışı, hemen herkesin kendini gözü kapalı geleceğini emanet ettiği bir sistem olarak varlığını devam ettirmektedir. Oysa modern eğitim hem şekil hem de üretmiş olduğu değerler açısından köklü geçmişe sahip toplumların tarihî ve kültürel dokularına uygun bilgi üretmemektedir. Bu açıdan modern eğitim kendi değerleri etrafında pozitivist düşünen seküler ahlâka sahip fertler yetiştirmektedir. Kendisini en üstün uygarlık merkezi ve üreticisi olarak gören modernite hariçteki bütün medeniyet ve tarihsel birikimi Auguste Comt'un felsefesinde belirttiği gibi tarihin çöplüğüne atmaktadır. Kendi dışındaki toplumların asla bilgi ve teknoloji üretme kabiliyetinin de olmadığına yönelik düşüncesini kibirli tavırlarıyla her fırsatta ortaya koymaktadır. Bugün dünyaya egemen olan bu zihniyet bizim gibi kendi medeniyet müktesebatına dayalı eğitim vermek isteyen toplumları ciddi boyutta tehdit etmektedir. Burada şu soruyu sormak gerekir: “Böyle bir dünyada kendi medeniyet değerlerine dayalı bir insan yetiştirmek nasıl mümkün olur?”

İnsan; ruh ve bedenden oluşan bir bütündür. Medeniyeti de insan ürünü bir yapı olarak maddi ve manevi unsurların bir bütünüdür. Bu bütünlük ve insicam, insanda ruh‑beden gibi düşünülmelidir. İnsan kendisini ne sadece bir beden ne de sadece bir ruh varlığı gibi algılar. İnsan hayatı boyunca hem bedensel hem de ruhsal tecrübeler yaşar. Zira o salt fiziksel dünyaya indirgenebilecek bir varlık değildir. Beden, ruhsal tecrübelerin kaynağı ve imkânıdır. Fakat bu iki gerçeklik birbirine indirgenemez. Böyle bir tavır insanı bir taraftan materyalizme diğer taraftan spiritüalizme götürür. İnsan, yalnız bedeniyle şimdi de var olan bir varlık değildir. İnsan bedeniyle şu anda varlığını sürdürürken ruhsal varoluşu ile sonsuzluğa uzanır. Fakat yazımızın başında da belirtmiş olduğumuz gibi modern toplumlar beden‑ruh bütünlüğünü kaybetmişlerdir. İşte insanoğlunu bu parçalanmışlıktan çıkarmadan sağlıklı biçimde eğitmek mümkün değildir. Dolayısıyla insanı eğitirken tek boyutlu düşünülmemelidir. Ruh ve bedenin birlikte olgunlaşması sağlanmalıdır. Medeniyet de insan gibi maddi ve manevi boyutlarıyla yani görünen ve görünmeyen unsurlarıyla vardır. Medeniyetin temeli insandaki ölümsüz cevher olan ruha karşılık gelen manevi değerleridir. Bu değerleri kaybetmek ya da ihmal etmek insanı sağlıklı biçimde eğitebilmeyi imkânsız kılar. Biliyoruz ki her medeniyet manevi değerlerin cisimleşmiş hâlidir. İnsanın ruhsal dünyasında tecrübe ettiği hâllerin esere dönüşmesidir. Dayanak olan metafizik unsurların, sanat, teknik, bilim, kültür gibi alanlarda insan eliyle somutlaştırılmasıdır. Bir şahsiyet inşa etmek ancak böyle bir toplumda imkân bulur. İnsanoğlunun kendisine bir şahsiyet verebilmesi, eşref‑i mahlûkat olarak hür ve değerli bir varlık olduğunun şuuruna ermesiyle mümkündür.

Hülâsa bir toplum eğitim anlayışında insanı eşref‑i mahlûkat olarak odak noktasına koymalıdır. Ancak böyle bir anlayış içerisinde insan kendi var oluş gayesini gerçekleştirebilir.

Yılmaz Albayrak


1 Nietzsche, Tan Kızıllığı, 2007, s.166.