MEDENİYET BÜLTENİNİN 47. SAYISI ÇIKTI

medeniyet bulteni 47.sayi

Kıymetli Medeniyet Okuyucuları,

Merhum Aliya İzzetbegoviç'in “Batı, hiçbir zaman medeni olmamıştır ve bugünkü refahı, devam edegelen sömürgeciliği; döktüğü kan, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur.” sözlerini söyleyeli yaklaşık elli yıl geçmiş bulunuyor. O günden bugüne bir şey değişmedi; biz yıllardır Batı'nın hiçbir zaman medeni olmadığını ve olamayacağını, aksine vahşet ve barbarlıkta sınır tanımaksızın emperyal emellerine kavuşmak için elinden gelen türlü hile, desise ve politikayı uyguladığını gözlemledik. Esasında bu, elli veya yüz yıllık bir hadise değil, Batı'nın karanlık tarihiyle yaşıttır. Başka bir ifadeyle bunlar, Batı'nın gen ve ahlak yapısında olan kronik vakalardır. Hâl böyledir, sonucun bu şekilde olması da bir dereceye kadar doğal karşılanabilir zira herkes tabiatının gereğini yapar.

Fakat unuttuğumuz bir şey vardır ki o da hayatın mücadele olduğu gerçeğidir. Âlemlerin Rabbi, hayatı Hak-Batıl mücadelesi üzerine kurmuştur. İman etmek bu mücadelede taraf olmaktır. Bazen yengi bazen yenilgi mukadderdir. Bunun için ebedî mutluluk veya ebedî mutsuzluk yoktur, hepsi de sınırlı ve sıra iledir. Gece ile gündüz gibi. Allah, günleri insanlar arasında evirip çevirir. Sünnetullah gereği mutluluk ve mutsuzluk, zafer ve mağlubiyet insanlar arasında daima el değiştirir. Bedir'e karşılık Uhud vardır, Uhud'a karşılık Hendek, Roma'ya karşılık Osmanlı, Osmanlı'ya karşılık Endülüs… Bu silsile devam edip gider kıyamete dek.

Batı'nın güç, imkân ve fırsatları bizimkinden çok daha fazladır; hayata bu güçle hükmetmenin rahatlığıyla dünya cennetini yaşıyor bugün Batı. Önceki asırlarda bizdik dünyaya adaletle hükmeden, imkân ve fırsatları Hak namına kullanan. Bugünse Batı. Fakat Batı, adaleti tesis etmiyor, Hak namına davranmıyor, sadece zulmünü ve kendi egemenliğini gayriinsani yöntemlerle kazımaya çalışıyor ruhlara, bedenlere, coğrafyalara.

Amerika ve Avrupa'nın bugün farklı coğrafyalarda yapmaya çalıştığı şey en temelde budur. Yeni Zelanda'da 51 Müslüman'ın hunharca katledilmesi, katilin silahına nakşedilen sözler, saldırı öncesi yayımlanan manifesto, Venezüella'da oynanan oyunlar, Golan Tepelerinin İsrail'e peşkeş çekilmesi, Suriye, Mısır, Irak, Filistin, Kudüs olayları, PKK, PYD, KCK ve FETÖ gibi örgütler, kimi siyasi, iktisadi ve fikrî oluşumlar; hep bu Batı hegemonyasının uzak veya yakın izdüşümleri olarak görülmelidir. Birbiriyle ilgisiz gibi görünen bu hadiseler büyük resmin dağınık parçalarıdır. Tarihî tecrübelerden yararlanarak ve akli süzgeçten geçirerek bakıldığında bu resim ayan beyan görülecektir.

Ne demeye çalışıyoruz? Şunu: Müslümanlar hayatı Kur’ân ufkuyla kavramak zorundadır. “Ey iman edenler, iman ediniz.” buyruğu gereği ve Aliya'nın da o nefis ifadesinden mülhem, Müslümanların İslâmlaşması gerekir. İslâmlaşması, inanması ve mücadele etmesi… İslâm dünyası; fikren, amelen, siyaseten, iktisaden kendine gelmeli, fıtratına dönmelidir. Saadet Asrı yıllar öncesinde nasıl ve hangi yollarla inşa olunduysa bugün de insanlık aynı yol ve yöntemlerle inşa olunacaktır. M. Beşir Eryarsoy Hoca'nın yazısından iktibasla İmam Malik'in sözlerini bir kez daha hatırlamak lazımdır: “Bu ümmetin başı neyle ıslah olmuşsa sonrakileri de onunla ıslah olacaktır.” Çıkış yolu budur, başka da yol yoktur.

Onun içindir ki çağrımız Kur’ân'a olacaktır. İzzet ve kurtuluş yolu budur. Tek başına ne bir ideoloji ne bir siyasi akım ne de bir kurum veya kuruluş mutlak kurtuluş yolunu gösterebilir, her şeyin ve hepsinin üzerinde ancak tek bir hakikat vardır, o da Allah'ın bizlere sapasağlam tutunun diye gönderdiği Kur’ân. Bu öyle bir kitaptır ki kendisine samimiyetle yaklaşan herkese doğru yolu gösterir. İslâm coğrafyasına da Frenk diyarlarına da; Can'a da John'a da…

M. Beşir Eryarsoy Hoca'nın “Ataletimizin Sebepleri”ni irdelediği yazısı ile Medeniyet Vakfı Başkanı Ömer Küçükağa Hoca'nın “Kur’ân'a Çağrı” isimli konferansında söylediği cümleler; aynı hakikatin, aynı derdin farklı dil ve üsluplarda dile getirilmesinden ibarettir. Her iki metin de saf, duru ve berrak bir zihnin yansıması olarak dolaysız, iğvasız ve tasannu kaygısı gözetilmeksizin işaret edilen çıkış yollarıdır. Her iki yazar da bize ataleti terk edip Allah'ın kitabına ve Resul'ün sünnetine sarılmamızı salık vermektedir.

İNSAMER'de Orta Doğu Araştırmacısı Riad Domezeti ile Medeniyet Vakfı adına Yemen'e gıda dağıtımı için giden İbrahim Halil Çağlayan da dikkatlerimizi Yemen'e çekiyor. Yemen'in önemi, stratejik konumunun tarih boyunca ülkenin başına neler getirdiği, halkın acıları, Türkiye'ye olan muhabbetleri, Batı'nın ikiyüzlülüğü, emperyalizmin kirli oyunları, bu iki yazı birlikte okununca daha iyi anlaşılacaktır.

Suriye'de yüz binlerce kişinin hayatını kaybettiği, milyonlarca kişinin mülteci konumuna düştüğü ve yerinden edildiği iç savaş sekizinci yılını geride bıraktı. Suriye'de yaşanan zulümleri, kadınlara yapılan akıl almaz işkenceleri kamuoyuna duyurmak için bir grup gönüllü tarafından kaleme alınan “Vicdan Hareketi: Çünkü İnsanız” başlıklı yazı, dokuzuncu yılına giren Suriye savaşının vicdanlarda açtığı onulmaz yaraları, sele dönüşen gözyaşlarını, acıları, elemleri, vahşetleri gözler önüne sermektedir.

Eğitimci Ramazan Karaçıray'ın Maarif Derneği Genel Sekreteri Abdulahad Abdurahman ile yaptığı başarılı röportaj da Doğu Türkistan'da yaşanan envaiçeşit zulmü anlatıyor bizlere.

Nasır Demir'in “Yeryüzüne İniş ve Şuur” başlıklı güzel yazısı insanın hayat serüvenini ve hayata nasıl bakılması gerektiğini; varlık, zaman, mekân ve tarih şuuruna ermenin mecburiyet olduğunu ifade ediyor.

Kendisini geçtiğimiz aylarda ebedi âleme uğurladığımız Eğitimci-Yazar Mahmut Balcı'yı, iki güzel yazıyla ve de rahmetle anıyoruz. Merhum Balcı, eğitim camiasının azimli ve gayretli bir ferdiydi. Dur durak bilmez gayreti, dert, dava ve aşk tutkunluğu herkese örnek olacak nitelikteydi. Kendisiyle en son Metin Balkanlıoğlu Hoca'nın vefatında Fatih Camii avlusunda karşılaşmıştık. Hacca gidecekti. Hem sevinçli hem dertliydi. Muhakkak görüşüp konuşalım temennileriyle ayrılmıştık birbirimizden. Kadere bakınız ki bir daha görüşemedik; son haberini de yine camide ve bir cuma vaazında verdi merhum. Sonra da Hakiki Dost'a gitti. “Yaşadığı gibi öldü.” Mekânı cennet olsun. Mahdumu Muhammed Furkan Balcı'ya ve dostu Yusuf Mir’at'a teşekkür ediyoruz güzel yazıları için.

Eğitimci-Yazar Mehmet Üzmez, vefatı vesilesiyle bir ilim adamını, Prof. Dr. Kemal Karpat'ı yâd ediyor biyografik yazısında. “Âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir.” düsturunu da hatırlatarak. Hocayı rahmetle anıyoruz.

Eğitimci-Yazar İsmail Demirbaş, tanıklıklarından yola çıkarak kara 28 Şubat'tan kanlı 15 Temmuz'a uzanan o meşum zulüm günlerini anlatıyor bizlere, akıcı üslubuyla.

Hayriye Bican'ın toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine dile getirdiği hususlar gerçekten çok önemli. Yazar, cinsiyet eşitliğinin fıtrata müdahale anlamına geldiğini belirterek bu tür sapkın düşüncelerin toplumda fitne ve kaos yaratacağını vurguluyor.

İdris Gökalp ve Zuhal Güney'in eğitim, çocuk, aile eksenli yazıları bu meseleler üzerine daha çok titrememiz gerektiğini söylüyor bizlere.

Taşkın Önel'in Mısır şehitlerini anlattığı kısa yazısı duygu yüklü. Önel'in şairane bir üslupla kaleme aldığı yazı ile Şehit Ahmed el-Decvi'nin babasına yazdığı mektup birbirini tamamlar niteliktedir.

İklima Nur Enes ve Nazlı Öz Hanımlar aramıza yeni katılan genç kalemler. Kendilerini önümüzdeki sayılarda da aramızda görmekten mutluluk duyarız.

Bir sonraki sayıda görüşmek dileğiyle…

İndirmek İçin Tıklayınız

medeniyet bulteni 47.sayi 1