MEDENİYET BÜLTENİNİN 45. SAYISI ÇIKTI

medeniyet bulteni 45.sayi

Kıymetli Medeniyet Okuyucuları,

Yeni bir sayıyla tekrar huzurlarınızdayız. Dosya konumuz, eğitim. Millet olarak en önemli sorunumuzun eğitim olduğu yediden yetmişe herkesçe malum.

Ne var ki söz konusu eğitim olduğunda herkes mühendisliğe soyunuyor, bilen de bilmeyen de konuşuyor. Yazılı ve görsel basında, sosyal medyada eğitim üzerine çarşaf çarşaf yazılar yazılıyor, uzun uzun nutuklar atılıyor. Esasında “çok konuşmak, gelişigüzel konuşmak, her konuda malumatfuruşluk yaparak konuşmak, aklî ve ruhî dengesizliğe işaret eden bir hastalık.” Ama kimse hastalığının farkında bile değil. Bu hâlin kendisi bile başlı başına ciddi bir eğitim sorunu olarak irdelenmeye değer doğrusu.

Öteden beri bir maarif davamız var bizim. Bir asırdır kronik bir vaka hâline gelen hatta kangrene dönüşen bir dava. “Eğitim öğretime katkı ve yeni ufuklar” adı altında millet, kültür ve medeniyete dair ileri sürülen tez ve iddiaların, ülke gerçekliğine uymayan kombinezonların hiçbirinin faydası olmadı insanımıza. Batı'dan aşırılmış yabancı düşünce ve ödünç kavramlarla “millî (!) eğitim uyarlaması yapan; özüne, toplumuna, medeniyetine yabancılaşmış, mankurt zihniyetli garpzedelerin hiçbiri sadra şifa olamadı bunca zamandır. Ve eğitim yapboz tahtasına döndü müstağrip kafalı bu insanların elinde.

Eğitim felsefemiz (varsa) gözden geçirilmeli, her şey sil baştan yeniden inşa edilmelidir. Anaokulundan üniversiteye kadar eğitim, fıtrata uygun ve medeniyet değerlerimizle barışık hâle getirilmedikçe millet ve devlet olarak düze çıkmamız mümkün değildir. Nedense illa da eğitim söz konusu olduğunda fıtrattan kaçılıyor, ondan bahsedenimiz hiç olmuyor.

Bir asırdır bu topluma dikte/dikta edilen eğitim sistemi, toplumu ıslah edemediyse bu sistem sorgulanmalı değil midir sizce de? Toplumun en hırsızı, en canisi, en haini, en zalimi, en yalancısı, en kibirlisi eğitimli, üniversiteli insanlardan çıkıyorsa sözün bittiği yere gelmiş olmuyor muyuz? Erkeğinden kadınına, büyüğünden küçüğüne, mekteplisinden alaylısına toplumun her kesiminde travmalar yaşanıyorsa, depresyonlar artıyorsa ve aileler paramparça oluyorsa burada bir sorun yok mudur?

Hayâ, edep, iffet unutulmuş vaziyette. Kibir, bencillik ve ahlâkî yozlaşmalar hat safhada. Değerler ayaklar altında. Kutsallar alay konusu. Adalet nizamı yerle bir. Bencilliğin adı özgürlüğe, sekülarizmin adı entelektüalizme çıkmış. Hile, desise ve aldatmalar zekâyla ödüllendirilmiş… Suç kimde? İnsan öğüten eğitim sisteminin cenderesinde bir şekle giren okumuş/eğitimli/bilgili modern cahillerde mi, yoksa eğitilmemiş ama öyle veya böyle saflığını, benliğini korumayı başarmış eğitimsiz (!) kimselerde mi?

Talim ve terbiyeyi, ilim ve irfanı eğitime indirgeyen zihniyet de çok iyi bilir ki eğitim sadece bilgi verme işi değildir; eğitimde en önemli unsur örnek olmak, model oluşturmaktır.

Ne yazık ki Türk eğitim sistemimiz yerli dinamiklerden uzaktır. Karanlık eller tarafından temeline yıllar önce adeta dinamit döşenmiştir. Bunun en büyük kanıtlarından biri 27 Aralık 1949'da ABD ile imzalanan Fulbright Antlaşması'dır. ABD'nin, yaptığı maddi yardımlara karşılık Türk eğitim sistemini yeniden dizayn etme ve eğitim sistemimizi dolayısıyla eğitimcilerimizi, bürokrat ve devlet adamlarımızı, insanımızı, aklımızı, beynimizi esir alma girişimi olan bu antlaşma esasında modern ABD sömürüsünün bir başka adı olarak okunmalıdır. Fulbright Antlaşması, Amerikalı John Fulbright isimli senatör tarafından oluşturulmuş bir eğitim projesidir. Kim onay vermiş bu projeye? Dönemin reis-i cumhuru İsmet İnönü. Ne karşılığında? 152,5 milyon dolarlık Marshall yardımı karşılığında!

Usta yazar Mehmet Cemal Çiftçigüzeli'nin engin tecrübesiyle kaleme aldığı “Oyun Kurucular: İngiltere ve ABD yahut Bankerler” başlıklı yazısı sözünü ettiğimiz Fulbright Antlaşması'ndan çok da bağımsız değildir aslında. Biri kirli tezgâhın eğitim boyutuna dikkat çekiyor, diğeri ekonomi boyutuna. M. Beşir Eryarsoy Hoca, ümmet olarak “Ataletimizin Sebepleri”ni irdeliyor yazısında. Can alıcı bir konu ve güncel. İçinde bulunduğumuz hâli özetler mahiyette. Bekir Sağlam Hoca, şiirsel üslubuyla bizleri yine Asr-ı Saadet'e götürüyor. Hz. Ebuzer el Gıfari ile birlikte Hz. Peygamber'in manevi ikliminde soluklandırıyor. Bu sayıda aramıza yeni katılan ilahiyatçı yazar Mehmet Erel de günümüz modernist/reformist düşünce akımlarının ümmeti nasıl zehirlediğinden söz açarak bizleri sahih İslâm'a, Kur’ân ve Sünnet yoluna davet ediyor. Kütahya'nın ileri gelen entelektüel yazarlarından Mustafa Önsay'ın kaleme aldığı nitelikli yazı da çok önemli bir konuya işaret ediyor: Sivil toplum ve devlet anlayışımızdaki kırılmalar. Üzerinde düşünmeye değer bir konu.

“İmkân” makalesiyle aramıza ilk kez katılan Erdem Akkoç da bir çözüm, bir çıkış, bir özne arıyor insanlık için. Değerli yazarımız, Asr ı Saadet'ten günümüze kısa bir panorama çizerek imkânları zorlamaya çalışıyor. Kendilerini aramızda daha sık görmeyi arzu ediyoruz. Eğitim konulu dosyamızda ismi bulunan M. Beşir Eryarsoy, Hasan Yıldız, Hayriye Bican, Gülşen Özer, İdris Gökalp, M. Fethi Ceylan ve Şükür Muhacir eğitime dair çok önemli hususların altını çiziyorlar. Her birine ayrı ayrı teşekkür ediyoruz. Uzun bir aradan sonra kendilerini yeniden aramızda görmekten çok mutlu olduğumuz akademisyen yazar Ali Erdem Salihoğlu'nun “Yaman Çelişkiler”i esasında hepimizi yaralayan, sarsan, rahatsız eden bir yazı. Bu tür yazılara çok ihtiyacımızın olduğu kesin. Akademik unvanın en üst basamağına gelmiş hocamızın bu tür yazılarını daha sık görmek istiyoruz. Edebiyat öğretmeni Resul Alan da gelecek vaat eden yetenekli bir kalem. Akademik yolun henüz başında sayılır ama zihnî donanımı oldukça iyi. Çok yönlü kişiliğiyle ve titiz okumalarıyla hocamızın nice başarılı çalışmalara imza atacağından şüphemiz yoktur. “Kapitalizm ve tüketen insan” üzerine yaptığı tespitler bunu göstermektedir. Vahdetin Kayğan'ın İslâm coğrafyaları ile ilgili kaleme aldığı yazılar öteden beri hepimizin yakından tanıdığı yazılar. Kendilerinden çokça istifade ettiğimizi bir kez de bu satırlar aracılığıyla belirtmek isteriz. Gezi gözlem sonucu yazılmış bu yazıların en kısa zamanda bir kitap hâline getirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Zira İslâm coğrafyalarına dair çok önemli bir boşluğu dolduracağına inancımız tamdır.

Ömer Küçükağa Hocamız ile yaptığımız nehir söyleşiler dergimizin artık değişmez yazılarından biri. Sizlerden aldığımız geri bildirimlerden de anlaşılıyor ki bu söyleşiler çok seviliyor ve ilgiyle takip ediliyor. Şunu da belirtmeliyiz ki Hoca'nın konuşması gibi kalemi de çok özgün. Yarım asrı bulan yazarlık faaliyeti bunun açık bir ispatı. Kendilerini yazılarıyla da misafir etmek istediğimizi bir kez daha yineleyelim.

Hatice Afra Ceylan, çiçeği burnunda bir hanım yazarımız. Babası M. Fethi Ceylan gibi tıp doktoru olmayı değil ilahiyatçı bir ilim kadını olmayı tercih etmiş. İyi de etmiş. Tercih etmeseymiş belki de biz o güzel anlatımından mahrum kalacak ve yazdıklarını okuyamayacaktık.

Son yazımız Mustafa Gülali'ye ait. Yazı, bir kitap incelemesi. Yazar, özgün bir kitabın satırlarından yola çıkarak şehir ve medeniyet kavramlarını Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar'ın penceresinden okuyup anlamlandırmaya çalışıyor. Bir sonraki sayıda görüşmek dileğiyle…

medeniyet bulteni 45