İSİMLER, KİMLİK VE TEMSİL

isimler kimlik ve temsil

“Allah Âdem'e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere arz edip ‘Eğer siz sözünüzde sadık iseniz şunların isimlerini bana bildirin.’ dedi.”1

İsimlerin insanlar üzerinde olumlu ve olumsuz etkiler bıraktığı inkâr edilmez bir gerçektir. Hepimizin zihninde tarihî süreç içinde menfi veya müspet mana kazanan, pozitif veya negatif etki bırakan isim ve kavramlar vardır. Bu isimlerin muhataplar üzerinde etkileri olduğu gibi bizzat kişinin kendisi üzerinde de tesirleri müşahede edilmektedir.

Bir makale ve haber için seçilen başlıktan, film ve dizilere verilen isimlere, küçük bir yer isminden, ülke ve kıtalara, gün ve ay isimlerinden, güneş ve yıldızlara kadar, somut veya soyut nesnelere verilen her bir ismin arkasında dağarcığımıza yerleştirilmek istenen bir inanç, bir düşünce veya bir amaç vardır.

Mesela bizim “hafta sonu” veya “tatil” diye adlandırdığımız günlere İngilizcede kutsal gün anlamına gelen “Holiday” isminin verilmesi bir inancın ifadesidir. Bizim “pazar” olarak isimlendirdiğimiz güne güneş günü anlamında “Sunday” denilmesi de rastgele bir isimlendirme değildir. Bize “tatil” olarak kabul ettirilen günlerin aslında Yahudi ve Hristiyanlar için ibadet günleri olduğu anlaşılmaktadır.

Basit bir ticari işletmeden uluslararası bir kuruluşa kadar bu isimlendirmenin önemini fark eden herkes kendisine uygun bir isim bulmak ve bu isimle meşhur olmak ister. Mesela tatlıcılar, geçmişte kalitesiyle insanların zihinlerinde olumlu bir algı bıraktığı anlaşılan ve genellikle “oğlu” ile biten hem tecrübeyi hem de güveni çağrıştıran bir isim kullanmayı tercih ederken giyim mağazaları güvenle birlikte kalite, moda gibi şeyleri çağrıştıran isimler koyarak müşterinin zihninde iyi bir yer edinmeye çalışır.

İsimlerin istismar edildiğine dair de pek çok örnek vardır: Mesela bir zamanlar belki kasıtsız ve hatta iyi niyetle ticarethaneler için “İslâm”, “tevhit”, “cihat” ve “hicret” gibi, işle mütenasip olmayan İslâmî kavramlar kullanılarak bazı değerlerin yıpratıldığına da şahit olduk. Filistin'de bulunduğum sırada Cenin Mülteci Kampı'nda sektöre uygun olmasa da bulunduğu yere yakışan “direniş elektrikçisi” ismini görmek, isimler üzerinden mesaj verme, algı oluşturma veya en basitinden kendi rengini verme düşünce ve çabasının küresel bir olgu olduğunu göstermesi bakımından önemliydi.

İnsanların zihinlerine kolaylıkla işlemek ve zihinlerde çabuk bir şekilde yer almak, geniş halk kitleleri tarafından bilinmek ve meşhur olmak isteyen sanatçı ve siyasetçilerin de isimlerin insanlar üzerindeki olumlu etkisinden yararlanmak için buna müracaat ettiklerini görürüz. Burada çoğu kez fikir, siyaset, şahsiyet değil adeta “isimler”, o isimlerin arkasındaki mana ve mefhumlar, işaret, algı ve şiarlar yarışır.

Bir topluluk ve oluşum için yapılan isimlendirmeler de böyledir. Vakfımıza “medeniyet” ismini vermemiz de rastgele yapılan bir tercih değildir. İsmin teklif edilmesi esnasında bu ismin insanların zihinlerinde işgal ettiği yer, olumlu ve olumsuz yanları tartışılmış ve neticesinde “Medeniyet” ismi uygun görülmüştür.

Bir ismin dünya çapında bir “marka” hâline getirilmesi için tonlarca para harcandığını biliyoruz. Ticarette marka olmanın somut bir bedeli olduğu gibi sosyal hayatta da insanlar nazarında iyi bir örnek olmanın bedeli vardır.

Başkalarının bizi nasıl bilip tanımladığı önemlidir, ancak daha önemli olan bizim kendimizi nasıl ve neye göre, hangi norm ve kıstası esas alarak tarif ettiğimiz, hangi ismi verdiğimiz hangi kimlikle tanınmak istediğimizdir. Kendimizi tarif ettiğimiz kimlikle tanınmak için çaba sarf etmek de yukarıda izah edildiği gibi ayrıca önem arz etmektedir.

Kendimize verdiğimiz isimle, onun mana ve mefhumuyla tanınmak için önce amel ve icraatımızla yani yaşayarak başkasının bizi bu isimle anmalarına gayret etmemiz, sonra sözlerimizle buna destek olmamız gerekir. Sadece sözle bir kimlik ispatı, inandırıcı ve etkili olmaz.

Müslümanlar olarak öldükten sonra, “nasıl bilirdiniz?” sorusunun konusu olmadan önce de din‑i Mübin‑i İslâm'ın birer mensubu olarak sadece Allah'ın bize verdiği isim olan “Müslüman” isim ve kimliğiyle tanınmak ve bilinmek isteriz. Başkaları da kendilerini başka isim ve kimliklerle tarif edebilir, tarif ettikleri şekilde de tanınmayı isteyebilirler, bu bir tercih meselesidir.

Bizi tarif eden, hemcinslerimizden ayıran başka isim ve kimliklerimiz de vardır elbette; birileri bize mensubu olduğumuz etnik kökene veya yaşadığımız coğrafya, bölge, ülke, şehir, kasaba ve köye nispet ederek isimler verebilir. Taklit ettiğimiz fıkhi mezhebe göre hatta tuttuğumuz takıma, gittiğimiz camiye, üye olduğumuz vakıf, dernek ve partiye, icra ettiğimiz mesleğe, sergilediğimiz karakter ve davranışa, sahip olduğumuz renk, şekil ve şemaile göre de tasnif edip isimler takabilirler.

İnsanın bir cihetini tarif eden, bir vasfını öne çıkaran, alameti farika olarak diğerlerinden ayıran bütün bu isimlendirmelerin bir karşılığı da olabilir. Ancak kanaatimce hiçbiri insanın bütününü tarif eden, kimliğini teşkil eden doğru bir tanım olamazlar.

Türkiye'de çok yakın tarihlere kadar, insanların kendilerini sağcı veya solcu olarak tanımlamaları adeta bir zorunluluk kabul ediliyordu. Bugün sağcı, solcu, sosyalist, komünist, gibi nitelendirmeler nispeten tedavülden kalkmış görünüyor. Liberal, demokrat, sosyal demokrat, Kemalist, muhafazakâr vs. kavramlar hâlen bir siyasî eğilimi veya bir dünya görüşünü ifade etmek için kullanılmaya devam edilse de zamanı geldiğinde bunlar da diğer beşerî öğreti ve düzenler gibi tarih mezarlığı içindeki yerlerini alacaklardır. Kıyamete kadar hayatiyetini sürdürecek olan yegâne öğreti ve nizam ise sadece İslâm olacaktır.

Mesela bazı kesimler “Türk” kelimesinin bir etnik unsuru değil, Müslüman kimliği tarif ettiğine dair delil olarak Batılıların Türk kelimesini bu manada kullanmalarını örnek gösterirler. Yani zımnen bizim kendimizi nasıl tarif ettiğimiz değil, Batılıların bizi nasıl tarif ettiği esas kabul edilir. Batılıların Türk kelimesini Müslüman manasında kullandıkları doğrudur. Bosna Savaşı'nda Sırpların Boşnak Müslüman kardeşlerimizi katlederken “Türk öldürdük.” dediklerini biliyoruz. Türk kelimesinin bir etnik köken ve bir ırktan öte bir şeyi ifade ettiği kabul edilse bile “Müslüman” yerine “Türk” kelimesini kullanmak bizi yanlış bir mecraya götürür. Buradan bir çıkarım yapmak gerekirse o da ancak Türklerin Müslümanlığı iyi bir şekilde temsil ettiği sonucu çıkarılabilir.

Taşıdığımız ismin toplum nazarında olumlu bir mana kazanması, geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesi ve deyim yerinde ise güvenilir ve itibarlı bir marka hâline gelmesi söz ve fiillerimizin uyumlu olmasına, ilkeli ve tutarlı icraatımıza, istikrarlı pratiğimize, kısaca onu iyi bir şekilde temsil etmemize bağlıdır.

Günümüzde Müslümanlar olarak “Müslüman” ismine yakışır ve onu hak eden bir davranış sergileyemediğimiz, İslâm'ı temsil eden iyi bir örnek olamadığımız için dünyada “Müslüman” ismine itibar kaybettiriyoruz.

Ne yazık ki bugün dünyada hak ve adalet mevzubahis olduğunda akla “Müslümanlar” gelmiyor. Her cuma hutbesinin sonunda tekrarlanan “Şüphesiz ki, Allah adaleti emreder.”2 ayeti sanki bize hitap etmiyor gibi. “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun.”3 ayetinin işaret ettiği yüksek adalet anlayışından çok uzaklardayız. Allah'ın Resulü “Aldatan bizden değildir.4 buyurduğu hâlde Müslüman görünümü ile halkı aldatan, haklının değil menfaatin yanında yer alan sahte Müslüman tipler, Müslüman topluluklar, kurumlar, cemaatler, partiler, devletler, ismin hakkını vermeyen hatta ismi istismar eden zihniyetler Müslüman kimliğine en büyük zararı vermişlerdir. Yakın zamanda Afganistan, Suriye ve Irak'ta şahit olduğumuz kötü örnekler maalesef “İslâm devleti” ismini de zedelemiştir.

Hz. Peygamber Müslüman'ı tarif ederken “namaz kılan, oruç tutan, hacca giden, zekât veren” demiyor da “Müslüman; diğer Müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.”5 buyuruyor. Doğru ve güvenilir olarak tanınması gereken Müslüman kimliğine en büyük darbeyi kırk yıl Müslüman bir cemaat gibi davranıp insanları aldatan zihniyet vurmuştur. Hedefe ulaşmak için insanları aldatarak mesafe aldığını zanneden Müslümanların sebep olduğu tahribat daha büyük olmuştur. Görünüşte ve kısa vadede kayıp gibi görünse de “Müslüman yalan söylemez ve aldatmaz.” ilkesini hayatımızla dünyaya kabul ettirebilirsek bundan daha büyük bir kazanç olamaz.

Birileri İslâm düşmanlarının, Müslümanları olduğundan başka gösterdiğini veya göstermek istediğini söyleyebilir haklı olarak. Ancak bu, ilk peygamberden son peygambere kadar düşman veya ötekinin, hakikatin diğer insanlar tarafından bilinip kabul edilmesini önlemek, gerçeğin üzerini örtmek (küfür) için her zaman başvurdukları bir yöntemdir. Onlara kızmak yerine hakikati iyi bir şekilde temsil edersek onların bu çabaları boşa gider veya etkisiz kalır. Dolayısıyla önce iyi örnekler olmamız sonra da iyi temsili kötü göstermeye çalışanlarla mücadele etmemiz gerekir.

İslâm'la savaşanların, “terör” kelimesiyle “İslâm” kelimesini yan yana getirerek açıkça “İslâmî terör” ifadelerini kullanmaları bu yöntemin açık bir örneğidir. Böylece bir taraftan Müslümanlarla savaşmayı meşrulaştırmaya çalışırken diğer taraftan yanlış bir algı oluşturarak kitleler nazarında “İslâm” kelimesini itibarsızlaştırmayı amaçlamaktadırlar

Eskiler, olmamış bir şeyi olmuş gibi uydurup halk arasında yaymanın yol açtığı tahribatın boyutunu veciz bir şekilde ifade etmek için “Şüyuu vukuundan beter.” derlerdi. Yalan haberin saniyeler içinde sosyal paylaşım ağları vasıtasıyla bir silah gibi milyonların zihinlerine zerk edilebildiği gümümüzde, söz ve fiillerimizle kendimizi doğru ifade etmenin zorluğu kadar önemini de bize göstermektedir.

Ramazan Tuğ

1 Bakara, 31.

2 Nahl, 90.

3 Nisa, 4.

4 Müslim, “İman”, 164.

5 Buhari, “Bedü'l‑vahy”, 4.

tefsir dersleri

Yazanlarımız