DEİZM VE SEKÜLERİZM ARASINDA GENÇLİK

deizm ve sekulerizm

Deizm ve sekülerizm özellikle Aydınlanma sonrası yaygınlık kazanmıştır. Bu iki kavramın özü, Tanrı'nın doğaya ve insan ilişkilerine müdahale etmeyeceği/edemeyeceğidir. Deistler, ateistlerden farklı olarak Tanrı'yı yaratıcı olarak görmekle birlikte, onun evrene müdahil olmasını kabul etmezler. Bunu teosantrik (Tanrı merkezli) dünya görüşüne karşı yumuşak bir karşı çıkış yolu olarak görebiliriz. Deizm de bir tür ateizmdir. Evrene müdahil olmayan bir Tanrı, insanı terk etmiş bir Tanrı'dır.

Sekülerizm (dünyevileşme) ise temelde dünyevi alanın dinî alan dışında, laik bir karakter gösterdiği ve bunun kendi kuralları tarafından idare edilmesi gerektiği düşüncesidir. Sekülerizm de bir tür deizmdir. Tanrı'nın dünya hayatına müdahil olmasına karşı çıkar. Bunun yerine doğa ve insan düzenine doğal yasaların egemen olması gerektiğini savunur. Sekülerizme göre kurallar dünyevî olmalıdır ve bu kurallar dinsel bir kaynağa referans göstermemelidir. Fakat dinsel bir kaynağı referans olarak görmek istemeyen sekülerizm kendi doktrin ve felsefî dizgesini de bir tür dogma hâline dönüştürür. Yani dini dünyadan uzak tutmanın kendisi, bir din dışı dogmadır. Bu da bize modern toplumun da kendine ait dogmaları olduğunu gösterir.

İnsan, Tanrı'yı neden yeryüzünden kovmaya çalışmaktadır? Bunun en kolay yanıtı; ‘kendi keyfiyetini egemen kılmak için’ olarak verilebilir. ‘Kendi kanunlarını doğaya dikte eden’ insan için artık uyulması, dikkat edilmesi gereken tanrısal bir dizgeye ihtiyaç yoktur. Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna insan karar verecektir. Bu, insanın kendi aklına ve bilimin yanılmazlığına duyduğu sonsuz özgüvenin sonucudur. Orta Çağ ‘teosophia’ (Tanrı sevgisi) düzeninin yerine ‘homosophia’ (insan sevgisi) geçmiştir. İnsanın, Tanrı'dan rol çalarak yaratmaya çalıştığı dünya nasıl sonuçlandı? Bunun sonuçlarını bugün de açıklıkla görebiliyoruz. Son iki asırda dünya hiç olmadığı kadar büyük mezalimlerle karşı karşıya kaldı. Yüz milyonlarca insan savaşlarda can verdi. Milyonlarca insan köleleştirildi. İnsanlar yurtlarından sürüldü, kültürel varlıklar tahrip edildi. Soykırım, katliam, vandallık her yerde aleni hâle geldi. Yani dünyanın yeni efendisi olan insan, çuvalladı. Aklın, metafizik bir bağlamı olmadan, kendi başına bırakın daha iyi bir dünyayı, ortalama bir dünya bile inşa edemeyeceği ortaya çıktı. Adalet, salt insana bırakılınca ortaya çıkan durum, sadece zulüm oldu.

Batı dünyasının kendi içinde yaşamış olduğu sekülerizm ve deizm hastalığı Müslümanları da etkiledi. Bunun nedenlerini; küreselleşme, medyanın artan gücü, iletişim ve ulaşım olanaklarının gelişmesi ve Batılı epistemenin dünya üzerindeki egemen durumunda aramak gerekir. İslâm, insan hayatını bölünmez bir bütün olarak görmüştür. İslâm, insan hayatının her anını belirli ilke ve kurallara bağlamıştır. Yani Müslüman'ın hayatında profan (tanrısız) bir an yoktur. Fakat gel gör ki bugün yaşadığımız durum Müslüman hayatını kompartımanlara bölmüştür. Bu kompartımanlarda farklı eylemler gösteren bir Müslüman ortaya çıkmıştır. Sözgelimi evinde Müslümanca yaşamaya özen gösteren fakat mesai ve iş hayatında piyasa kuralları neyi gerektiriyorsa onu yapan ve bunu da doğal gören bir Müslüman. Camide Müslüman fakat akademik hayatta, medyada Batı'nın ıvır zıvırlarını amentü olarak ezberlemiş bir zavallı.

Bu bölünme en çok gençler üzerinde etki yapmıştır. Gençlik insanın kolayca yönlendirilebildiği, insanın akıldan çok duygularıyla hareket ettiği bir dönemi ifade eder. Genç, heyecanlı ve dikkatsizdir. Kolayca manipüle edilebilir. Realiteden uzak bir romantizm onu yönlendirir. Özellikle de Z Kuşağı adı verilen 2000 sonrası kuşak için, bu söylediklerimiz çok daha isabetlidir. Dünyayı sosyal medyadan tanıyan, TV ekranlarında gördüğü hayaller üzerine gerçekliği inşa etmeye çalışan, hedonist, pragmatist bir gençlik yetişmektedir. Bu gençlik için dışarıda ilgi çekici bir dünya, dünyevi mutluluk, iyi bir yaşam hayali dikkat çekicidir.

İşte bu gençliğin en önemli sorunlarından biri de din konusundaki cehaletidir. Dini kaynağından öğrenemeyen, medyada şov unsuru olarak din pazarlayan bezirgânların ortaya attığı kırıntılardan beslenen bu yeni nesil gençlik, dine ve dindarlığa karşı şüphe ile yaklaşmaktadır. Geç modernleşmiş Türkiye'de modernlikle sekülerliğin zorunlu iki koşul olduğunu düşünen, yarım bilim adamlarının da etkisi ile okullarda öğretilen bilimsel safsatalar bu gençlerde dine karşı negatif bir algı oluşmasına yol açmaktadır. Ülkemizde acı bir gerçek; eğitim düzeyi arttıkça dindarlığın azaldığıdır. Bizim eğitim sistemimiz gençlerimizi maalesef ki Batı'nın kulu, kölesi yapmaktadır. Batı'nın sahne önündeki tüketim ve eğlence sektörünün parıltılı dünyasını gören gençleri için, yerli ve milli olarak kalmak, dünyanın sorunlarına çözüm aramak ateşten bir gömlek giymek gibidir.

Eğitim sistemimiz neden gençlerimizi mankurtlaştırmaktadır? Bunun en önemli nedeni bizim bir eğitim felsefemizin olmayışı ve eğitimimizin bir geleneğinin bulunmayışıdır. Eğitimde teknolojiye ayırdığımız kaynakların çok daha az bir kısmı bir eğitim akademisi kurulup burada eğitim felsefemiz, sosyoloji ve kültürel genetiğimiz üzerine çalışmalar yapılabilirdi. Eğitimi, medeniyetin temel bileşenleri ile yoğurup kendinize özgü hâle getiremezseniz istediğiniz ürünü elde edemezsiniz.

Bir başka sorun da eğitimin temelde modern bir hastalığın kurumsallaşmış biçimi olmasındandır. Bu modern hastalık insanları biçimlendirmeye çalışmaktır. Formel eğitim her şeyden önce insanı belirli bir kalıba sokmayı amaçlar. Oysa “insan imal edilmez, inşa edilir.” İnsanı bir hamur gibi gören ve onu istediği şekle sokmakta bir mahzur görmeyen modernite, sonuçta düşünemeyen, akledemeyen ve kendine her gösterilene ikna olan bir insan türü imal etmiştir.

Bir kere insan büyük bir potansiyel ve sonsuz bir cevherdir. İnsana bir makine, bir metal aksam gibi yaklaşmak ve bu koşullarda şu olur, demek yanlıştır, hastalıklıdır. Allah, insana yol göstermiş ve ona tercih yapma olanağı vermiştir. Sağlıklı bir eğitim insana nasıl bir insan olabileceği ve bunun sonuçlarını gösterir ve kararı insana bırakır. Eğer ilme talipse hayırlı olana meyilliyse bunun yol ve yordamını öğrenir. Talim, terbiyeden ayrı değildir. İlimden önce ilmin metodolojisi, bu ilmin nasıl kullanılacağı öğretilir.

Bir diğer konu eğitimin paradigmasını çizen geleneklerdir. Biz medrese sistemimizi modernleştirmek yerine büsbütün yeni ve amacı yeni bir insan yaratmak olan okullarla karşılaştık. Modern skolastik okullarda amentü gibi Batı'nın eksik, yanlış ve kusurlu bilgilerini öğrettik. Kendi elimizle kendi gençlerimizi zehirledik ve ortaya çıkan gençlik, bize ve bizim değerlerimize düşman hâle geldi. Sokağa çıktığımızda gördüğümüz sadece daha iyi bir yaşamın özlemini duyan insanlar oldu. Elbette ümitvar olacak şeyler de oluyor fakat bunlar çok cılız sesler olarak kalıyor. Eğer önlem alınmaz, yerli ve milli bir eğitim sistemi kurulamazsa kendi elimizle, kendi gençlerimizi ateşe atmış olacağız.

Eğitimin bir medeniyet iddiasından bağımsız olmadığı ortada. Kendi medeniyet dizgenizden hareket eden bir eğitim inşa etmezseniz sonuç alamazsınız. Biz en başta ‘iyi insan’ı hedefleyen, dünyada yerini bilen, sorumluluk sahibi, paylaşan, mazlumun yanında olan bir insan yetiştirme amacıyla işe başlamak zorundayız. Bunun yolu da daha çok bilgi vermekten geçmiyor. Eğitimin temelinde, yaşayan unsurlar yer alır. Toplum, eğer bu değerleri yaşamıyorsa eğitim kurumları da bir yere kadar iş görür. Toplumsal değerlerin yaşanmadığı, bunların retorikten ibaret kaldığı, haksızlığın kol gezdiği bir toplumda bu değerleri ikame etmeye çalışmak havanda su dövmek gibidir. Bu nedenle başarılı bir eğitim yaşayan toplumsal değerleri mikro düzeyde örnekleyen okullarda olanaklı hâle gelir.

Deizm ve sekülerizmin panzehri Allah'ın evrene müdahil olduğunu kabul etmekle olanaklıdır. İslâm, insan hayatının kompartımanlara bölünmesini kabul etmez. Onun için ticaretimizi de işimizi, aile yaşantımızı, komşuluk ilişkilerimizi, yaşam biçimimizi de Müslümanca kılmak zorundayız. Gençlere bu hayatı yaşayarak öğretmeliyiz. Yaşam, en büyük öğretmendir. Kendi medeniyetimizden feyiz alan bir eğitim sistemi, bir bilgi sistematiği, bir insan felsefesi sorunlarımıza çözüm olarak ilk başvurmamız gerekli olan kaynaklardır. Biz elimizden geleni yapar ve işlerin sonunu Allah'a bırakırız. Biliriz ki biz de Allah dilemedikçe biz dileyemeyiz. Bizler ancak talep ederiz, Mevla bizim hakkımızda karar verir.

Dr. Ümmet ERKAN

Bartın Üni. Edebiyat Fak. Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi