ANKARA ŞUBEMİZDE GELENEKSEL İFTAR

ankara iftar 0

8 Haziran 2018 Cuma günü Medeniyet Vakfı Ankara Şubesinde Geleneksel Ramazan İftarı gerçekleşti. İftarın ardından Şeyho Duman Hocamız iftar duası yaptı. Akşam namazının eda edilmesinden ve Kur'an-ı Kerim tilavetinden sonra yine Medeniyet Vakfı Ankara Şubesi tarafından ilkokul, ortaokul ve liseli gençler arasında

düzenlenen siyer yarışmasında başarılı olanlara ödülleri takdim edildi.

Daha sonra Medeniyet Vakfı Başkanı Ali Kaçar Hocamız bir konferans verdi. Konferansta Ali Kaçar Hocamız ümmet bilinci ve birliği üzerinde durdu, İslam coğrafyasındaki katliam, tecavüz ve işgaller karşısında Müslümanları duyarlı olmaya çağırdı.

Teravih namazı eda edildikten sonra vitir namazında tüm ümmet için dua edildi.

Ali Kaçar Hoca'nın gerçekleştirdiği iftar konuşmasının metnini ilginize sunuyoruz. 

ÜMMETİN YENİDEN İHYASI

Kâinatı yaratan, düzenleyen, şekillendiren; gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri yaratan, onları rızıklandıran, onlar için ölümü ve hayatı var eden yegâne güç Allah-u Teâlâ’dır. Allah-u Teâlâ tek ilahtır, O’ndan başka ilah da yoktur. O, ezeldir ve ebeddir. Başlangıcı ve sonu yoktur. Çünkü “Göklerde ilah olan ve yerde ilah olan O’dur” (Zuhruf, 43/84) “Eğer yerde ve gökte birden fazla ilah olsaydı yer ve gök fesada uğrardı.” (Enbiya, 21/22) O halde kâinatta ilah tektir, o da Allah’u Teâlâ’dır.

İnsanlık tarihi de önce kendisi, sonra da kendisinden eşi yaratılan bir tek nefisle başlamıştır. Yani bütün insanlık bir tek nefisten türemiştir. Nisa Suresi’ndeki; “Ey insanlar, sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip-yayan Rabbinizden korkup sakının” (Nisa, 4/1) ayeti de bunu teyid etmektedir. Bu tek nefis de Hz. Âdem (as)’dır; Dolayısıyla O, ilk insan ve ilk Peygamber’dir. Çamur ve balçıktan yaratılmıştır! (Al-i İmran, 3/59, Hicr, 15/26, Kehf, 18/37, Saffat, 37/11)

Allah (cc) nezdinde Hak din de tektir, o da İslam’dır. Nitekim Al-i İmran suresinde “Allah (cc) indinde din İslam’dır” (Al-i İmran, 3/19); “Kim İslam’dan başka din ararsa o din ondan asla kabul edilmez” (3/85) denilirken, bir başka ayette de “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçip beğendim” (Maide, 5/3) buyurulmaktadır. Bu ayetlerden anlaşılan, Hz. Adem (as)’den itibaren, son peygamber Hz. Muhammed (as)’e kadar gelen bütün peygamberlerin tebliğ ettikleri dinin ortak adı da İslam’dır ve her peygamberin ümmeti de Müslüman’dır. Nitekim “İbrahim ne Yahudi ve ne de Hıristiyan’dı: ancak o, hanif (muvahhid) bir Müslüman’dı…” (Al-i İmran, 3/67); aynı şekilde Hz. Nuh (as) ile ilgili Yunus Suresinde (Yunus, 10/72), Hz. Yusuf (as) ile ilgili Yusuf Suresinde (Yusuf, 12/101), Hz Süleyman (as) ile ilgili Neml Suresinde (Neml, 27/44), Hz. İsa (as) ile ilgili Maide Suresinde (Maide, 5/111) ve benzeri diğer ayetlerde de diğer peygamberlerin Müslüman oldukları açıkça belirtilmiştir.

Allah’u Teâlâ nezdinde razı olunan ümmet de tektir, o da İslam ümmetidir. Kur’an-ı Kerim, aynı akideyi paylaşan Müslümanların bir tek ümmet olduğundan bahsetmektedir. Nitekim bir ayette, “İşte sizin ümmetiniz bir tek olan ümmettir ve ben de sizin Rabbinizim; öyleyse benden korkup, sakının” (Mü’minun, 23/52) denilmektedir.

Bir başka ayette ise: “Gerçek şu ki, sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse bana ibadet ediniz” (Enbiya, 21/92) buyurulmaktadır. Bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere, mensubu olduğumuz ümmet tek ümmettir. Bunun tersi de yani Müslümanların dışında kalanlar, Müslüman olmayanlar da ayrı, farklı bir ümmettirler.

Nitekim bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (as) “Bu ümmet (İslâm ümmeti), diğer ümmetlere karşı üstün kılındı” (Ahmed b. Hanbel, V, 383) buyurmak suretiyle İslam ümmetinin dışındakileri de farklı ümmetler olduğunu bize bildirmiştir. Zaten ümmetin ıstılahı tanımında da bu anlaşılmaktadır. Âlimlerin çoğu da ümmet kelimesini aynı dine tabii olanlar olarak kullanmışlardır. Dolayısıyla Allah’ı tek ilah olarak kabul eden, Peygamberi O’nun resulü ve elçisi olarak tanıyıp ona itaat eden, sünnetine tabi olanlar Müslüman’dır, kardeştir ve aynı ümmete mensupturlar. Irkı, konuştuğu dili, rengi, yaşadığı topraklar farklı da olsa, aynı akideyi paylaşan insanlar mü’mindirler, kardeştirler ve İslam ümmetinin de bir ferdidirler.

Ümmet olmak, ihtiyari ya da isteğe bağlı; olsa da olur, olmasa da olur tarzı bir şey de değildir. Ümmet olmak, akidevi bir zorunluluktur, imani bir gerekliliktir. Ben Müslüman’ım diyen ve gereğini, Kur’an ve Sünnet doğrultusunda yerine getiren herkes, İslam Ümmetinin bir parçasıdır. Ümmet, asıl bedendir, ana gövdedir; topluluklar, cemaatler, fırkalar ve Müslümanlar ise bu asıl bedenin bir uzvudur, bir parçasıdır.

Dolayısıyla “Ümmet”; Rabbi bir, Peygamberi bir, Kitabı bir, kıblesi bir, gaye ve ideali bir, sevinç ve üzüntüleri bir olan şuurlu mü’minlerin meydana getirdiği iman topluluğudur.

Kısacası ümmet; yapıcı, birleştirici, kaynaştırıcı ve kucaklayıcı bir toplumdur.

Dil, ırk, renk, bölge, kabile, ülke ve kavim ayrımı gözetilmeksizin fertleri arasında iman, sevgi, barış, kardeşlik ve hoşgörüyü tesis eden bilinçli toplumdur.

Ayrıca ümmetler içerisinde en hayırlı, en mübarek ve en değerli ümmet de, Muhammed Mustafa (sav) ümmetidir. Bu ümmet, “Ümmet-i merhûme”dir. Bu ümmet rahmet ümmetidir, ilâhî rahmete talip ümmettir, rahmete nail olan ümmettir. Kitabımız bu gerçeği şöyle ifade etmektedir: “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.” (Al-i İmran, 3/110)

Nitekim bir başka ayette de bu ümmet, “vasat”, “dengeli”, “mutedil” bir ümmet olarak tanımlanmaktadır (2/143).

Hadis-i Şeriflerde de Ümmet kavramı bu şekilde sıkça geçmektedir.

“Bu ümmet (Muhammed ümmeti), diğer ümmetlere karşı üstün kılındı.”

“…Siz sonuncu ümmetsiniz. Siz ümmetlerin en hayırlısı ve Allah yanında en değerli olanısınız.”

“Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde mücadeleye kıyamet gününe kadar devam edecektir.”

Bu mutedil, şahit, tebliğci ümmet, her türlü yalanlamaya, her türlü baskıya, her türlü iftira, karalama ve alaya karşı görevlerini her şart ve ortamda ifa etmeye çalışır.

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyenlerden, nemelâzımcılardan değildir. Bukalemun gibi her renge girmez. Kendisine zulmedenler de dâhil olmak üzere, tüm insanlığın kurtuluşunu, kendi kurtuluşu olarak görür.

“Ancak mü’minler kardeştirler. O hâlde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki O’nun merhametine nail olasınız.” (Hucurat, 49/10) ayetiyle bütün Müslümanların kardeş olduğunu; “Topluca Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve parçalanmayın! Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün, hani siz düşman idiniz de O, kalplerinizi birleştirdi. O’nun bu nimeti ile kardeşler oldunuz.” (3/103).


“Müminlerin kalplerini birbirine ısındırıp bir araya getirdi. Şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin bile yine de onların kalplerini birleştiremezdin, fakat Allah onları birleştirdi.” (Enfal, 8/63) ayetleriyle, aralarında gönül birlikteliği olduğunu; “Allah, taşları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saflar hâlinde, kendi yolunda savaşanları sever.” (Saf, 61/4) ayetiyle, sarsılmaz bir yapı gibi kenetlendiklerini; “Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi onları kendilerine tercih ederler.” (Haşr, 59/9) ayetiyle, kardeşliğin en ileri derecesine sahip olduklarını ifade etmektedir.

Bu ve benzeri ayetler, aynı anadan ve babadan doğanlar; aynı ırktan, aynı topraktan, aynı coğrafyadan, aynı aşiretten, aynı kabileden olanları demiyor; ancak iman edenler kardeştir diyor. O halde, Allah’ı tek ilah, peygamberi O’nun resulü kabul eden ve bu kabulün gereği olarak da hayatını Müslümanlaştıran herkes; siyah derili, beyaz derili, kızıl derili, Yunan, Ermeni, Zenci ve dünyanın en ücra köşesinde yaşıyor olsalar bile Müslüman’ım diyen herkes kardeştir. Beyazlar ile siyahlar, zenginler ile fakirler ya da kadınlar ile erkekler arasında, kardeş olma bakımından hiç bir fark bulunmamaktadır. Hangi şekil, suret ya da konumda olursa olsun, herkes Allah’ın kuludur ve ümmetin bir ferdidir. Üstünlüğün ölçüsü ise sadece takvadır. (Hucurat, 49/13)

Hz. Peygamber (as) “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de (gerçek) iman etmiş olmazsınız”[1] buyurarak, Müslümanların birbirlerini sevmelerinin imanın gereği olduğunu ifade etmiştir. Dolayısıyla İslâm ümmetinin birbirine haset edemeyeceğini, buğzedemeyeceğini, sırt çeviremeyeceğini, satışını bozamayacağını, zulmedemeyeceğini, ihanet edemeyeceğini, aldatamayacağını, yardım isteğini cevapsız bırakamayacağını, tahkir edemeyeceğini; Müslümanların kardeş olduklarını, kişinin kötü sayılması için kardeşini tahkir edip, horlamasının yeterli olduğunu vurgulamıştır.[2]

Bizler, Kur’an ve Sünnette belirtilen bu emirlere, bu ahlaki değerlere ne kadar uyabiliyor ve ne kadarını pratikleştirebiliyoruz? İçinde yaşadığımız ülke de dâhil, çevremizde, komşumuz olan ülkeler başta olmak üzere bütünüyle İslam dünyası işgal, istila, katliam ve tecavüzler neticesinde kan ağlamaktadır! Afganistan’da, Yemen’de, Suriye’de, Irak’ta, Filistin’de ve İslam coğrafyasının diğer bölgelerinde fiili işgaller neticesinde Müslüman kadınların namusları kirletilmekte, Müslümanların onuru, şerefi, haysiyeti ayaklar altında çiğnenmektedir. Başta, küresel işgalci ABD ve ırkçı Siyonist İsrail olmak üzere, batılı ve doğulu emperyal ve Siyonist güçler, İslam’a ve Müslümanlara ve İslami değerlere açıkça savaş ilan etmişlerdir. Bu Haçlı güruhu İslam dünyasına sadece savaş ilan etmemiş, aynı zamanda oynadıkları sinsi oyun ve kurdukları şeytani tuzaklar neticesinde Müslümanları da birbirlerine düşman haline getirmişlerdir. Siyonist Yahudi Kissenger, küfür güçlerine ‘şimdiye kadar savaş Müslümanlarla diğerleri arasındaydı; bundan sonra ise savaş, Müslümanlarla Müslümanların savaşı olacaktır’ müjdesini vermesi, ne yazık ki, bu sinsi oyun ve şeytani tezgâhların başarıya ulaştığını göstermektedir.

Bu emperyal ve Siyonist tuzak ve oyunlar neticesinde bölük pörçük, sun’i sınırlarla birbirimizden ayrı, hatta birbirimize düşmanlar haline getirilmişiz. Bunun suçunu, vebalini ve sorumluluğunu emperyal küfür güçlerinin üzerine atmak kanaatimizce bir kolaycılıktır, sorumluluktan kaçmadır. Elbette, Müslüman dünyasına saldıran bu Siyonist ve Haçlı güruhu suçludur, sömürgecidir, zalimdir; adı üzerinde küfür güçlerdir. Bunlar, kendi batıl dinlerinin gereklerini, kirli ve kanlı emellerini gerçekleştirmek için, her yola başvururlar, başvurmaktadırlar da. Bunun için de çeşitli sinsi plan, programlar yapmaktalar ve şeytani birtakım tuzaklar kurmaktadırlar. Bu, onların görevidir. Çünkü eli kanlı bu güçler, insani ve vicdani değerlerden yoksundurlar. Bunlar için her yol mubahtır. Ya bizler, biz Müslümanlar, niçin bu emperyal ve Siyonist güçlerin oyunlarına geliyoruz, kendimizi ve değerlerimizi neden koruyamıyoruz? Geçmişi suçlamak, olup bitenlerin sorumluluğunu geçmişte yaşayanların üzerine atmak, bizi içinde bulunduğumuz bu zillet ortamından kurtarmamaktadır. Üstelik üzülerek belirtelim ki, aynı tezgâhlar, aynı oyunlar, bugün, içinde yaşadığımız 21. asırda da biz Müslümanlar üzerinde oynanmaktadır. Bizler de bu oyunlara alet olmuyor muyuz? Bu emperyal, sinsi oyunlara ve şeytani tuzaklara niçin dur diyecek gücü kendimizde bulamıyoruz. Oysa Rabbimiz, ‘Müslümanlar kardeştir’ (Hucurat 49/10) ‘Kâfirleri dost edinmeyin yoksa siz de onlardan olursunuz’ (Maide, 5/51) buyuruyor. ‘Din yalnız Allah’ın oluncaya ve fitne yeryüzünden kalkıncaya kadar mücadele edin/mukatele edin’ (Enfal, 8/39) buyuruyor.

Peygamber (as) da “Mü’minlerin, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve birbirlerine acımadaki örnekleri adeta bir beden örneğidir. Onun bir organı rahatsız olduğunda diğer organları da uykusuzluk ve ateşle ona katılır” buyuruyor.

Bir başka hadiste ise, “Sen Müslümanları arasındaki merhamet, sevgi ve dert ortaklığı yönünden tıpkı bir vücut gibi görürsün. Nasıl ki, vücudun bir azasında hissedilen acı bütün vücudu uykusuz bırakır ve ateşlenmesine sebep olursa Müslümanlar da böyledir” buyuruyor.

Gerçekten böyle miyiz? Elbette ki böyle değiliz. Çünkü İslam coğrafyasının her yerinde bir yandan işgal ve istilalar neticesinde katliamlar gerçekleştirilmekte, diğer yandan kardeş olan, birbirlerini korumakla vazifeli olan Müslümanlar kendi aralarında ırki, kavmi, mezhebi, dünyevi, coğrafi nedenlerle birbiriyle çatışmakta ve birbirini öldürmektedirler.

Filistinli küçük kızın olanca çığlığıyla, Arun Aleyküm (Allah’tan korkun/utanın) diye haykırışı, Irak’taki Nur Bacı’nın canhıraş çığlıkları ve Şeyh Ahmed Yasin’in şikâyetini unutmuş değiliz. Bu çığlıklar, bu şikâyet bizden ötelere, başkalarına yapılmış değil; bizlere yapılmıştır. Son yıllarda bu çığlıkları Gazze’de, Irak’ta, Suriye’de, Doğu Guta’da, Arakan’da, Halepçe’de, Yemen’de, Çeçenya’da, Doğu Türkistan’da ve diğer yerlerde her gün duymaya başladık.

Ne yazık ki,bu çığlıklar ve Gazze’de şehid edilen 8 aylık Leyla bebek, sahilde küçücük cesedi kıyıya vuran 3 yaşındaki Aylan bebek, 30 Eylül 2000’de baba kucağında Siyonist katiller tarafından vahşice katledilen Muhammed Durra, Bangladeş’te, Doğu Türkistan’da, Mısır’da idam edilen Müslümanlar hala bizleri uyandırmıyor. Dolayısıyla da bizde ve yaşantımızda hiçbir değişiklik olmuyor. Neden? Hani bizler kardeştik, hani aynı ümmetin bir parçasıydık, bir vücudun azalarıydık? Allah’ın huzuruna bu yüzle mi, bu vurdumduymazlıkla mı çıkacağız? Hesabı, mizanı, tartıyı unutmuşa benziyoruz. Bunu düşünmemiz gerekmiyor mu?

Dünyaya hükmetme, kendilerine iktidar verildiğinde iyiliği emretme, kötülükten nehy etme görevini yerine getirmekle (Hacc, 22/41) ve “hakka rehberlik etme ve adaleti icra etmekle” (A’raf, 7/181) görevli olan bizler, neden bu hale geldik? Ve neden tağuti ve küfür güçlerin hegemonyası altında zelil bir şekilde yaşamak durumunda bırakıldık? Buna nasıl razı olduk, hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya nasıl devam edebiliyoruz?

Elbette bunun birçok nedeni bulunmaktadır. Birkaç tanesini sıralamak gerekirse, şöyle sıralayabiliriz;

Bizler, hidayet kitabımız olan Kur’an’dan ve onu yaşamaktan çok uzaklaştık. Belirli gün ve gecelerde o da yasak savar tarzında okuyor, ama hayatımıza yansıtmıyoruz. Hz. Peygamber’in ‘onlar Kur’an okurlar, ama boğazlarından aşağı inmez’ buyurduğu cinsten Kur’an okuyoruz. Bu nedenledir ki okuduğumuz Kur’an bizi ‘kötülüklerden ve fahşadan alıkoymuyor.’

O halde Kur’an’ı yeniden sanki şimdi bize nazil oluyormuşçasına anlamak ve hayatımıza uygulayacak tarzda okumalıyız.

Peygamberi ve Peygamber kıssalarını gözyaşı içerisinde dinliyoruz, ama onların dedikleri, yaptıkları sanki bizleri hiç ilgilendirmiyor, sadece onların yaşadıkları dönemlerde geçerli imiş gibi anlıyoruz. Her Peygamber bütün sıkıntılara, işkencelere, ateşe atılmalarına ve yalnız bırakılmalarına, kimi sahabeleri de işkencelerden öldürülmelerine rağmen şirki sistemler karşısında yumuşamadığını, onlarla uzlaşmadığını, izledikleri yol ve yöntemi değiştirmediğini Kur’an bize nakletmektedir.

Onların izlediği yol ve yöntem bizim için de geçerli olması gerekirken kendimize göre, içinde bulunduğumuz şartlara ve menfaatlerimize göre yeni yol ve yöntemler bularak Peygamberlerin izlediği yol ve yöntemden uzaklaşmış oluyoruz. Oysa ‘O’nun hayatında sizler için güzel bir örneklik vardır’ (Ahzab, 33/21) ayeti ile ‘Bu, benim yolumdur. Bir basiret üzere Allah’a davet ederim; ben ve bana uyanlar da’ (Yusuf, 12/108) ayeti ve benzeri diğer ayet ve hadisler, nasıl bir yol ve yöntem izlememiz gerektiğini açıkça bize bildirmektedir. Dolayısıyla bizler yeniden son Peygamberin ve dolayısıyla diğer Peygamberlerin İslam’ı hayata hâkim kılma mücadelesinde uyguladığı ve izledikleri kural, yol ve yöntemi yeniden gündeme taşıyarak bizler için vazgeçilmez bir metod olarak sarılmalıyız.

Irkımızı, mezhebimizi, grubumuzu, cemaatimizi, içinde yaşadığımız ülkeyi merkeze koyarak çokça öne çıkarttık, dışımızda kalanları batıl gördük, ötekileştirdik, dışladık. Hatta emperyal ve Siyonist güçlerin teşviki ve yardımıyla düşman gördük, onları yok etmek için her türlü imkânımızı ve enerjimizi kullandık.

Irki, mezhebi, cemaatsel farklılığımız bizler için bir felaket mi? Hayır, felaket de değil, tehlike de değil. Tam tersine bu, tabii bir şey. Farklı düşünce, kanaat, anlayış, tercih olması ne kadar doğal ise, bu görüşlerin bir araya gelip cemaat, mezhep, grup (hizip) olmaları da o kadar doğaldır.

Felaket olan bir cemaate, bir mezhebe, bir gruba mensup olmak değil, mezhepçi, grupçu, cemaatçi olmak; kendi takımını merkeze almaktır. Kendi görüşünü hak diğerlerini batıl saymaktır. Kendi cemaatinin görüşlerini mutlaklaştırıp, Kur’an’ın ne dediğine kulak asmamaktır. Kendi cemaatini, meşrebini, mezhebini, tarikatını Nuh’un gemisi zannedip diğerlerini Nuh’un oğlu zannetmektir.

Felaket ve tehlike cemaatinin, grubunun, mezhebinin görüşlerini din haline getirip, başkalarını sapıklıkla suçlamaktır.

Ayet ve hadislerde belirtildiği üzere farklı gruplarda, mezheplerde ve cemaatlerde olsak da bizler kardeşiz. Birbirimizi sevmekle mükellefiz. Zaten aksi durum, Müslümanlığımızı sıkıntılı hale getirir. Dolayısıyla bir Müslüman’ı kardeş bilmemek ve onu Allah için sevmemek imani zaafiyeti göstermektedir. Ama ne yazık ki var olan gerçekliğimiz, Müslümanlar olarak birbirimizi sevmiyoruz. Bir Müslüman Kürt, bir Müslüman Türk’ü, bir Müslüman Türk de, bir Müslüman Kürt’ü içten gelerek sevmiyor. Oysa ‘İman etmedikçe cennete gidemezsiniz birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız’ hadisi nasıl davranmamız gerektiğini bize çok açık bir şekilde göstermektedir.
Bu zilletten kurtulmanın yolu yeniden ümmet olmalıyız; Kürdüyle, Türküyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Arabıyla kısacası ben Müslüman’ım diyen herkes ile yeniden ümmet olmalıyız. Bir vücudun organları gibi! Grubumuz, cemaatimiz, mezhebimiz, kavmimiz olsun, ama bunlar birer ayrılık nedeni olmamalıdır. Veda Hutbesinde ‘Acemin Araba, Arabın aceme üstünlüğü yoktur. Üstünlük takvadadır’ buyuruyor Resulullah (as).

Bu bilinç oluşmadan, bizler bu zilletten asla kurtulamayız. O halde yeniden ümmet bilincini kazanmalıyız. Bu şuurla, bu mübarek Ramazan ayında, yeniden birbirimize sarılmalı ve bütün Müslümanları kapsayacak bir duyarlılığı egemen kılmanın yollarını mutlaka bulmalıyız.

Bunun için bu ümmetin tekrar ayağa kalkması gerekiyor. Sadece Müslümanlar için değil, ezilen, hor görülen, itilen, kakılan, tecavüze uğrayan, işgal ve istila altında yaşayan bütün insanlık için, bu bir zorunluluktur. Çünkü bunlara çözüm, sadece İslam’da vardır.

Bizler bir imtihan dünyasında yaşıyoruz; açlıkla, yoklukla/yoksullukla, mal ve canla ve çeşitli şekillerde imtihan edilmekteyiz. Aslolan bu imtihanı Allah’ın rızasına uygun olarak kazanabilmenin gayret ve çabası içerisinde olmaktır. Bugün İslam dünyasında, işbirlikçi ve emperyal devletler tarafından her Müslüman’ı -hatta halen az da olsa vicdan sahibi olan her insanı- üzen katliamlar gerçekleştirilmektedir. Bu insanlık dışı olaylar karşısında ancak Peygamberlerin verdiği tevhidi mücadele yöntemini esas alarak ayakta durabiliriz. Müşriklere dayanarak, onların yol ve yöntemlerini izleyerek Müslüman’ca bir mücadele vermemiz mümkün olmadığı gibi ayakta da kalmamız mümkün değildir. Bu süreçte her Müslüman üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmekle mükelleftir. Sonucu meydana getirecek ancak ve ancak Allah’tır.

Konuşmamı bir ayetle nihayete erdirmek istiyorum. İnşallah sabrınızı çok zorlamamışımdır! Zikretmek istediğim ayet şöyledir; “Rabbimiz, bizi ve iman ile daha önce bizi geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman etmiş olanlara karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten sen, çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin.” (Haşr, 59/10)

Ali Kaçar

08.06.2018, Ankara



[1] Müslim, “İman”, 93; Ebû Dâvûd, “Edeb”142; Tirmizî, “İsti’zân”1; İbn Mâce, “İman” 9.
[2] Müslim, “Birr”, 32-34; Tirmizî, “Birr”, 18

ankara iftar 1

 

ankara iftar 2

ankara iftar 3

ankara iftar 4

ankara iftar 5