• TÜRKİYE'NİN KARŞI KARŞIYA KALDIĞI MESELELER

      Türkiye, Birinci Cihan Harbi’nden bu yana bu kadar problemi aynı anda yaşamamıştır. Bir asırdır karşı karşıya kaldığımız her bir problemin birkaç katı kadar problemlerle yüz yüzedir ülkemiz. Bu durum; Türkiye’nin yanlışları yüzünden mi olmuş,...

DUYURULAR

ADALET VE ŞAHİTLİK

Genel ve kısa tarifi ile adalet; bir şeyi yerli yerine koymak ve bir şeye hakkını tam ve eksiksiz olarak vermektir.

Bu tanımı ile adalet, yalnızca hukukî meseleleri ilgilendiren bir ilke ve değer olarak değil, hayatın bütün yönleriyle alâkalı bir ilke ve değer olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bakımdan bizler burada adaletin sadece hakkın şahitliği ile alâkasını kısa da olsa ele almaya gayret edeceğiz.

 

Adaletin kısaca mahiyetini anladıktan sonra adaleti gerçekleştirmekle yükümlü olan muhatabın kim olduğunu görmemiz ve dolayısıyla bu muhatabın adaleti gerçekleştirmek için ne gibi sorumluluklara sahip olduğunu ve bu sorumluluklarını yerine getirmek için kullanması gereken argümanların ne olduğunu ele almamız gerekmektedir.

Hiç şüphesiz adalet bu tanımın kapsamı gereği her insanın bir yükümlülüğüdür. Adalet; göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten kaçınması sebebi ile insana yüklenen en büyük emanettir.1 Başka bir ifade ile bütün olumlu emanetlerin tamamı ve en mükemmel ifadesidir.

Dolayısıyla adaletin yeryüzündeki muhatabı insanoğludur ve insanoğlu yeryüzünde adaleti gerçekleştirmek için gerekli her türlü imkâna sahip kılınmıştır. Akıl, irade, doğruluk, fıtrat gibi insanın sahip olduğu temel özeliklerin yanında dış dünyanın tamamı da Kur’ân-ı Kerim’in ifade ettiği üzere insanın emrine verilmiştir. Güneş ve ay, gece ve gündüz de insanın emrine verilen, ona musahhar kılınan, insanın dışında var olan kâinatın sadece bazı bölümleridir.2

Bütün bunlar, insanın adaleti sağlamak sorumluluğunun yardımcı unsurları olarak mütalaa edilmeli, onlara hak ettiği değer ve kıymet verilmelidir. Bu, insanın eşyaya ve kâinata karşı adaletinin bir gereğidir.

Bu bağlamda insanın sorumluluğunun esasını teşkil eden, onun yeryüzünde halifeliği ve bu halifeliğin kapsamı gündeme gelmektedir. Cenab-ı Allah’ın Âdem (a.s.)’ın şahsında bütün insanlığa verdiği halifelik makamı, büyük bir sorumluluk ve o derece şerefli bir mevkidir. “Hani Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.’ demişti.” 3

“Halife”nin anlamlarından birisi de vekil olmaktır. Vekil kendisine verilen vekâlet hukuku yani vekâletname çerçevesinde hareket eder. İşte insanın halifeliği de bu vekâleti ve vekâletin gereklerini yerine getirmesi, liyakati anlamındadır. İnsan halife olarak kendisine verilen vekâletnamenin sınırları içerisinde hareket etmek durumundadır. Söz konusu vekâletnamenin sınırlarını/hukukunu Allah’ın, peygamberleri vasıtası ile gönderdiği vahiyler ve onların fiili ile muhataplarına sorumlu olduklarına belirttiği yükümlülükler oluşturmaktadır. Hatta resullerin ve nebilerin de halifeliğin fonksiyonlarını yerine getirmekten birinci derecede sorumlu oldukları ve bu konuda bütün beşeriyete örnek teşkil ettikleri bilinen bir husustur.

Yüce Rabbimizin, “Ey Davud, biz seni gerçekten yeryüzünde bir halife kıldık. O hâlde insanlar arasında hak ile hükmet, sakın hevaya uyma! O takdirde seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”4 buyruğunda Davud (a.s.)’ı halifelik makamına getirmiş olduğunun ve bu makam gereği insanlar arasında hak ile hükmetmekle ve hevaya uymamaya azami özen göstermekle yükümlü olduğunun ifade edildiğini görüyoruz. Benzeri bir emir son Peygamber (a.s.)’e ve dolayısıyla onun izleyicilerinin tamamına verilmiş bulunuyor:

“Muhakkak biz sana Kitab’ı Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için hak olarak indirdik. Hainlerin savunucusu olma.”5

Dolayısıyla adaletin hem insanın kendi içinden haktan uzaklaştırıcı etkenleri (heva) hem de insanın dışında, çevresinde bulunup onun hak ile hükmedip adaleti ve halifelik görevini gereğince yerine getirmekten alıkoyacak unsurları vardır.6

Bu ayetler ışığında bir halife olarak insanın adaleti yerine getirmesi gerektiğini anlamış oluyoruz. Peki, ilâhî hitap ile adaleti sağlamakla yükümlü olan ümmetin ve dolayısıyla fertlerinin taşıması gereken daha başka özellikleri nelerdir?

Adaleti sağlamakla yükümlü olan ümmette bulunması gereken bazı özellikleri vardır ki, ancak bu özelliklerin varlığı hâlinde adaletin gereklerini yerine getirebilir veya bunların mevcudiyeti oranında adalet gibi müstesna bir sorumluluğu ifa edebilir.

Hilâfetin vazgeçilmez göstergesi ve yükümlülüğü “Allah’ın indirdikleri ile hükmetmektir.” Bunun dışında adaletin varlığı kesinlikle söz konusu değildir. Adaleti sağlamakla yükümlü ümmette bulunması gereken bir diğer özellik ise vasatiyyet/vasatîlik/vasat oluştur. Bir ümmetin hilâfet sorumluluğunu ifa edebilmesi; hevasının etkisinde kalmadan, hainlerin telkinlerine kapılmadan hak ile hükmedebilmesine bağlıdır. Bu, halifeliği için gerekli ve vazgeçilmez bir husustur. Bunu koruyabilmesi ise vasatîlik özelliğini hiçbir şekilde kaybetmemesi ve ondan sapmaması ile mümkündür:

“Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık, bütün insanlara karşı şahitler olasınız, bu peygamber de size karşı şahit olsun diye.”7

Vasatîlik/vasat oluş ortalama veya zıtların ortası anlamına gelmekle birlikte aynı zamanda itidalli, dengeli, hakkı, adaleti elden bırakmamak anlamındadır. Fakat bu bile vasatîliği tam olarak anlatamamaktadır. Çünkü vasat olabilmek, zıt güçler arasında adaleti ve dengeyi kurabilmek, hak ve batılın birbirine karışmasını önleyebilmek için önemli bir özelliğe ihtiyaç vardır. Bu da üstün olmak, güçlü olmak ve kelimenin ihtiva ettiği bütün manalarıyla yüksek olmakla mümkündür. Vasatîliğin yükseklikle alâkasını anlayabilmek için şu mealdeki hadise dikkat edelim:

“Muaz b. Cebel'in rivayetine göre Rasulallah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Cennet yüz derecedir. Her bir derece arasında gökle yer arası kadar bir uzaklık vardır. Bu cennetlerin en yüksek olanları ise Firdevs Cenneti’dir. Şüphesiz onların en vasat olanları da Firdevs’tir ve şüphesiz Arş da Firdevs’in üzerindedir. Cennetin ırmakları da oradan fışkırır. Dolayısıyla Allah’tan cenneti istediğiniz zaman Firdevs’i isteyin!”8

Bu hadiste ‘en vasat’ diye tercüme ettiğimiz tabir nebevi ifadede “evsat” lafzı ile ifade edilmiştir. Dolayısıyla vasatı tutturabilmek için iki aşırı ucu görecek kadar yüksek bir anlayışa, bir adalet duygusuna, bir hakkaniyet şuuruna sahip olmak ve bunun gereklerini yerine getirebilmek gücünü elinde bulundurmayı gerektirir.

Bakara Suresi 143. ayetin devamında vasat oluşun yani adaletin gereklerini yerine getirebilecek imkânları elinde bulundurabilmenin bir sonucundan söz edilmektedir: “Bütün insanlara karşı şahitler olasınız.” İslâm hukukunda şahitlik yapabilmek için adaletli olma şartı aranır. Adil olmayan kimselerin şahitliği kabul edilmez.

Adaletin göstergesi ise kişinin hayatı ile ispatlanacak bir vakıadır yani adaletli sayılabilmek için Allah’ın emirlerini yerine getirmek -herkesin korunması ya da çoğu kimsenin korunması mümkün olmayan küçük günahlar dışında- yasaklarından uzak kalmak demektir. Yani günlük hayatında adaleti bir alışkanlık, bir meleke hâline getirememiş olan bir kimsenin şahitlik yapması mümkün değildir.

Şahitlik, adaletin gerçekleşmesinde ve adaletin dağıtılmasında en büyük şartlardan ve araçlardandır. Çünkü o şahitlik sayesinde hak sahibi olanlar ile olmayanlar birbirinden ayırt edilebilmektedir. Günlük hayatında adaletin gereklerini yerine getiremeyen bir kimsenin adalet gibi pek büyük ve şerefli bir binanın inşa edilmesinde ve devamında katkısı olamaz. Böyle birilerinin katkıları kabul edilecek olursa o bina adaletin dışında ve adalete aykırı bir bina olacaktır. Zalimlik harcı oranında da adaletten uzak bir yapı olacaktır. Bu da halifeliği bir misyon olarak yüklenen, adaleti bir gaye, bir hedef olarak gören bir toplumun bireylerinin günlük hayatlarında, bireysel ilişkilerinde adaletten sapmamaları gerektiğini ortaya koymaktadır.

Bu hâlleri ile onlar sadece bireysel adaletin değil aynı zamanda dünya çapındaki bir adaleti, bütün güç ve imkânları ile gerçekleştirmek gibi büyük bir sorumluluğa sahiptirler. Çünkü ayet insanlara karşı şahitlik edebilmekten söz etmektedir. Peki, bu şahitliği yerine getirecek ve getirmekle yükümlü olan ümmetin bu yükümlülüğünü ifa edip etmediği ile alâkalı şahitliği kim yapacaktır? O da yine ayetin devamında belirtilmiştir ve bu şahitliği yapacak kişi bu ümmete gönderilmiş olan Rasul’dür. Bu Rasul’ün şahitliği dünyada ashab-ı kirama tanık olmasıyla tahakkuk ettiği gibi ahirette de ümmetinin kendisinden sonra neler yaptıkları doğru olarak bildirilecek ve o vakit o da onlar hakkında şahitlik edecektir.9

Burada İslâm hukukunda “tezkiye” ilkesini hatırlatmak ayet-i kerimenin inceliğini kavramamıza yardımcı olacaktır. Eğer şahitlik yapan kimsenin durumu ile ilgili hâkimin elinde adaletli olduğuna dair bir delil yoksa veya hâkim bunu şahsen bilmiyorsa şahide kendisini tanıyanların gelip onu tezkiye etmesi gerektiği hatırlatılarak, kendisini tanıyanların gelip onu tezkiye etmesi sağlanır. Eğer tezkiye edebilirlerse hâkim de bu tezkiyeyi geçerli kabul ederse onun adaletli olduğuna ve şahitlik edebileceğine hükmeder.

İşte “ahkemu’l-hâkimîn/hâkimler hâkimi’nin huzurunda bizim diğer ümmetler hakkında lehlerine ya da aleyhlerine yapacağımız şahitliğin kabul edilebilmesi için yüce Rasul’ün de adaleti elden bırakmamış bir ümmet olduğumuza dair şahitlikte bulunması söz konusu olacaktır. Yani Allah Rasulü bizi tezkiye ettikten sonra bizim beşeriyet hakkındaki şahitliğimiz geçerli olabilecektir.

İşte mümin kişi böyle bir ilahi adalet mahkemesini dünyada iken tasavvur ederse yeryüzünde ümmet olarak, fert olarak kendisine, kendi ümmetine ve bütün insanlığa karşı sorumluluklarının boyutlarını da büyük ölçüde anlayıp idrak etmiş olur. Bu idrak çerçevesinde sorumluluklarının gerekliliklerini yerine getirmeye gayret eder.

Adaletin kısmen çerçevesini bu şekilde çizdikten sonra yeryüzünde adaleti sağlamanın unsurları, vasıtaları ya da imkânlarının neler olduğunu kısaca ele almamız gerekmektedir. Adaletin üç temel unsuru, esası ya da vasıtası vardır. Bunların ilki elbette ki Kitap’tır: “Muhakkak biz ona Kitab’ı Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için hak olarak indirdik.”10 Konu ile alâkalı bu çerçevede referans olarak gösterilebilecek daha birçok ayet-i kerime vardır. Ancak bununla yetinmek durumundayız. Esasen Kitap hak ile indirilmiş ve hak ile inmiştir.11 Yüce Rasul de bu hak kitap ile beşeriyet için bir uyarıcı, bir müjdeleyici, bir korkutucudur.

O hâlde adaletin yeryüzünde gözle görülür, elle tutulur bir vaziyette kurgulanması, daha doğrusu hâkim olması için Allah’ın Kitab’ının hükümlerinin ve Rasulü’nün bu Kitab’ı hangi imkân ve vasıtalarla ve nasıl bir keyfiyette hayata geçirdiğinin bu Kitab’ın muhatapları tarafından çok iyi bilinmesi gerekmektedir.

Aynı zamanda bu Kitab’ın hayata hâkim kılınması için kesintisiz bir gayret, bir çalışma ve bir çaba içinde olmaları da icap etmektedir. Fiilen böyle bir hâkimiyetin mevcudiyeti hâlinde bu Kitab’ın hükmünün ümmete karşı, beşeriyete karşı şahitlik edenler tarafından her geçen gün daha ilerilere taşınması icap etmektedir. Kitap adaletin de, adil oluşun da, vasatîliğin de, şahitliğin de vazgeçilmez bir ölçeği ve göstergesidir.

Adaletin ikinci unsuru ‘Mizan’dır. Mizan ile ilgili olarak Kur’ân-ı Kerim’in en müstesna surelerinden birisi olan -doğrusu her bir sure kendi alanında eşsiz ve müstesnadır- Rahman Suresi’nde şöyle buyrulmaktadır: “Göğe gelince onu da yükselttik ve Mizanı koyduk. Tartıda haksızlık etmeyin ve tartıyı dosdoğru yapın ve eksiksiz yapmayın, diye emretti.” (Rahman, 7-9)

Tartının yeryüzüne konulması, yükseltilen semaya karşı ifade edilmektedir. Bu da şuna bir telmihtir: Göğün, semanın, semadaki uçsuz bucaksız varlıkların düzenlerinin muhafaza edilebilmesi ilahi kudret ile belli bir vakte kadar devam edip gidecektir. İlahi kudretin, semavatın intizamında göklerin ve gök cisimlerinin düzeninde etkisi ne kadar vazgeçilmez ise yeryüzündeki düzenin, adaletin, hakkın, hakkaniyetin, vasatîliğin, şahitliğin, itidalin korunabilmesi için de mizan o kadar önemlidir.

Bir şeyler alıp satarken terazinin adaletinin bozulmaması aslında insanlar arası adaletin aslî göstergesidir. Adalet ve mizanın yere indirilmesinin anlamı elbette ki bundan ibaret değildir. Mizan; hayatta, insanlar arası ilişkilerde, insanın Rabbi ve kâinat ile olan ilişkilerinde adil olmanın belirleyicisi ve göstergesidir. İnsanların her zaman kendi iradeleri ile adaleti yerine getirmedikleri ya da getiremedikleri bu hususta engellerin zaman zaman ortaya çıkabildiği bilinen bir husustur. Bu engellerin en önemlisi hiç şüphesiz insanoğlunun kendi iradesi ile çeşitli sebeplerden ötürü adil olmanın işine gelmemesidir. Böylece kişi adaletin dışına çıkar. İşte bunun için Kur’ân-ı Kerim, Hadid Suresi’ndeki “Ayrıca kendisinde hem çetin bir güç hem de insanlar için faydalar bulunan demiri de indirdik.”12 buyruğu ile bize önemli bir aracı, adalet adına kullanılması, hizmete sunulması gereken bir gücü hatırlatmaktadır.

Arap dilinde “demir” mecazi olarak silah, silah gücü ve otorite anlamında kullanılır. Diğer dillerde de bu anlamda kullanımlar söz konusudur. Bu ayet-i kerimeden kendisinde güç ve insanlar için faydalar bulunduğuna vurgu yapılan demir ile adaletin kendisi ile muhafaza edilebileceği, adalet yolundan sağa sola sapanların onunla doğrultulacağı açıkça anlaşılmaktadır. Esasen bu ayet-i kerimeyi baştan okuyacak olursak şunu görürüz: “Andolsun biz rasullerimizi apaçık delillerle gönderdik.” Yani onların söyledikleri, yaptıkları, tebliğ ettikleri emir ve yasaklar kendileri tarafından ortaya konulmamıştır. Allah’ın bir elçisi olarak tebliğ ettiklerini kendilerine verilen tartışılmaz delillerle ispat etmişlerdir. “Onlar ile birlikte insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye Kitab’ı ve Mizan’ı/ölçüyü ve adaleti indirdik.” Kitab, insanlar arasındaki hukuki meselelerde, Mizan da insanlar arasındaki maddi ilişkilerde doğru ölçünün ve adaletin ne olduğunu ortaya koyar. “Ayrıca kendisinde çetin bir güç ve insanlar için faydalar bulunan demiri de indirdik.” Demir de işaret edildiği gibi gerek Kitab’a gerek mizana yani bütün boyutlarıyla adalete aykırı hareket edenleri gerektiğinde hizaya getirmek için kullanılması gereken hilâfetin önemli erkini yani gücü ifade etmektedir.

Peki, adaletin, hilâfetin, şahitliğin ve vasat ümmet oluşun esas maksadı neyi ortaya çıkarmaktır? Bunun cevabı da: “Allah kendisine ve rasullerine, gayba kimin yardım edeceğini ortaya çıkarsın. Muhakkak ki Allah pek güçlüdür, azizdir/hükmüne karşı konulmayandır.”13

Dünyada ancak hilâfet sorumluluğuna sahip ümmet vasat, itidalli bir şekilde adaleti uygulayarak beşeriyete karşı şahitlik vazifesini ifa edilebilir. Bu konuma gelen ümmet hakkında Efendimiz de ümmetin yüzünü ağartacak, Cenab-ı Hakk’ın huzurunda sorumluluklarından ibra edecek türden şahitlikte bulunacaktır.

Adaletin mutlak ifadesi olan İslâm dini ve adaleti, onu ortaya koyabilecek vasatîliğin bütün niteliklerine sahip güçlü bir ümmetin şahitliği ile mümkündür. İslâm ümmetinin hâli hazırda yaşamakta olduğu güçsüzlük ve zafiyet ile adalete katkıda bulunması pek mümkün görünmemektedir. O hâlde bu ümmetin Kitab, Mizan, demir ve bütün unsurları ile adaleti ayakta tutabilecek güç ve imkânlara sahip olması bir zorunluluktur.

Bunu gerçekleştirebilmek için ümmetin çok sağlıklı planlara, projelere, bu doğrultuda, ahlâkî ve bedenî cehde ve gayrete ihtiyacı vardır.

Rabbimiz bizleri ve ümmetimizi şahitliğin bütün unsurlarını toplayabileceğimiz bir kıvama tez elden getirsin. Böylece beşeriyete karşı sorumluluğunu yerine getirerek şahitlik görevini ifa edebilsin. Rasul’ün de bu ümmet hakkında doğru ve adil şahitliğini ifa ederek ümmete yüzünün akı ile Rabbinin huzuruna çıkmasını nasip ve müyesser kılsın.

Gidilecek yol uzun, ortaya konulması gereken gayret pek çoktur.


Rabbim bizleri bu uğurda son nefesine kadar çaba ve gayretle çalışanlar arasına katsın.

Mehmet Beşir Eryarsoy

medeniyet bulten logo

ömer hoca ile röportajlar

tefsir 2017 2018 1

Yazanlarımız