• TÜRKİYE'NİN KARŞI KARŞIYA KALDIĞI MESELELER

      Türkiye, Birinci Cihan Harbi’nden bu yana bu kadar problemi aynı anda yaşamamıştır. Bir asırdır karşı karşıya kaldığımız her bir problemin birkaç katı kadar problemlerle yüz yüzedir ülkemiz. Bu durum; Türkiye’nin yanlışları yüzünden mi olmuş,...

DUYURULAR

İSLAMCILIK - 4

İslâm Devleti, Hilafet

Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılmasıyla Müslümanların problemlerine bir yenisi daha eklendi; İslâm’ı temsil eden bir siyasi otoritenin, dış dünyada İslâm’ı müdafaa edecek bir gücün olmayışı ve bunun doğurduğu boşluk. Yani İslâm devletinin yokluğu. Müslümanların gündeminin ilk sıralarında yer almaya başlayan bu konu en çok da İslâmcıları ilgilendirdi. Çünkü İslâmcılar her çağda ortaya çıkan meseleleri çözmekle kendilerini vazifeli sayıyorlardı/elan da inşaallah sayıyorlar.

 

Ortaya çıkan bu yeni hâl sadece mütefekkirleri etkilemedi, İslâmî mücadele veren cemaatleri de etkiledi ve bundan sonra kurulan cemaatler Osmanlı’dan sonra oluşan boşluğu doldurmayı da kendi vazifeleri arasında saydılar ve organizasyonlarını, cemaat programlarını da öyle düzenlediler. Açık örneği İhvan-ı Müslimin ve Cemaat-i İslâmi’dir. Bu hâl zamanla bazı sıkıntıları da beraberinde getirdi, cemaatin kendini devlet görmesi veya iktidara taşınan cemaatin devletleşememesi…

Modern ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla klasik dönem İslâm devlet anlayışı, yapısı, kurumları, diğer devletlerle ilişkileri, devlet başkanının yetki ve sorumlulukları vb. konularda Müslüman düşünürler arasında görüş farkları barizdir. Bu konu, İslâmcılık açısından da mühim bir yer işgal ediyor.

Konu ile ilgili Cemalettin Afgani’nin görüşleri mühimdir. Islah hareketinin ve İslâm birliğinin canlandırılmasının tetikleyicisi olarak kabul edilen Afgani, bu konuda kendine has görüşleri ve önerileri vardır. İslam coğrafyasının hemen her tarafına gitmiş, görmüş, müşahedelerde bulunmuştur, Müslüman dünyayı iyi tanıyor. Batıyı da biliyor ve kıyaslamaları rahatlıkla yapabiliyordu. Verdiği konferansta “Nübüvvet sanattır” ibaresi tartışmalara vesile olmuş ve ülkeden/Osmanlı’dan payitahttan sürülmüştür. Bu tabirin yanlış anlaşılmadan kaynaklandığı söylenmişse de fayda vermemiştir. Merkezden uzaklaşması yanlışlarına da etki etmiştir.

Afgani; milletlerin devletsiz ve dinsiz ayakta kalamayacağını dile getirir. Bu iki otorite elzemdir, ancak yöneticilerin despot olmaması, dinin de bid’at ve hurafelerden arındırılması gereğine çokça vurgu yapar. Bu da idarecileri ürkütmüş olabilir. Kanunun sultanın iradesiyle değil halkın hür iradesiyle olması lazımdır, der. Mısır’da Hidiv olan ve Afgani ile de aynı locada bulunan Tevfik Paşa’ya; halka imkan verilmesi, hürriyet verilmesi, halkın meclise katılmasının önü açılması gereğini söyleyerek düşüncesini dile getirir. Dinin çağın gereklerine göre yorumlanması, halkın yönetime katılması, istibdada karşı mücadele edilmesi ve sömürücülere karşı direnilmesi üzerinde durur.

Afgani, ülkelerin yabancıların boyunduruğundan kurtulabilmesi için, milli şuurun uyandırılması, vatan sevgisinin halka aşılanması gereğini dile getirmesi, milli/ırkçı hareketlere zemin hazırlamıştır. Bilhassa Türkçüler buna itibar etmişler ve bu düşünceyi kendi ideolojilerine dayanak saymışlar. Tabii Afgani, bunu geçici ve “İslâm Birliği” sağlanıncaya kadar olarak ileri sürmüş, lâkin ırkçılar bu fikri ilerleterek düşüncelerine dayanak yapmışlardır. Bilhassa dış Türkçülüğün gelişmesinde bu fikir etkili olmuştur. Milli uyanışı teşvik etmiştir. Mehmet Kaplan, “Türkçülüğün Esasları” na yazdığı önsözde konuyu net olarak dile getirmiştir.

Afgani’ye göre her millet-devlet önce kendi ayaklarıyla ayakta duracak sonra İslâm birliğine doğru adımlar ancak atılabilecek. Her kavmin kendi dilini geliştirmesi ve İslâm halklarının önce var olması sonra birleşmeleri üzerinde durur. Bu birlikte din, en üst belirleyici olacak ve fakat kavimler ve halklar kendilerini ifade edebilecek ve geliştirecek mahiyette olmalıdır. İslâm birliğinin manevi merkezi Mekke- Medine olmalıdır. İslâm birliği ancak din bağı ile sağlanabilir, hac ve hilafet de bunu pekiştirir. Ona göre Osmanlı Hicaz’ı merkez yapsaydı ve resmi dili Arapça olarak benimsemiş olsa belki hilafet ortadan kalkmayacaktı.

O, İslâm birliği, milli ve İslâmî kişiliğin oluşması, yabancı istila ve sömürüye karşı direnme, istiklal, hürriyet, öz güven, halka yetki verme konularında büyük tesir bırakmıştır. Konumuz gereği sadece Türkiye’deki etkisinin ana merkezine temas edebildik. M. Emin Yurdakul, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu vb. Türkçüler de ondan etkilenmişler ve kendi düşünceleriyle onunkini uzlaştırmışlar, demek ki düşünceleri bu tarafa da açık imiş. Tabii İslâmcılar, batıcılar da ondan etkilenmiştir.

Afgani’de devlet ve milli irade anlayışı zaman zaman farklılıklar gösterse de halka dayanmayan devletin ayakta kalamayacağı esasına dayanır. Çok renkli ve maceralı bir hayat yaşayan Afgani, bazen çelişkilere de düşebiliyordu. Bu çelişki, şartların çabuk ve sık değişmesiyle de ilintili olabilir.

Modern dünyanın eksene aldığı ulus-devlet anlayışının henüz İslâm dünyasında tam yer etmediği dönemde yaşayan Afgani, ulus-devlete kapı aralamıştır. Belki her bir devletin kendi ayaklarıyla ayakta durarak var olması sonra bu var olan ülkeler bir araya gelerek bir birlik oluşturmaları bugüne açılan bir kapı, bugünün şartlarına uygun bir çıkış yolu olabilir.

….

Ehl-i İslâm’ın dillendirdiği ve bir zamanlar yaşanan hilafet bugünün şartlarında mümkün görünmüyor, ancak Müslümanların ufuk çizgisi oraya doğrudur ve inşaallah bir gün gerçekleşecektir. Bu itikadı kaybetmek ümmet birliğine de ket vurur.

Ancak vakıadan koparak, kaçarak sadece ideale sarılmak, onun hayaliyle yaşamak, dahası oluşması için konuşmadan ve yakınmadan öte bir iş yapmamak bugünün İslâmcılarının bir açmazıdır. Bu konuda Afgani, çok gerçekçi ve uygulanabilir bir yol gösteriyor. Aslına bakılırsa onun ateşli ve aceleci mizacına da terstir, demek ki tehlikenin büyüklüğünü görmüş. Belki de Müslümanların perişan halini iyi müşahede ettiği için bu geçici çözüme sarılmıştır. Çok idealistlerin böyle bir tarafları da vardır.

Konumuz Afgani değildir, onun bu meselede görüşlerinin bir kısmına değindik. Modern ulus-devletin kabulünde katkısı olmuştur.

Bugün İslâmcıların kabullenmekte zorlandığı ve fakat mecburiyet tahtında kabul ettiği modern ulus devleti Müslümanlaştırma çabaları sürüyor. Krallıktan, demokrasiye kadar geniş bir yelpazede değerlendirilen “İslam Devleti” kavramı, ulus-devlet etrafında şekilleniyor. Modern dünyanın değer yargılarıyla İslâm anlayışı uyumlulaştırılmaya çalışılıyor. İran İslâm Cumhuriyeti açık örneğidir. Her ülkenin kendi ayaklarıyla ayakta kalması tabii ki gerekli ve bugünün şartlarında mecburidir, lâkin bu dayatmayı idealize ederek İslâm da zaten bunu öneriyor demek ve İslâmî nasları bu doğrultuda yorumlamak biraz abartı olur.

İslâmcıların genel bir özelliği de, vakıaları görüp onu hesaba katmak, gücünü ve enerjisini karşılığı olmayan idealize edilmiş şeylerle harcamaktan kaçınmalarıdır. Fakat gerçek ideallerinden de asla vaz geçmemek, bu iki hususu bir arada düşünmek ve böyle bir çalışma planını yapmak gelecek için yol gösterici olabilir. Bu hususta üstad Sezai Karakoç’un veciz şekilde dile getirdiği; ideal medeniyetimiz asr-ı saadettir ve fakat diğer vaki medeniyetler de bizim tecrübelerimizdir, zenginliğimizdir, onlardan yararlanırız…

Her devrin bir ruhu ve anlayışı vardır, Müslümanlar da o ruh ve anlayıştan etkilenirler, düşünceleri, idare biçimleri ve devletleri de zamandan etkilenir. Ama ana gövde İslâm’ın nasları olmak kaydıyla. Bu konuda Hamidullah’ın İslâm Peygamberi kitabını ve muteber siyer kitaplarını tetkik eden şunu açıkça görecektir; sosyal konularda şartlara uygun hareket edilmiştir, ama inanç konusunda asla. İdarecilik sosyal bir vakıadır bilmecburi sosyal çevreyi, dünya güç dengelerini hesaba katmak gerekecektir. Bu İslâm’ın bize öğrettiği siyasettir. Şartlardan azami istifade etmek ile şartlara bilakaydüşart teslim olmayı aynı saymamak gerekir. İslâmcılık bunu tefrik edebilme basiretini göstermektir.

medeniyet bulten logo

ömer hoca ile röportajlar

tefsir 2017 2018 1

Yazanlarımız