• TÜRKİYE'NİN KARŞI KARŞIYA KALDIĞI MESELELER

      Türkiye, Birinci Cihan Harbi’nden bu yana bu kadar problemi aynı anda yaşamamıştır. Bir asırdır karşı karşıya kaldığımız her bir problemin birkaç katı kadar problemlerle yüz yüzedir ülkemiz. Bu durum; Türkiye’nin yanlışları yüzünden mi olmuş,...

DUYURULAR

İSLAMCILIK - 1

İslâmcılık tabiri/kavramı; herkes tarafından aynı anlamda çok bariz anlaşılabilen bir mahiyete sahip değildir. Şu tarihte veya şu olayla başlamış, deme şansımız da pek yoktur. Tarifine göre tarihi de belirlenir. Hangi düşünürü, yazarı, devlet adamını, ıslah hareketini… merkeze koyarsak İslâmcılığı da ona göre tarif eder ve tarihi de belirleriz. 

İslâm dini, son ve mükemmel bir dindir. Bütün insanlığın problemlerini çözmekle Müslümanlar görevlidirler. Her problem ortaya çıktığında Müslümanlar onu çözmeye ve çare aramaya koyulurlar.

Problemler çoğaldıkça, çareler de farklılaşır, çare arayışlar da renklenir ve çeşnilenir. Bu açıdan bakılınca tek bir İslâmilik-İslâmlaşma-İslâmcılık olduğunu söylemek, insanlığın gelişimi ve meselelerin çokluğunu yok saymak anlamına gelir. İnsanlık geliştikçe beraberinde yığınla problem getirir.

Ehl-i İslâm kainattan, börtü-böcekten ve insanların tümünden sorumlu olduğu için fıtratı bozan her ne ise onunla mücadele etmek ve hayatın akışını da sağlamakla yükümlüdür. Bu zaviyeden bakınca İslâmcılık/İslâmilik her asırda, her çağda ve hatta her coğrafyada farklılıklar gösterebilir. Bu farklılıklar çare çokluğunun işaretleri sayılmalıdır.

Orta yerdeki probleme göre İslâmcılık/İslâmilik şekil alır ve yol-yöntem belirler, zaman zaman bazı tesbitler, çare arayışlar yanlış da olabilir.

İslâm ile İslâmcılık aynı şeyler değildir. İslâm, tüm zamanları ve zeminleri içine alabilen bir anlayış, düşünüş ve yaşayıştır. İslâmlaşma, İslâmilik, İslâmcılık ise, yer ve zamana göre bazı farklılıklar gösterebilme esnekliği bünyesinde taşır. İslâm’ın hayata tatbiki, uygulaması olduğu için insanî zaafları da beraberinde taşır.

Onun için İslâmcılık her çağda ve her coğrafyada farklı tezahür edebilir. Ancak gene de çağların ve coğrafyanın farklılığı göz önüne alınsa da ortak tarafları ve ortak değerleri çoktur ve ana çizgi daima muhafaza edilmelidir. İslâmlık vasfını taşıması için temel değerlere dayanması gerekir hareketin. Bu yönüyle yapılan ameliyenin İslâm vasfını taşıması için İslâm’ın ana çizgilerine bağlı kalması gerekir. Eğer ana çizgiden sapmışsa bir hareket İslâmiğini de yitirmiş demektir. İşte bu noktada farklılıklar başlar ve hangi hal ve durum bizi İslâm dışına itebilir? Sorusu ve konusu gündeme gelir.

İslâmcılığın tarihi ve gelişimi üzerinde durmayacağım, zaman zaman buna değinmek zorunda kalsam da ana mihver o olmayacak. Günümüz Türkiye’sini hesaba katarak ve merkeze de Türkiye Müslümanlarını alarak bir değerlendirmede bulunmaya gayret edeceğim. Pratik hayatın dayattıklarını da yok saymadan.

İlk önce kökü dışarıda konusunu ele almaya çalışacağım. Çünkü genelde Türkiye Müslümanlarına yöneltilen bir tenkittir, kökü dışarıda olmak. Diğer İslâm coğrafyalarında yetişen ve gelişen, düşünür ve düşüncelerden ders almak, yararlanmak ülkemizde bir nevi kerih görülür.

Kökü Dışarda Olmak

Kökün ne olduğunu tesbit etmeden dışarı veya içeri tabirleri havada kalır. Evvela Müslüman olarak bizim kökümüz ana gövdemiz, üzerinde oturduğumuz inanç, ahlâk, yaşayış, düşünüş, idare ediş, edep, ahlâk neye dayanır veya neye dayanması elzemdir sorusuna cevap aramamız gerekir.

İnsanlık tarihi bizim de tarihimizdir. Kur’an, bize kökümüzü; Hz. Adem’e dayandığını bildirir. İnsanlığın atası Adem (a.s.) bizim atamız, ilk kökümüzdür. O da topraktan yaratılmıştır. Demek ki ilk kökümüz bütün insanlarla ortaktır ve bu da Adem (a.s)’dır, topraktır.

“Ey insanlar, sizi tek bir candan yaratan ve ondan da zevcesini var eden, her ikisinden de birçok erkek ve kadın türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık (bağın)ı kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir.” (Nisa,1) “Allah, insanı pişmiş çamur gibi bir balçıktan yarattı.” (Rahman,14)

Irklar, renkler, diller de Allah’ın ayetlerindendir ve bizim de köklerimizin farklılıkları da bu tür dil, renk ve soy farklılıklarına dayanır. Bunlar ayrıcalık ve üstünlük için değil tanınmak içindir.

“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.“ (Rum,22)

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurat, 13)

Demek ki asıl kökümüz topraktır, Adem (a.s)’dır ve bundan sonra da soy-sop, dil ve renklerdir. Şimdi buradan hareketle bütün insanların yaptıkları bizim mirasımız sayılır, dünyanın neresinde bir olumlu iş, düşünce, yapılanma varsa o bize aittir. Bu hususta bir yere saplanmak asla doğru değildir. Doğu da batı da Allah’ındır, doğulu veya batılının yaptığı da insanlık mirasının bir parçasıdır. Bu miras bazen faydalı bazen da zararlı olabiliyor, burada asıl olan faydalıyı seçebilme yetenek ve kabiliyetidir.

Dil, renk farklılığı; tanımak ve farkına varmak içindir. İlk önce bu dil ve renkleri herkes tanıyacak, inkar ayet inkarıdır ve insanın yaratılışına aykırıdır. Dahası Allah’ın yaratmasındaki hikmeti yok saymaktır. Dilleri ve renkleri hem tanıyacağız hem de geliştirip besleyeceğiz. İslâmcı adam dil ve renk farklılığını bir zenginlik sayar ve insanlığın gelişimi için gerekli ve lüzumlu görür. Dil ve renk farklılığı kök olarak kabul edilemez, ama inkarı da kerih görülür ve ayıplar. Dil, renk ve diğer farklılıklar kök değil daldır, meyve de dalda olur kökte olmaz. Ama kök olmadan dal da olmaz yaprak ta olmaz, meyve de olmaz.

Coğrafya, renk ve dil, muhafaza edilmelidir, yoksa insanlık tek düzeye indirgenir ve sığlığa yol açar. Kendinden emin olan İslâmcı, dünyanın neresinde olursa olsun olmuş, olmakta olan ne varsa onu öğrenir ve ondan ders çıkarır.

Heyecanlanmadan, ürkmeden, insanlık tarihinin gelişimini hesaba katarak bir değerlendirme yapabilirsek, insanlık kökünün neye dayandığını, kainat-insan ilişkisi, insan-insan ilişkisi, insan-Allah ilişkisinin temel değerlerinin neler olabileceğini anlama imkanımız olabilir.

Bugün dünyada yaygın olan ulus-devlet ve ulusçuluk anlayışının kökü acaba bizden mi çıktı? Fransız İhtilali ile başlayan ulus merkezli anlayış, yaşayış, idare ediş ve düşünüş biçimi yerli midir? Yoksa kökü dışarıda mıdır? Demokrasi idare biçimi bize ait midir yoksa bir yerlerden mi bize geldi? Asıl kökü dışarda olan modern dünyanın bize dayattığı ve kabul ettirdiği düşünüş, anlayış, idare ediş ve yaşayış biçimi ve zihin yapısıdır.

medeniyet bulten logo

ömer hoca ile röportajlar

tefsir 2017 2018 1

Yazanlarımız