• HANİ KAMPLAŞMA OLMAYACAKTI!

      Bilim-din ilişkisi her zaman farklı yorumlanmıştır. Bilimin alanı ile dinin alanı nerede başlar nerede biter veya din ile bilim yekdiğerine zıt mıdır? Deneysel ve teknik bilimlerde, ölçülemeyen şeylere çok itibar edilmez. Doğa bilimciler,...

DUYURULAR

MUHAFAZAKÂRLIK, MODERNİST TUTUM VE İSLÂMCILIK

modernist tutum islamcilik

İsnâd‑ı ta'assub olunur merd‑i gayûra,

Dinsizlere tevcîh‑i reviyyet yeni çıktı.

İslâm imiş devlete pâ‑bend‑i terakki,

Evvel yoğ idi işbu rivâyet yeni çıktı.

Milliyyeti nisyan ederek her işimizde,

Efkâr‑ı Firenge tebaiyyet yeni çıktı.

Ziya Paşa

Hatırlanacağı gibi, on dokuzuncu yüzyıl, Müslümanların küresel bir iktidar odağı olmaktan uzaklaştırılmasıyla sonuçlanmıştı. Bir yandan yaşanan işgaller, diğer yandan Avrupalı devletlerin idari, iktisadi ve siyasi süreçlere müdahaleleri ile ümmet iç işlerine müdahale edilen bir konuma düşmüştü. Yeni durumu anlamlandırmak için girişilen çabaların neticesinde ise çeşitli fikir akımları doğdu. Bazıları, mevcudu korumayı esas alarak, yenilenme çabaları karşısında olumsuzlayıcı bir tutum alırken, diğer bir küme de mevcudu büsbütün değiştirmeyi teklif ediyordu. Üçüncü okuma biçimi ise meseleyi yeni yahut eski olmakla ilgili değil, yeni ya da eski olanın mahiyetinin ne olduğunu esas alarak değerlendirmeye tabi tuttu. Üçüncü yaklaşımı benimseyenler eskiyi olduğu gibi devam ettirmenin imkânsızlığını görerek değişmeyi zaruri gördü ama geleneğe karşı reddiyeci olmadı. Yeni olanın mahiyetini sorgulamaksızın benimsemeyi ise İslâmi kabullerle ve tarihî‑toplumsal gerçeklikle çelişeceğini gördü.

Bu yaklaşımı benimseyenlerin oluşturduğu çizgiye İslâmi tecdit hareketi diyebiliriz. Muhafazakâr reddiyecilik ile modernist reddiyecilik dışında bir okuma teklifi olarak İslâmi tecdit hareketi korunması gerekeni korumayı, yenilenmesi gerekeni de yenilemeyi esas aldı. Mezkûr yaklaşım bu tercihi aracılığıyla hem kendi kalmayı hem de mevcut meydan okumayı cevaplamayı mümkün görmekteydi.

Günümüzde yaşanan kafa karışıklığını aşmaya katkı sunabileceğini varsayarak bu akımların yaklaşımlarını biraz daha açmakta fayda olabilir.

Osmanlı'nın son döneminde kullanılan kavramları esas alarak ifade edersek yaşanılan şey bir inhitat hâli idi. İnhitat, dönemin sözlüklerinde ihtiyarlık çağı olarak tanımlanmaktadır. Sonraki literatürde gerileme olarak içselleştirilen yanlış kullanımın aksine inhitat kavramı, başkalarını model olarak görerek kendini tanımlamayı değil, karşı karşıya bulunduğu durumu kendi bağlamında anlamayı esas almış bir aklın eseri olarak görülebilir. Nitekim Said Halim Paşa, Muhammed İkbal, Mehmed Akif ve Elmalılı Hamdi Efendi gibi dönemin öncü şahsiyetlerinin eserlerinde açıkça görülebileceği gibi, sorun sadece dışarının saldırganlığı ile açıklanamazdı. Dahası esas olarak İslâm ümmetinin kendi bünyesindeki zaaflar sebebiyle dış müdahaleye açık hâle geldiği bu literatürde esas alınmaktadır. Meseleyi öncelikle kendi iç dinamikleri içinde anlayan bu yaklaşım sahipleri, doğal olarak çözümü de kendi iç dinamiklerini hesaba katmadan üretemeyeceklerinin bilincindeydiler. Nitekim İkbal'in bir tecdit ve ihya çabasının tam da bu noktadan başlaması gerektiğine dair düşüncesini en güzel ifade eden mısralarından birisi Cavidnâme'de şu şekilde geçer: “Gel, yaşlanmış dünyayı gençleştir.”

Bütün bu izahları daha yazının giriş kısmında ifade etmemin elbette bir maksadı var. Günümüz de yaygın olarak İslâmcılığa yöneltilen eleştiri/suçlamalar, kanaatimce hem İslâmcılığın iç dinamikleri meselenin hâlli için bir başlangıç noktası olarak gören yaklaşımlarını hem de İslâmcılıkla muhafazakâr/gelenekçi yaklaşım arasındaki farkı bilerek yahut bilmeyerek ihmal etmektedirler. Asimetrik bir çatışmanın ötekisi olarak muhafazakâr/ gelenekçi mahfillerin gerek geleneğe gerekse de hâkim Batılı sisteme ilişkin tutumlarının aksine İslâmcılık sorunu daha temelden değerlendirmektedir. Hayatı muhkem ve değişen iki veçheli bir imtihan alanı olarak gören İslâmcılık ne eski olanı ne de yeni olanı sorun olarak görmektedir. Eski, eski olduğu için yeni de yeni olduğu için kıymetli yahut kıymetsiz olamaz. Kıymet ölçüsü eski veya yeni olanın mahiyeti ile ilgili olabilir. İslâm'ın kıymet ölçülerine göre iyi ve kötü olan eskide de yenide de olabilir.

Elmalılı Hamdi Efendi'nin güzel ifadesiyle bizim meselemiz hubb‑u Hakk ve marifete sa'ydır. İslâmcılığın bu yaklaşımı hem gelenekle hem de yeni olanla ilişkileri belirlemede kendi kalarak yenilenmeye imkân verdiği için bir yandan gelenekçi öte yandan da modernist kesimlerle sorun yaşamaktadır. Kendi kalma ısrarı yüzünden modernistlerle, yenilenmeye dair tutumu sebebiyle de gelenekçilerle farklılaşan bu yaklaşım vasat ve mutedil bir çizginin imkânlarını göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Kuşkusuz bu çözüm projeksiyonunun çok da doğru anlaşıldığı söylenemez. Yapılan İslâmcılık eleştirilerinin en azından bir kısmının yukarıda bahsettiğimiz dengeli tutumu kavrayamamaktan kaynaklandığı görülmektedir. Zira mütedeyyin insanların İslâmcıların değişime açık tutumlarına bakarak onları modernist olarak suçlamaları da İslâmcıların İslâmi gelenekle güçlü ve ısrarlı bir şekilde kurdukları irtibata bakarak İslâmcılığı gelenekçi‑muhafazakâr olmakla suçlamaları da hayatın tabiatını bütünlüklü kavrama konusundaki İslâmcı önermeleri bilmemekten kaynaklanmaktadır. Elbette art niyetli yaklaşımları göz ardı ederek bu yargıda bulunuyorum. Bu durumda İslâmcılığın hayata dair yaklaşımının esasını burada açıklığa kavuşturmamız gerekiyor.

Kanaatimce İslâmcılığın kaynak metinleri dikkatle okunduğunda görülecektir ki hayat iki veçheli bir imtihan alanıdır. Hayatın bir veçhesi tahaffuz, diğer veçhesi ise tahavvüldür. Tahaffuz sabit ve muhkem olanı, tahavvül ise hâlden hâle geçişi yani değişmeyi ifade ediyor. Tabiat da insan da bu kanuna tabidir. Bu sebeple hayatta hep bir şeyleri koruma bir şeyleri de değiştirme ihtiyacı ve sorumluluğu ile yüz yüze geleceğiz demektir. Bunun için de muhkem olan ile arızi yani değişken olanın doğru tespit edilmesi ve muhkemi koruma, değişken olanı ise yeniden üretmenin yolunu belirlemek önem kazanacaktır. Elmalılı Hamdi Efendi'nin bu konudaki kavram çerçevesini esas alarak söylersek yapılması gereken ta'dilat ve keşfiyat‑ı cedidedir. Tadilat eskiyi yenileme, keşfiyat‑ı cedide ise yeni imkânların ve sorunların anlaşılması için gereklidir. Tam da bu nokta da Said Halim Paşa'nın değişime dair yaklaşımına müracaat edebiliriz. Ona göre değişmenin iki yolu vardır: Birinci yol ta'dilen ıslahtır, ikinci yol ise tebdilen ıslahtır. Ta'dilen ıslah bir şeyin esasını korumak için yapılacak düzenlemeleri tamirat yoluyla yapmayı ifade ederken tebdilen ıslah o şeyi yıkıp yerine yeni ve başka bir şey koymakla yapılan değişikliği anlatır. Meramımızı daha açık anlatalım: Alimin yerine aydını, medresenin yerine mektebi ikame etmek tebdilen değişimi esas alan yaklaşımken alimin ve medresenin zaaflarını tespit ederek onları telafi edecek düzenlemeler yapmak ise ta'dilen ıslah demektir. Ta'dilen ıslah İslâmcıların, tebdilen ıslah ise modernistlerin yani Batıcıların yoludur. Bu çıkarımdan hareketle diyebiliriz ki, İslâmcılar İslâmi kaynaklar ve tarihî İslâm tecrübesi ile irtibatı kopararak yapılacak bir yenilenmenin bizi biz olmaktan çıkaracağını ama bir yenilenme ihtiyacı ile karşı karşıya bulunduğumuzu düşünmektedirler. Bu durumda da kaynaklar ile irtibatı esas alarak bir teceddüd'e ihtiyaç duymaktadırlar. Batıcılar ise buranın tecrübesini tasfiye ederek onların yerine başka bir medeniyetin kavramlarını ve kurumlarını almayı teklif etmektedirler.

Kuşkusuz izah etmeye çalıştığımız bu tutum yüzyıllık serüvenin hemen her aşamasında hep aynı kalmadı. Zira günümüzde İslâmcılık olarak kavramlaştırılan bu akım yaklaşık yüzyıllık bir süreçte çeşitli dönüşümlere uğradı. 3 Mart 1924'te yapılan darbeye kadar olan süreç İslâmcılığın birinci dönemidir ve yukarıdaki çerçeve daha çok bu birinci dönemin mahsulüdür. 1924'ten itibaren İslâmi Hareketler Çağı başladı. Hilafetin ilgası ve pozitivist devrimlerle yeni bir döneme girildiğini düşünen Türkiye dışında yaşayan Müslümanlar ilk örgütlü cevabı İhvan‑ı Müslimin ile verdiler. İhvan'ın birikimi İslâmi Hareketler Çağı'nın en kapsamlı ve etkili örneğini oluşturmaktadır. Benzer örgütlü yapılar İslâm ümmetinin farklı coğrafyalarında da oluşturuldu.

Kanaatimce İslâmi hareketler ulemanın ve ümeranın rol kaybının yol açtığı boşluğu ikame etmeye çalıştılar. Yani bir anlamda ehlü'l‑hall ve'l‑akd vazifesini ikame ettiler. Elbette bu ağır bir yüktü ve asli değil ikame bir durumdu. Cemaatlerin sınırlılıklarını esas olarak bu bağlam ile irtibatlı olarak anlamak gerekiyor. Ne var ki, yapılan tartışmalar bu bağlamı dikkate alan tartışmalar değil. Cemaatler dolayımında yapılan tartışmalar daha çok da İslâmcı önermelerin ve pratiklerin modern, şimdilerde de post‑modern dünya ile uyumlu olup olmadığı ekseninde yapılmaktadır. Bu bağlamda cemaatlerin, tarih dışı durum ve hâlleri temsil eden arkaik yapılar ve zihinler olduğu vurgulanmak isteniyor. Zira pozitivist kabullere göre din zaten ilkel bir insani devrenin aklı idi. Pozitif bilimin ilerlemesi ile de hayattan çekilecekti. Lakin öyle olmadı ve din hâlâ insanın hayatı ve var oluşu anlamlandırmada en esaslı dayanağı olmaya devam ediyor. Dolayısıyla da ezber bozan bu durumu patolojik bir var oluş biçimi olarak değerlendiren seküler akla göre İslâmcılık bitmeliydi. Bitmediyse de artık bitmeliydi. Post‑modern, post‑human ve post‑normal hatta hatta post‑truth bir çağda bu dinî bir olgu olarak İslâmcılık bitti, bitiyor tartışmaları bir türlü tedavülden kalkmıyor. Oysa İslâmcılığın temel önermeleri dikkate alındığında İslâmcılığın bitmesi değil, olsa olsa yeni bir biçim alması konuşulabilir. Zira hem kaynakları hem de verili dünyaya dair ilgileri ve önermeleri dikkate alındığında başka türlü olmasını beklemek, ihbari değil ancak inşai olarak İslâmcılık bitti denilebilir. Nitekim İslâmcılığın temel kabulleri olan anti‑emperyalizm, ittihad‑ı İslâm ve teceddüt/ihya dikkate alınarak yapılacak bir değerlendirme insanlığı karşı karşıya bulunduğu seküler meydan okuma devam ettiği müddetçe bu önermeler ekseninde bir cevap arayışının da devam etmesi kaçınılmazdır. Dahası İslâmcılığın asli referansları olan Kur’ân ve Sünnet insanlığa sunulmuş son ve nihai bir cevap için tüm imkânları barındıran cihanşümul kaynaklardır. Bu kaynaklarla irtibatlarını Müslümanlar ne kadar sağlıklı kurabilirse o kadar da çözüm performanslarını devam ettirebileceklerdir. Burada vurgulayarak ifade etmeliyiz ki, Kur’ân ve Sünnet sadece bir çözüm imkânıdır. Bu imkânı değerlendirip değerlendirememek doğrudan Müslümanların meselesidir.

Meselenin aslını Yunus'un dizeleri ile bağlayalım:

Çeşmelerden bardağın doldurmadan kor isen,

Kırk yıl orada dursa da kendi dolası değil.

Vahdettin Işık

tefsir dersleri

ilka kiz akademisi

Yazanlarımız