• HANİ KAMPLAŞMA OLMAYACAKTI!

      Bilim-din ilişkisi her zaman farklı yorumlanmıştır. Bilimin alanı ile dinin alanı nerede başlar nerede biter veya din ile bilim yekdiğerine zıt mıdır? Deneysel ve teknik bilimlerde, ölçülemeyen şeylere çok itibar edilmez. Doğa bilimciler,...

DUYURULAR

GÜNDEM İLE İLGİLENMENİN GEREKLİLİĞİ - 3

turkiye ve dunya gundemi 3 besir eryarsoy

Günümüz Dünyasının Vakıası

Bugünkü dünya vakıasının kısa geçmişine gelecek olursak öncelikle 20. asrın ilk yarısında yaşanan iki dünya savaşı ve bunların etkileri üzerinde durmamız gerekir. Bu iki dünya savaşı, farklı amaçlarla gerçekleşmiş olsa da neticesi itibarıyla dünya haritasında ciddi birtakım değişikliklere sebep olmuştur.

I. Dünya Savaşı ile imparatorluklar sona ermiş, Aydınlanma ve Fransız İnkılâbı'yla temelleri atılan ulus devletler ortaya çıkmıştır. I. Dünya Savaşı'nın öncesinde var olan Osmanlı İmparatorluğu, Rus İmparatorluğu ve Alman İmparatorluğu savaşın neticesinde tarihe karışmıştır. Bu üç imparatorluğun yerine yüze yakın devlet kurulmuştur. Böylelikle özelikle güçlü ülkelerin daha kolay sömürebileceği ulus devletlerin temelleri atılmış ve bu aday küçük ulus devletler emperyalist ülkeler tarafından işgal edilmiştir. İşgal edilmiş bu ülkelere daha sonraları göstermelik, kâğıt üzerinde kalan özgürlükler verilmiştir.

Günümüzde hâlâ yeni devletler ortaya çıkmaya da devam ediyor.

Çöken imparatorluklar arasında en büyük travma İslâm dünyasında yaşandı. Çünkü yalnız Osmanlı İmparatorluğu yıkılmadı. Ayrıca Timur'un torunlarının Hindistan'da kurduğu İslâm Devleti de yıkıldı. Osmanlı hilafetinin de lağvedilmesiyle birlikte İslâm dünyası tamamen başsız kaldı. İslâm ülkeleri ipi kopmuş bir tespihin taneleri gibi adeta her biri bir tarafa dağıldı. Bu dağılan İslâm dünyası içerisinde fazla sayılmayacak bir süreç içerisinde “yeniden İslâm'a dönmeye talip olanlar” da ortaya çıktı, artık İslâm'ın geri gelmesinin imkânsız olduğunu düşünüp “ulus devlet olarak kendi ayakları üzerinde durmaları gerektiğini savunanlar” da varlık sahnesine çıktı. Bu ikincilerden bir yönüyle farklı olanlar da ortaya çıktı. Bunlar, ulus devlet olarak ancak her şeyi Batı'dan alarak kendi varlıklarını ortaya koyabilecekleri iddiasında olanlardı.

İslâm dünyası içerisinde ilk bağımsız olan devlet Türkiye Cumhuriyeti oldu. Orta Doğu'daki İslâm ülkeleri 1950‑60'lara kadar devam eden bir sömürge döneminden kurtularak göreceli bir oranda bağımsızlıklarını sağladılar. İslâm coğrafyasında yaşanan bu gelişmelerle halkı Müslüman olan bu ülkeler bir kabuk değişimine uğradı.

II. Dünya Savaşı sonrasında dünyada ciddi bir kutuplaşma yaşandı. Sovyetlerin öncülüğünde sosyalist dünyayı temsil eden Varşova Paktı ile ABD'nin öncülüğünde kapitalist dünyayı temsil eden NATO Paktı'nın yer aldığı iki kutuplu dünya tezi ortaya konuldu. Bu iki kutuplu dünya, süreç içerisinde ‑esasen sömürülerini gerekçelendirmek ve nispeten kolaylaştırmak için görünürde- birbirleriyle savaş ve rekabetlere girerken diğer taraftan dünyayı da kendi aralarında paylaştı.

Kimi zaman Vietnam'da olduğu gibi dünyanın bir coğrafyasında savaş sürdürürlerken kimi zamansa uzay savaşlarında birbirleriyle mücadele ettiler. Bu mücadelenin maliyetli olduğunu fark edince bazı dönemlerde yumuşamaya giderek “ulusların kendi kaderini tayin etme gibi” tezleri ileri sürdüler. Ancak bu yumuşama dönemlerinde dahi sömürdükleri dünyadan paylarını almayı ihmal etmediler.

Dünya bu süreci yaşarken en ciddi darbeleri de yiyen yine İslâm dünyası oluyordu. Özellikle Orta Asya ve Balkanlardaki Müslümanların komünizmden yediği darbenin tarifi imkânsızdır. Benzer sıkıntılar sosyalizmi kabul eden Cezayir'de, Tunus'ta, Mısır'da da yaşandı. Buna rağmen İslâm dünyasında çeşitli özgürleşme ve anti‑emperyalist hareketler ortaya çıktı. 1980'li yıllarda başlayan Sovyetlerin Afganistan işgali, on yıllık mücadelenin ardından Sovyetlerin tasını tarağını toplayarak Afganistan'ı terk etmesiyle neticelendi. Ardından yaşanan süreçte Sovyetler Birliği dağıldı.

“Tarihin Sonu” teziyle Francis Fukuyama tüm dünyanın liberalizme geçeceğini, dünyanın geldiği son noktanın liberal dünya görüşü olduğunu iddia etti. Fukuyama ve Huntington'a göre Amerika'da mücessem olarak temsilini bulan “kapitalist Batı dünyası” diğer ülkelere önderlik edecektir.

Bu tarihin sonu düşüncesi aslında Batı'nın baştan beri evrimci düşüncesi içinde yer almaktadır. Allah'ın gerek şeriatıyla gerek sünnetullahıyla kâinata ve hayata müdahalesinin kabul edilmediği yerde evrimci düşünce en mantıkî düşünce olarak görünür. Çünkü başka mantıki açıklama getirilemez. Onun için de dünyaya egemen olmanın tekâmül sürecinde sona gelindiğini ve bundan sonra tek kutuplu dünyayı ABD'nin önderliğinde liberal düşüncenin idare edeceğini savundular.

Bu düşünce zihinsel olarak bizlere ihraç edilmek istendi. Böylelikle Müslümanlarda yeniden İslâm'a dönme gibi bir azim ortadan tamamen kaldırılacaktı. Ama durum onların istedikleri gibi olmadı.

Ümmetin Uyanışı

Halifeliğin ortadan kaldırılmasıyla birlikte ümmet uyanış aşamasına gelmiş oluyordu. Halifeliğin ortadan kaldırılması ise enteresan bir tevafuktur. 1924'te lağvedilen halifelikten bir iki sene sonra halifeliği yeniden canlandırmak için Mısır'da Müslüman Kardeşler Hareketi kuruldu. Bunun, üzerinde ibretle düşünülmesi gereken hususlardan birisi olduğunu düşünüyorum.

Çünkü bu hareket özetle “Müslüman Ümmet”in içinde bulunduğu hâlinin dinî ve tarihî misyonu ile bağdaşmadığını ve yeniden kendisini ümmet yapan aynı dinamiklerle tekrar canlanıp, silkinip ayağa kalkmasının bir görev ve bir sorumluluk olduğunu açık ifadelerle dile getiriyordu.

Son Osmanlı Şeyhülislâmı Mustafa Sabri Efendi, Türkiye ve İslâm dünyasının karşı karşıya kaldığı durumun mahiyetini çok iyi idrak etmiş birisi olarak özellikle Türkiye'de kurulmak istenen düzeni eleştirmiş ve bu konuda önemli eserler yazmıştır. Fakat bu eserlerin çok azı Türkçeye tercüme edilebilmiştir. Türkiye'de çok fazla tanınmıyor maalesef. Çünkü Türkiye'de kurulan Kemalist düzen tarafından nisyana mahkûm edilmek istenmiştir. Bir diğer sebep ise eserlerini Arapça yazmasıdır.

Ümmetin uyanışına vesile olan Hasan El‑Benna'yı, Seyyid Kutub'u, Mevdudi'yi hepimiz biliyoruz. Bunların ne yaptığı konusunda hepimizin bilgisi vardır.

Selefilik önceleri bir Vahhabî hareketi olarak gündeme gelmiş fakat fazla revaç bulmamıştır. Bu sebeple İslâm dünyasında bir sempati uyandırmak düşüncesiyle selefilik kavramı üzerinde durulmaya başlanmıştır. Selef, kelâm tarihinde ve mezhepler tarihinde eskiden beri çokça kullanılan bir kelimedir. Selef denilirken genelde Peygamber Efendimizin dönemi, ashabı, tâbiîn ve tebeu't‑tâbiîn dönemi ve onları fikir ve metot olarak takip eden kimseler anlaşılır.

Bana kalırsa selefîliğe yapılacak ilk hizmet, bugün kendilerine “selefî” diyenlerin selefî olmadıklarını ortaya koymak ve selefîliği bunların elinden kurtarmaktır. Selef bugünkü selefilerden uzaktır. Bunu öncelikle bilelim ki onlara zulmetmeyelim. Selef‑i salihîn bizim geçmişimizdir. Şimdiki selefilerin de onlarla ‑sınırlı bir daire dışında- alâkasının olmadığını kabul etmemiz gerekir. İbn Teymiye'nin faraza zalim, fasık, facir hükümdarlara karşı tutumunu bugün hangi Vahhabî ya da Suudi selefisinde görebilirsiniz? Hiçbirinde böyle bir tavır yok. Dolayısıyla selefi hareketler ile bizim bildiğimiz İslâm tarihindeki ashab‑ı kiramın ifade yerindeyse çizgisi üzerindeki selefi yaklaşımı birbirinden ayrı görmemiz ve mütalaa etmemiz gerekir.

Hilafetin yokluğu döneminde Hindistan'da Cemaat‑i Tebliğ ve Türkiye'de Risale‑i Nur gibi siyasete karışmayan, bütün davaları bireysel sınırlar içerisinde İslâm'ı insanlara ulaştırarak onları Müslümanlaştırmaya çalışan hareketler de ortaya çıktı. Sufi hareketlerin bir bölümünün de bu tarz bir ahlâkîleştirmeyi veya ibadete yöneltmeyi hedeflediğini söyleyebiliriz. (Bidatler ve hurafeler ayrı bir mevzu. Şimdilik bu konuyu mevzu bahis etmek istemiyorum.)

Ayrıca Afgan cihadı ile birlikte veya o süreç içerisinde ortaya çıkan cihadi hareketlerden söz edebiliriz. Bunlar El‑Kaide, Daeş, Eş‑Şebab gibi örgütlerdir. El‑Kaide'nin Abdullah Azzam hayatta olduğu dönemlerde benimsediği esas ve ilkeleri itibari ile İslâm nokta‑i nazarından ciddi anlamda ağır eleştirilere maruz kalabilecek bir hüviyette olduğu kanaatinde değilim. Fakat özellikle Usame'nin (Allah hepimizin ve onu taksiratını affetsin, inşallah şehittir.) “topyekûn bütün dünya arzında kâfirlere karşı savaş ilan eden fetvası”nı benimsemesi ve yaygınlaştırması ile başlayan cihadî denilen hareket ve eylemleri, İslâmî bir prensip dâhilinde hareket etmelerinin imkânını ortadan kaldırmıştır. Onun bu yorumuyla birlikte isteyen birçok kimse İslâm'ın kabul etmediği bir yığın işleri çok rahat yapabilir oldu, maalesef yapılmaya da devam ediyor ve bunlar İslâm'a mâl ediliyor. Ancak bu türden yapılan eylemlerin birçoğunun İslâm nokta‑i nazarından kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Kendileri buna “cihad” dese dahi biz böyle bir şeyin İslâm'la ve cihatla alâkası olmadığını düşünüyoruz.

Yapılan bir diğer iş, partisel faaliyetlerdir. Türkiye'de, Tunus'ta, Cezayir'de İslâmî eğilimlerin gündemi arasında olan veya İslâm'ı varlık gerekçeleri arasında gösteren partiler ile siyasal faaliyetlerin devam ettiğini görüyoruz. AK Parti, Saadet Partisi İslâm adına siyaset yaptıkları iddia edilen veya kabul edilen eğilimlerdir. Gannuşî'nin önderliğinde Tunus'ta Nahda Hareketi aynı şekilde siyasal faaliyet içerisindedir. İhvan belli bir dönem içerisinde siyasete katılmış ve aktif faaliyet göstermiştir.

Bu faaliyetler de hilafetin olmadığı bir dönemin sonuçları arasında ümmetin uyanışının belirtileridir. Ama her uyanış her zaman için sağlıklı bir şekilde ayağa kalkışla sonuçlanmayabilir.

Bazen insan uyku sersemliği ile ayağa kalkar ancak sağa sola çarpabilir. Çarpması neticesinde bir daha yıkılabilir, başka bir yanlış yapabilir. Bu türden hadiselerle de karşı karşıya olduğumuzun değerlendirmelerini ayrıca yapmak gerekir. Ama bu arayışların hilafetin mevcut olmaması neticesindeki arayışların birer tecellileri olduğunu söyleyebiliriz.

Geldiğimiz süreçte hepimizin malumu olan “Arap Baharı” ortaya çıktı. Arap Baharı ortaya çıktığı esnada birtakım kimseler Amerika'nın bu işi yönlendirdiğini, bu hadisenin bir Amerika'nın tezgâhı olduğunu söyledi. Ben bu işin baştan beri Amerika'nın tezgâhı olduğu kanaatinde değilim. Ama Amerika her zaman için dünyada meydana gelen her türlü gelişmeyi kendi lehine çevirmek ister ve her zaman bunu sağlayabilmek için devreye sokabileceği güç ve imkânlara da sahiptir. Bir dönemden itibaren devreye Said Nursî girmemiş olduğunu da kabul etmemek mümkün değil.

Neler Yapmalıyız?

Zaman zaman “İstikbal İslâm'ındır.” diyoruz ancak acaba bu böyle midir? Veyahut bunun birtakım şartları var mıdır? Hiç şüphesiz “İstikbal İslâm'ındır.” ve fakat şartları da vardır. Gelecek gerçekten İslâm'ındır. Çünkü Batı uygarlığının tükenmişliği ile insanlara verebilecek, yeni ufuk gösterebilecek, beşeriyeti yeniden canlandırabilecek, beşeriyetin şerefli ve insan haysiyetine yaraşır bir şekilde yeniden ortaya çıkmasına yardımcı olabilecek herhangi bir verisi ve imkânı kalmamıştır.

Aynı şeyi Çin ve Hint için de söyleyebiliriz. Bunların beşeriyete yeni bir soluk teşkil edecek veya ifade yerindeyse İsrafil'in Sur'u mahiyetinde olabilecek yani beşeriyeti canlandırabilecek bir imkâna sahip olmaları mümkün değildir.

O hâlde geleceği omuzlamaya aday sadece biz yani İslâm ümmeti kalıyoruz. Bunun içinde gerekli ve zorunlu birtakım şartlara sahip olmamız lazım. Önümüzde taşımamız gereken yük ne ise bizim de ona göre gücümüzün, eğitimimizin, kabiliyetimizin ve imkânımızın olması lazımdır. Yara bere almış, gücünü tam kullanmaktan uzak birisi yapması gerekeni tam bir şekilde yapamaz. Ümmetin durumu da böyledir. Dolayısıyla ümmetin yaralarını berelerini tedavi etmesi lazımdır.

Peki, nedir yaralarımız, berelerimiz?

Akidemizi tashih etmek noktasında yaralarımız berelerimiz var.

Geleceğe güven noktasında yaralarımız berelerimiz var.

Dünya algımız noktasında yaralarımız berelerimiz var.

Allah rızasını ve ahireti hedefleyen bir hayat sahibi olmamız noktasında yaralarımız berelerimiz var.

İlmî ve ahlâkî bakımdan, bilimsel açıdan yeterli oluşumuz noktasında yaralarımız berelerimiz var.

İslâm'ın bizi bir arada tutmak istediği yani gerçek manada ümmet birliğini sağlayacak alt yapı noktasında yaralarımız berelerimiz var.

Haklarımızı, mukaddeslerimizi, değerlerimizi sahiplenmek ve bunları korumak noktasında yetersizliğimizle ortaya çıkan bir yığın yaralarımız berelerimiz, hastalıklarımız, rahatsızlıklarımız var…

Ümmet, evvela bu rahatsızlıklarının farkına varması, onları teşhis etmesi ve gidermesi, eksikliklerini tamamlaması için yeterli azim ve kararlılığı ortaya koymalıdır. O zaman biz kesinlikle geleceğe sahip olabiliriz ve gelecek bizim olur. Ancak bu şekilde geleceği kucaklayabiliriz. Geleceği kucaklayamazsak başta bizim ve arkasından bütün beşeriyetin felaketi kaçınılmaz olur. Tüm bunların sorumluluğu da bizim omuzlarımızda olur. Dolayısıyla ümmet olarak kendimizi ve yeni neslimizi buna göre yetiştirmenin yollarını aramamız lazım. Çünkü Cenab‑ı Allah bunun tehdidini Kitab‑ı Kerim'inde bize çok açık bir şekilde yapıyor: Muhammed (a.s.) suresinin 38. ayet‑i kerimesinde: “Şayet yüz çevirirseniz yerinize sizden başka bir kavmi getirir, sonra onlar da sizin gibi olmazlar.” buyurmaktadır.

Yani eğer size gelen bu dinden ve bu hakikatlerden yüz çevirecek olursanız Allah sizin yerinize başka bir kavmi getirir ve onlar sizin gibi bu şekilde bu davaya karşı gevşek ve ilgisiz davranmayacaklardır. Durum bu vaziyette iken neyi tercih etmemiz gerektiği açıkça ortadadır. “Ya İslâm veya Tufan!” Başka yol yok. Ümmetin önündeki tek yol budur.

Dolayısıyla bizim yılmadan, çekinmeden, erinmeden dur durak bilmeden bu dava için kendimizi hazırlamamız, bu dava uğrunda kendimizi ve yeni neslimizi yetiştirmemiz lazımdır. Merhum Necip Fazıl'ın tabiri ile “yeni neslin hamurkârlığını” yapmak görevi bize düşüyor.

Cenab‑ı Allah'tan bütün Müslümanlara muvaffakiyetler vermesini, bu kutlu yolda hepimize başarılar nasip etmesini diliyorum.

Mehmet Beşir Eryarsoy

 

Türkiye ve Dünya Gündemi ile İlgilenmenin Gerekliliği ‑ III Günümüz Dünyasının Vakıası Bugünkü dünya vakıasının kısa geçmişine gelecek olursak öncelikle 20. asrın ilk yarısında yaşanan iki dünya savaşı ve bunların etkileri üzerinde durmamız gerekir. Bu iki dünya savaşı, farklı amaçlarla gerçekleşmiş olsa da neticesi itibarıyla dünya haritasında ciddi birtakım değişikliklere sebep olmuştur. I. Dünya Savaşı ile imparatorluklar sona ermiş, Aydınlanma ve Fransız İnkılâbı'yla temelleri atılan ulus devletler ortaya çıkmıştır. I. Dünya Savaşı'nın öncesinde var olan Osmanlı İmparatorluğu, Rus İmparatorluğu ve Alman İmparatorluğu savaşın neticesinde tarihe karışmıştır. Bu üç imparatorluğun yerine yüze yakın devlet kurulmuştur. Böylelikle özelikle güçlü ülkelerin daha kolay sömürebileceği ulus devletlerin temelleri atılmış ve bu aday küçük ulus devletler emperyalist ülkeler tarafından işgal edilmiştir. İşgal edilmiş bu ülkelere daha sonraları göstermelik, kâğıt üzerinde kalan özgürlükler verilmiştir. Günümüzde hâlâ yeni devletler ortaya çıkmaya da devam ediyor. Çöken imparatorluklar arasında en büyük travma İslâm dünyasında yaşandı. Çünkü yalnız Osmanlı İmparatorluğu yıkılmadı. Ayrıca Timur'un torunlarının Hindistan'da kurduğu İslâm Devleti de yıkıldı. Osmanlı hilafetinin de lağvedilmesiyle birlikte İslâm dünyası tamamen başsız kaldı. İslâm ülkeleri ipi kopmuş bir tespihin taneleri gibi adeta her biri bir tarafa dağıldı. Bu dağılan İslâm dünyası içerisinde fazla sayılmayacak bir süreç içerisinde “yeniden İslâm'a dönmeye talip olanlar” da ortaya çıktı, artık İslâm'ın geri gelmesinin imkânsız olduğunu düşünüp “ulus devlet olarak kendi ayakları üzerinde durmaları gerektiğini savunanlar” da varlık sahnesine çıktı. Bu ikincilerden bir yönüyle farklı olanlar da ortaya çıktı. Bunlar, ulus devlet olarak ancak her şeyi Batı'dan alarak kendi varlıklarını ortaya koyabilecekleri iddiasında olanlardı. İslâm dünyası içerisinde ilk bağımsız olan devlet Türkiye Cumhuriyeti oldu. Orta Doğu'daki İslâm ülkeleri 1950 60'lara kadar devam eden bir sömürge döneminden kurtularak göreceli bir oranda bağımsızlıklarını sağladılar. İslâm coğrafyasında yaşanan bu gelişmelerle halkı Müslüman olan bu ülkeler bir kabuk değişimine uğradı. II. Dünya Savaşı sonrasında dünyada ciddi bir kutuplaşma yaşandı. Sovyetlerin öncülüğünde sosyalist dünyayı temsil eden Varşova Paktı ile ABD'nin öncülüğünde kapitalist dünyayı temsil eden NATO Paktı'nın yer aldığı iki kutuplu dünya tezi ortaya konuldu. Bu iki kutuplu dünya, süreç içerisinde  esasen sömürülerini gerekçelendirmek ve nispeten kolaylaştırmak için görünürdebirbirleriyle savaş ve rekabetlere girerken diğer taraftan dünyayı da kendi aralarında paylaştı. Kimi zaman Vietnam'da olduğu gibi dünyanın bir coğrafyasında savaş sürdürürlerken kimi zamansa uzay savaşlarında birbirleriyle mücadele ettiler. Bu mücadelenin maliyetli olduğunu fark edince bazı dönemlerde yumuşamaya giderek “ulusların kendi kaderini tayin etme gibi” tezleri ileri sürdüler. Ancak bu yumuşama dönemlerinde dahi sömürdükleri dünyadan paylarını almayı ihmal etmediler. Dünya bu süreci yaşarken en ciddi darbeleri de yiyen yine İslâm dünyası oluyordu. Özellikle Orta Asya ve Balkanlardaki Müslümanların komünizmden yediği darbenin tarifi imkânsızdır. Benzer sıkıntılar sosyalizmi kabul eden Cezayir'de, Tunus'ta, Mısır'da da yaşandı. Buna rağmen İslâm dünyasında çeşitli özgürleşme ve anti emperyalist hareketler ortaya çıktı. 1980'li yıllarda başlayan Sovyetlerin Afganistan işgali, on yıllık mücadelenin ardından Sovyetlerin tasını tarağını toplayarak Afganistan'ı terk etmesiyle neticelendi. Ardından yaşanan süreçte Sovyetler Birliği dağıldı. “Tarihin Sonu” teziyle Francis Fukuyama tüm dünyanın liberalizme geçeceğini, dünyanın geldiği son noktanın liberal dünya görüşü olduğunu iddia etti. Fukuyama ve Huntington'a göre Amerika'da mücessem olarak temsilini bulan “kapitalist Batı dünyası” diğer ülkelere önderlik edecektir. Bu tarihin sonu düşüncesi aslında Batı'nın baştan beri evrimci düşüncesi içinde yer almaktadır. Allah'ın gerek şeriatıyla gerek sünnetullahıyla kâinata ve hayata müdahalesinin kabul edilmediği yerde evrimci düşünce en mantıkî düşünce olarak görünür. Çünkü başka mantıki açıklama getirilemez. Onun için de dünyaya egemen olmanın tekâmül sürecinde sona gelindiğini ve bundan sonra tek kutuplu dünyayı ABD'nin önderliğinde liberal düşüncenin idare edeceğini savundular. Bu düşünce zihinsel olarak bizlere ihraç edilmek istendi. Böylelikle Müslümanlarda yeniden İslâm'a dönme gibi bir azim ortadan tamamen kaldırılacaktı. Ama durum onların istedikleri gibi olmadı. Ümmetin Uyanışı Halifeliğin ortadan kaldırılmasıyla birlikte ümmet uyanış aşamasına gelmiş oluyordu. Halifeliğin ortadan kaldırılması ise enteresan bir tevafuktur. 1924'te lağvedilen halifelikten bir iki sene sonra halifeliği yeniden canlandırmak için Mısır'da Müslüman Kardeşler Hareketi kuruldu. Bunun, üzerinde ibretle düşünülmesi gereken hususlardan birisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu hareket özetle “Müslüman Ümmet”in içinde bulunduğu hâlinin dinî ve tarihî misyonu ile bağdaşmadığını ve yeniden kendisini ümmet yapan aynı dinamiklerle tekrar canlanıp, silkinip ayağa kalkmasının bir görev ve bir sorumluluk olduğunu açık ifadelerle dile getiriyordu. Son Osmanlı Şeyhülislâmı Mustafa Sabri Efendi, Türkiye ve İslâm dünyasının karşı karşıya kaldığı durumun mahiyetini çok iyi idrak etmiş birisi olarak özellikle Türkiye'de kurulmak istenen düzeni eleştirmiş ve bu konuda önemli eserler yazmıştır. Fakat bu eserlerin çok azı Türkçeye tercüme edilebilmiştir. Türkiye'de çok fazla tanınmıyor maalesef. Çünkü Türkiye'de kurulan Kemalist düzen tarafından nisyana mahkûm edilmek istenmiştir. Bir diğer sebep ise eserlerini Arapça yazmasıdır. Ümmetin uyanışına vesile olan Hasan El Benna'yı, Seyyid Kutub'u, Mevdudi'yi hepimiz biliyoruz. Bunların ne yaptığı konusunda hepimizin bilgisi vardır. Selefilik önceleri bir Vahhabî hareketi olarak gündeme gelmiş fakat fazla revaç bulmamıştır. Bu sebeple İslâm dünyasında bir sempati uyandırmak düşüncesiyle selefilik kavramı üzerinde durulmaya başlanmıştır. Selef, kelâm tarihinde ve mezhepler tarihinde eskiden beri çokça kullanılan bir kelimedir. Selef denilirken genelde Peygamber Efendimizin dönemi, ashabı, tâbiîn ve tebeu't tâbiîn dönemi ve onları fikir ve metot olarak takip eden kimseler anlaşılır. Bana kalırsa selefîliğe yapılacak ilk hizmet, bugün kendilerine “selefî” diyenlerin selefî olmadıklarını ortaya koymak ve selefîliği bunların elinden kurtarmaktır. Selef bugünkü selefilerden uzaktır. Bunu öncelikle bilelim ki onlara zulmetmeyelim. Selef i salihîn bizim geçmişimizdir. Şimdiki selefilerin de onlarla  sınırlı bir daire dışındaalâkasının olmadığını kabul etmemiz gerekir. İbn Teymiye'nin faraza zalim, fasık, facir hükümdarlara karşı tutumunu bugün hangi Vahhabî ya da Suudi selefisinde görebilirsiniz? Hiçbirinde böyle bir tavır yok. Dolayısıyla selefi hareketler ile bizim bildiğimiz İslâm tarihindeki ashab ı kiramın ifade yerindeyse çizgisi üzerindeki selefi yaklaşımı birbirinden ayrı görmemiz ve mütalaa etmemiz gerekir. Hilafetin yokluğu döneminde Hindistan'da Cemaat i Tebliğ ve Türkiye'de Risale i Nur gibi siyasete karışmayan, bütün davaları bireysel sınırlar içerisinde İslâm'ı insanlara ulaştırarak onları Müslümanlaştırmaya çalışan hareketler de ortaya çıktı. Sufi hareketlerin bir bölümünün de bu tarz bir ahlâkîleştirmeyi veya ibadete yöneltmeyi hedeflediğini söyleyebiliriz. (Bidatler ve hurafeler ayrı bir mevzu. Şimdilik bu konuyu mevzu bahis etmek istemiyorum.) Ayrıca Afgan cihadı ile birlikte veya o süreç içerisinde ortaya çıkan cihadi hareketlerden söz edebiliriz. Bunlar El Kaide, Daeş, Eş Şebab gibi örgütlerdir. El Kaide'nin Abdullah Azzam hayatta olduğu dönemlerde benimsediği esas ve ilkeleri itibari ile İslâm nokta i nazarından ciddi anlamda ağır eleştirilere maruz kalabilecek bir hüviyette olduğu kanaatinde değilim. Fakat özellikle Usame'nin (Allah hepimizin ve onu taksiratını affetsin, inşallah şehittir.) “topyekûn bütün dünya arzında kâfirlere karşı savaş ilan eden fetvası”nı benimsemesi ve yaygınlaştırması ile başlayan cihadî denilen hareket ve eylemleri, İslâmî bir prensip dâhilinde hareket etmelerinin imkânını ortadan kaldırmıştır. Onun bu yorumuyla birlikte isteyen birçok kimse İslâm'ın kabul etmediği bir yığın işleri çok rahat yapabilir oldu, maalesef yapılmaya da devam ediyor ve bunlar İslâm'a mâl ediliyor. Ancak bu türden yapılan eylemlerin birçoğunun İslâm nokta i nazarından kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Kendileri buna “cihad” dese dahi biz böyle bir şeyin İslâm'la ve cihatla alâkası olmadığını düşünüyoruz. Yapılan bir diğer iş, partisel faaliyetlerdir. Türkiye'de, Tunus'ta, Cezayir'de İslâmî eğilimlerin gündemi arasında olan veya İslâm'ı varlık gerekçeleri arasında gösteren partiler ile siyasal faaliyetlerin devam ettiğini görüyoruz. AK Parti, Saadet Partisi İslâm adına siyaset yaptıkları iddia edilen veya kabul edilen eğilimlerdir. Gannuşî'nin önderliğinde Tunus'ta Nahda Hareketi aynı şekilde siyasal faaliyet içerisindedir. İhvan belli bir dönem içerisinde siyasete katılmış ve aktif faaliyet göstermiştir. Bu faaliyetler de hilafetin olmadığı bir dönemin sonuçları arasında ümmetin uyanışının belirtileridir. Ama her uyanış her zaman için sağlıklı bir şekilde ayağa kalkışla sonuçlanmayabilir. Bazen insan uyku sersemliği ile ayağa kalkar ancak sağa sola çarpabilir. Çarpması neticesinde bir daha yıkılabilir, başka bir yanlış yapabilir. Bu türden hadiselerle de karşı karşıya olduğumuzun değerlendirmelerini ayrıca yapmak gerekir. Ama bu arayışların hilafetin mevcut olmaması neticesindeki arayışların birer tecellileri olduğunu söyleyebiliriz. Geldiğimiz süreçte hepimizin malumu olan “Arap Baharı” ortaya çıktı. Arap Baharı ortaya çıktığı esnada birtakım kimseler Amerika'nın bu işi yönlendirdiğini, bu hadisenin bir Amerika'nın tezgâhı olduğunu söyledi. Ben bu işin baştan beri Amerika'nın tezgâhı olduğu kanaatinde değilim. Ama Amerika her zaman için dünyada meydana gelen her türlü gelişmeyi kendi lehine çevirmek ister ve her zaman bunu sağlayabilmek için devreye sokabileceği güç ve imkânlara da sahiptir. Bir dönemden itibaren devreye Said Nursî girmemiş olduğunu da kabul etmemek mümkün değil. Neler Yapmalıyız? Zaman zaman “İstikbal İslâm'ındır.” diyoruz ancak acaba bu böyle midir? Veyahut bunun birtakım şartları var mıdır? Hiç şüphesiz “İstikbal İslâm'ındır.” ve fakat şartları da vardır. Gelecek gerçekten İslâm'ındır. Çünkü Batı uygarlığının tükenmişliği ile insanlara verebilecek, yeni ufuk gösterebilecek, beşeriyeti yeniden canlandırabilecek, beşeriyetin şerefli ve insan haysiyetine yaraşır bir şekilde yeniden ortaya çıkmasına yardımcı olabilecek herhangi bir verisi ve imkânı kalmamıştır. Aynı şeyi Çin ve Hint için de söyleyebiliriz. Bunların beşeriyete yeni bir soluk teşkil edecek veya ifade yerindeyse İsrafil'in Sur'u mahiyetinde olabilecek yani beşeriyeti canlandırabilecek bir imkâna sahip olmaları mümkün değildir. O hâlde geleceği omuzlamaya aday sadece biz yani İslâm ümmeti kalıyoruz. Bunun içinde gerekli ve zorunlu birtakım şartlara sahip olmamız lazım. Önümüzde taşımamız gereken yük ne ise bizim de ona göre gücümüzün, eğitimimizin, kabiliyetimizin ve imkânımızın olması lazımdır. Yara bere almış, gücünü tam kullanmaktan uzak birisi yapması gerekeni tam bir şekilde yapamaz. Ümmetin durumu da böyledir. Dolayısıyla ümmetin yaralarını berelerini tedavi etmesi lazımdır. Peki, nedir yaralarımız, berelerimiz? Akidemizi tashih etmek noktasında yaralarımız berelerimiz var. Geleceğe güven noktasında yaralarımız berelerimiz var. Dünya algımız noktasında yaralarımız berelerimiz var. Allah rızasını ve ahireti hedefleyen bir hayat sahibi olmamız noktasında yaralarımız berelerimiz var.  İlmî ve ahlâkî bakımdan, bilimsel açıdan yeterli oluşumuz noktasında yaralarımız berelerimiz var.  İslâm'ın bizi bir arada tutmak istediği yani gerçek manada ümmet birliğini sağlayacak alt yapı noktasında yaralarımız berelerimiz var. Haklarımızı, mukaddeslerimizi, değerlerimizi sahiplenmek ve bunları korumak noktasında yetersizliğimizle ortaya çıkan bir yığın yaralarımız berelerimiz, hastalıklarımız, rahatsızlıklarımız var… Ümmet, evvela bu rahatsızlıklarının farkına varması, onları teşhis etmesi ve gidermesi, eksikliklerini tamamlaması için yeterli azim ve kararlılığı ortaya koymalıdır. O zaman biz kesinlikle geleceğe sahip olabiliriz ve gelecek bizim olur. Ancak bu şekilde geleceği kucaklayabiliriz. Geleceği kucaklayamazsak başta bizim ve arkasından bütün beşeriyetin felaketi kaçınılmaz olur. Tüm bunların sorumluluğu da bizim omuzlarımızda olur. Dolayısıyla ümmet olarak kendimizi ve yeni neslimizi buna göre yetiştirmenin yollarını aramamız lazım. Çünkü Cenab ı Allah bunun tehdidini Kitab ı Kerim'inde bize çok açık bir şekilde yapıyor: Muhammed (a.s.) suresinin 38. ayet i kerimesinde: “Şayet yüz çevirirseniz yerinize sizden başka bir kavmi getirir, sonra onlar da sizin gibi olmazlar.” buyurmaktadır. Yani eğer size gelen bu dinden ve bu hakikatlerden yüz çevirecek olursanız Allah sizin yerinize başka bir kavmi getirir ve onlar sizin gibi bu şekilde bu davaya karşı gevşek ve ilgisiz davranmayacaklardır. Durum bu vaziyette iken neyi tercih etmemiz gerektiği açıkça ortadadır. “Ya İslâm veya Tufan!” Başka yol yok. Ümmetin önündeki tek yol budur. Dolayısıyla bizim yılmadan, çekinmeden, erinmeden dur durak bilmeden bu dava için kendimizi hazırlamamız, bu dava uğrunda kendimizi ve yeni neslimizi yetiştirmemiz lazımdır. Merhum Necip Fazıl'ın tabiri ile “yeni neslin hamurkârlığını” yapmak görevi bize düşüyor. Cenab ı Allah'tan bütün Müslümanlara muvaffakiyetler vermesini, bu kutlu yolda hepimize başarılar nasip etmesini diliyorum.  

tefsir dersleri

ilka kiz akademisi

Yazanlarımız