• ÇOCUK EĞİTİMİNDE İSLAMİ AİLE MODELİ

      Modern(!) zamanlardayız. İnatla vahye ve ilâhî değerlere sırt çeviren modern zamanlar. Seküler ve laik değerlerin(!) fütursuzca körpecik dimağlara empoze edildiği, ahlâk ve insanlıktan uzak, çıkarcı, egoist ve postmodern zalimler üreten bir çağda...

DUYURULAR

ÖMER KÜÇÜKAĞA HOCAMIZ İLE - 22

omer kucukaga ile 22

Medeniyet: İran seyahatiniz nasıl geçti, neler yaşadınız?

Küçükağa: Maho-Tebriz arası çok ucuzdu. Hem de şaşılacak kadar ucuzdu. Taksiyle yola çıktık. Sadece ben taksi tutmuştum. Diğerleri tutmamışlardı.

Giderken şoförle sohbet ettik. Kendisine İslâm tarihinden bazı anekdotlar anlatıyordum. Ben anlattım, o dinledi. Çok hoşuna gidiyordu. Yaklaşık bir saatlik seyahatten sonra ismimi sordu. Sorun çıkacağını bile bile söyledim.

Ani bir fren yaptı. Arabayı sağa çekti. Ellerini direksiyona koyarak düşündü biraz. Sonra seni götüremem, dedi. Neden, diye sordum. Çok güzel şeyler anlattınız ama ben Ömerleri taşımam, dedi. Olur, sen bilirsin, dedim. Yolu neredeyse yarılamıştık. İnerim ama ücretini ödemem, çünkü biz seninle Tebriz'e kadar anlaşmıştık, anlaşmana sadık kalmadın, dedim. Hâlbuki devam etseydik ben sana Ömer'i de anlatacaktım, Ali'yi de. Bilmediğin bazı konuların doğrusunu duymuş olacaktın. Kabul etmedi. Kapıyı açıp indim. Adam basıp gitti. Baktım, gözden kaybolmadan ileride durdu. Geri geri geldi. Parasını kurtarmak için mi sözümden etkilendiği için mi bilmem, hadi atla, dedi. Sevinç ve şaşkınlık duygularıyla atladım. Sohbetimize kaldığımız yerden devam ettik. Tebriz'e kadar dört büyük halifeyi anlattım. Peygamber Efendimizin dört halifeyi ne kadar çok sevdiğini örnekleriyle anlatmaya çalıştım. Kız alıp vermelerini, akrabalıklarını, aralarındaki yakınlıkları… Sonra bana dedi ki, peki neden Ali'ye düşman olmuşlar? Öyle bir şey yok, dedim. Olması da mümkün değil, bilakis onlar birbirlerini çok seviyorlar. Her bir sahabenin ve dört halifenin ayrı ayrı meziyetleri var. Peygamberimizle hicret eden Hz. Ebubekir, hicret esnasında Peygamberimizin yatağına yatan Hz. Ali'dir. Onun için biz Sünniler sahabilerin ve Raşit halifelerin hepsini çok severiz. Aralarında fark gözetmeyiz. Siyasi meselelere gelince… Hepsi de hata yapmış olabilir, hepsi de beşerdir, dedim. Adam, şaşırdı. Hz. Ali'yi peygamber gibi tasavvur ediyordu, bunları duyunca şaşırdı. Hz. Ebubekir'in Resulullah'ın hicret arkadaşı olduğunu öğrenmesi onda farklı bir tesir bıraktı.

Tebriz'e vardık, ayrılırken sarıldık birbirimize. Yolda öyle davrandığı için özür diledi. Bir şey değil, dedim ama halifeleri sevmesi gerektiğini söyledim. Seveceğim, Muhammed (s.a.v.)'in sevdiğini ben nasıl sevmem, dedi.

Medeniyet: Tebriz'de konakladınız mı? Nerede?

Küçükağa: Tebriz'de bir gece kalmak istedim, saatlerce yol geldim, dinlenmem lazım. Bana bir otel tavsiye etti. Otelin ismi Kudüs'tü. Geceleyin abdest almaya çıktım. Otelde ne ışık yanıyordu ne de bir kimse vardı. Abdestimi aldıktan sonra resepsiyona gittim, otelde kimse yok mu diye sordum. Sizin katta bir tek sen varsın, öbür katta da bir kişi var, dedi. Bir şey olmadı ama yine de çok tedirgin oluyor insan. Gece pencereden dışarıyı seyrettim, Kur’ân okudum…,

Medeniyet: Camiye gittiniz mi? Camilerde cemaat çok muydu?

Küçükağa: Evet, gittim. O gidişim de bana çok şey öğretti. Sabah namazını cemaatle kılmak için camiye gitmek istedim. Namaz kılmak için bir Şii camiine ilk gidişimdi. Hayli uğraştım cami buluncaya kadar. İran'da cami bulmak, özellikle de büyük şehirlerde, kolay değil. Ben otelde cam kenarında otururken dışarıdan “Tehran, Tehran” diye bağırıyorlardı. Ben zaten gitmeye geceden karar vermiştim. Tahran'a bilet aldım ve otobüse bindim. Otobüste bir tanesi sürekli salavat diye bağırıyordu. Yolcular da hep birlikte “Allahumme salli ala Muhammedîn ve ala âli seyidina Muhammed” diyerek salavat getiriyorlardı. Hoşuma gidiyordu bu durum. Devrimin başlangıç yıllarıydı o yıllar.

Medeniyet: Yolda namaz kılabiliyor muydunuz? Arabalar namaz vakitlerinde duruyor muydu?

Küçükağa: Namaz molaları verildiği zaman namaza gidiyordum. Fakat otobüsteki insanlardan iki ya da üç kişi yani çok az kimse geliyordu namaza. Bir namaz vakti geçti, iki namaz vakti geçti durum yine aynı. Sonra birine neden böyle olduğunu sordum. Nerelisin, diye sorunca Türkiyeliyim, dedim. Sünni'sin öyleyse, dedi. Evet, dedim. Sünni kardeşlerimiz namazda daha dikkatlidir. Bizde ahuntlar yani hocalar hep kılarlar ancak bizde sizinki kadar namaz kılan çok yoktur, dedi. Ben o zaman çok üzüldüm. Gerçekten 35-40 kişilik bir otobüste iki üç kişinin namaz kılması beni çok etkiledi, böyle olmamalıydı. İslâm devrimi denilmiş, emperyalizme karşı çıkılmış o kadar, ibadetlere karşı da bir düşkünlük olması lazımdı ama öyle değildi.

Sonra kendine soru sorduğum kişi benim yanıma yaklaştı. Yanımda oturan kişiye yerlerini değiştirmek için ricada bulunarak ben bu abiyle biraz oturmak istiyorum, dedi. Genç biriydi. İsmimi sordu, söyledim. Hımm, dedi ancak diğeri gibi tepki vermedi. Zaten Sünni misin, diye sormuştu. Onun da ismi Ali'ydi. Biraz sohbet ettik. Hz. Ömer ile Hz. Ali arasındaki ilişkiyi, iletişimi, birisinin Peygamber Efendimizin (s.a.v.) damadı, diğerinin kayınpederi olduğunu söyledim. Yol boyunca ben seninle konuşmak istiyorum, dedi. Türkçe konuşmak istiyordu ama Türkçesi çok iyi değildi. Meğer bu genç Türkoloji okuyormuş. Bizi de yakalayınca Türkçe konuşmak istemiş. Sempatik, iyi bir gençti.
Otobüsümüz Tahran'a yaklaşınca Tahran'da ne yapacağımı sordu. Oradan sınıra nasıl gidilir, diye soracağım, dedim. Tahran'dan sınıra gitmek kolay değil, ben Meşhed'e gidiyorum, sen de benimle Meşhed'e gel, biz oradan seni göndeririz, dedi. Daha mı yakın daha mı uzak, diye sordum. Daha yakın değil ama oradan uçakla seni sınır kentine göndeririz, dedi. Olur ama çok geç varacağız Meşhed'e, nerede kalacağız, dedim. Bizim eve gideriz, deyince tamam o zaman, dedim. Ben Tahran bileti almıştım ancak o gencin tavsiyesi üzerine Tahran'da inmedim. Otobüs Meşhed'e kadar gidiyormuş, muavine ücret farkını verdim. Böylece o gençle yola devam ettik. Ben namaza indiğim zaman Ali de benimle geldi. Daha önce kılmıyordun, dedim. Sen kılıyorsun, biz de seninle beraber kılalım, dedi. Böylece cemaat biraz daha çoğaldı. Ben her fırsatta onlarla bir şeyler konuşmaya çalışıyordum. Birtakım sohbetler yapıyorduk, onların da hoşlarına gidiyordu. Otobüse bindik, otobüste de sohbet etmemi istediler.

Medeniyet: Şimdi yolculuk Meşhed'e…

Küçükağa: Evet, Meşhed'e doğru yola çıktık. Tahran'dan Meşhed'e kadar Ali'ye arkadaşlık ettim. Biz Meşhed'e varıncaya kadar 7-8 arkadaş olduk. Meşhed, İran'ın çok büyük şehirlerinden birisidir. Muhtemelen en başta gelen 3-4 şehrinden biri. Nüfusu da oldukça kalabalık. Meşhed'e varınca beni evlerine götürdü, daha sonra arkadaşları da geldi. Bekâr eviymiş. Sohbet ettik. İran halkı gerçekten ama gerçekten Türkleri çok seviyor. Konuşmak istiyor. Biraz da Türkiye'ye özeniyorlar. Çünkü Türkiye biraz daha gelişmiş bir ülke. Biraz Türkiye'deki hayata dair sorular sordular. Nasıl Türkiye'deki birtakım insanlarda Amerika ve Batı'ya karşı bir özenti veyahut onları daha yüksek görme duygusu varsa İranlılarda da benzer durum mevcut.

Medeniyet: Şii öğrencilerle ne konuştunuz? Size tepki göstermediler mi?

Küçükağa: O gece onlarla sabaha kadar sohbet ettik. Ağırlıklı konu Şii-Sünni meselesiydi. Sünni olduğum için hep bu konuda soruyorlardı. Bunlar üniversite öğrencisi oldukları için zihinleri ve akılları daha açıktı, söylenenleri daha iyi alıyorlardı. Tepki göstermeleri bir yana, kendi din adamlarının söylediklerinin bazılarının yanlış olduğunu duymaları hoşlarına bile gidiyordu. Ama buna rağmen Şiiliği bırakmayacaklarını da söylüyorlardı. “Ben size Şiiliği bırakın demiyorum. Fakat Sünni dünyasıyla Şii dünyasının İslâm bayrağı altında birleşmesi lazım. Biz aynı ümmetiz, aynı ümmetin çocuklarıyız, birbirimize düşman olarak başkalarının ekmeğine yağ süremeyiz.” gibi şeyler söylüyordum. Konuşmalarım hoşlarına gitti.

Bir şey dikkatimi çekmişti. İçlerinden biri arada bir ağzına bir şey götürüyordu. Ne yaptığını anlamadım. Koridora çıkınca Ali'yi çağırdım ve sordum. Uyuşturucu olduğunu söyledi. Bazen elindeki şeyi yanan ocağa götürüyordu, ocakta eritiyor muydu ne yapıyordu bilemiyordum. Ocak sürekli yandığı için israf değil mi neden sürekli yakıyorsunuz, diye sordum. Önemli değil, doğalgaz çok ucuz, dediler.

O gün neredeyse sabaha kadar konuştuk. Çok az uyuduk. Sabah namazında onlara imamlık yaptım. Namazlarımızda hafif farklılıklar vardı.

Medeniyet: Bu kısa İran seyahatinizde anlattıklarınız dışında ilginizi çeken, sizi şaşırtan başka bir şey oldu mu hiç?

Küçükağa: Oldu, şöyle ki… Sohbet esnasında İran'daki bir yanlıştan söz ettiler, inanamadım. Bizim ülkemizde İslâm Devrimi oldu ama bizdeki bazı hamamlara erkek ve kadın beraber girer, sonra içerde ayrılırlar. Burada bir hamam var, yarın seni de götürelim, dediler. Şaşırdım. İnanılmayacak bir şeydi bu. Birbirlerini çıplak şekilde görme yok fakat giyinme yerleri aynı. Eğer kabin dolu ise sıra bekliyorlar. Hoş bir şey değil tabi, hâlâ devam ediyor mu bilmiyorum. Beni hamama götürdüler, biri gitti içerdeki kadına bir şeyler söyledi. Resepsiyonda oturan kadın, gelsin, dedi. Ben gittim ve orada tek başıma banyo yaptım. Oda boştu ve aslında o sırada kadınlara aitti. Odanın kapısı farklıydı, öbür taraftaydı, girişler aynı değildi.

Medeniyet: İran'da da Harem varmış!

Küçükağa: Evet, Harem Meşhed'de bir yer. Tebrizli Ali bana Meşhed'i gezdirdi. Gezerken ara sıra “Harem” diye bir tabela görüyordum. Harem nedir, diye sordum. Şaşırdı. Harem'i bilmiyor musun, dedi. Bizim için Harem; Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevi ve Mescid-i Aksa'dır, dedim. Biz İmam Rıza'nın kabrine de Harem deriz, dedi. Meşhed'de İmam Rıza'nın kabri bulunuyordu. Oraya gitmeye karar verdik. Çok kalabalıktı. Harem dedikleri o yer oldukça genişti. Geniş bir bahçesi vardı. Mescid-i Aksa'nın maketini yapmışlardı. İnsanlar Mescid-i Aksa maketine bakıp Yahudilere lanet ediyordu. Mescid-i Aksa ve Kudüs şuuru uyandırmak için güzel bir şeydi bu. İmam Rıza'nın kabrine gittik, kabir çift kapılıydı. Bir taraftan erkekler, diğer taraftan hanımlar giriyordu. Erkek-kadın birbirine karışmıyordu. Çok kalabalıktı, erkekler kapısından zorla girdim. İmam Rıza'ya Fatiha okudum, dua ettim ve çıktım. Ama gerçekten izdiham vardı, on metre ilerlemek için belki yarım saat beklemek gerekiyordu. Tam kapıdan çıkacağım sırada bir hanım, kucağıma bir çocuk bıraktı. Bu da ne, diye sordum. Çocuğu kabre götürmem için işaretler ediyordu. Olmaz, sen götür, dedim. Kadınlar tarafı çok kalabalık buradan gidilmiyor, dedi. 1,5 yaşlarında bir çocuktu. Ne yapacağımı bilemedim önce. Sonra yavaş yavaş tekrar ilerledim. Çocuk var, ezilmesin diye herkese söylüyordum. Kabre kadar gittim. Tekrar dua ettim. El sürmek, öpmek, öptürmek vs. gibi şeyler yapmadım tabi. Ondan sonra getirdim verdim çocuğu kadına. Tamam mı, diye sordu; ben de her şey tamam, dedim. O arada ellerini açmış dua eden birini gösterdi. Gösterdiği kişi kalabalığa girmiyor, sadece uzaktan dua ediyordu. O Sünni'dir, Ömerî'dir muhakkak, baksanıza aşkla, canhıraş şekilde kalabalığın arasına girip dua etmiyor, ayrı ve uzaktan duruyor, dedi. Öyle deyince kadına ben de Sünni'yim, ben de Ömerî'yim, dedim. Kadının morali çok bozuldu. Ali de tüm bunlara şahitti, o da bu duruma gülüyordu. Ali bana insanlarla çok iyi iletişim kurduğumu söyledi. Kadın, o kadar insana baktı, aralarında seni seçti, sana güvendi. Herkese çocuk vermezler, dedi.

Medeniyet: İslâm'da kabir ziyaretinin hükmü nedir? Nasıl olmalıdır? Şiilerde kabir ziyareti çok önemli midir? Bizimkiyle mukayese edecek olursanız neler söylemek istersiniz?

Küçükağa: Evet, ben de tam bu konudan söz edecektim. İranlılar imamlarının ve o imamların yakınlarının kabrine normalin çok üstünde bir alaka gösteriyorlar. Daha önce hacca giderken de bunu görmüştüm ama sadece oraların Şiilerine mahsus olduğunu zannetmiştim. Kerbela'da görmüştüm benzeri şeyleri, burada da gördüm. Gerçekten birbirlerini ezmeyi hiç önemsemiyorlar. Öne geçmek için gerekirse birbirlerine vuruyorlar. Sonra çıkarken geri geri çıkıyorlar. Kapıları, eşikleri öpüyorlar. Bir Müslüman olarak ümmetin bu hâlini görmek beni üzdü. Bu normal bir hâl değil. Biz kabirde yatan büyüklerimize tabi ki saygısızlık yapamayız, onlara hürmet gösteririz. Nasıl canlılarına hürmet gösteriyorsak kabirlerine de hürmet gösteririz. Ama bunun sınırları vardır. Hürmetten maksadım ne? Biz ona dua ederiz, Fatiha okuruz. Allah'ın okuduğumuz Kur’ânları, yaptığımız duaları kabul etmesini umarız. İbret almak için çaba sarf ederiz. Kabirde yapılacak olan budur. İbret almaktır. Ölüm hatırlanır. Eğer kabirde yatan şahıs Allah'ın dini uğrunda çok büyük fedakârlıklar göstermiş biri ise gerek ilim olarak gerek cihat olarak gerek başka konularda İslâm ümmetine büyük katkılar sunmuş biri ise bundan ibret alırız. İslâm ümmetine katkıda bulunduğu için bir nevi şükran duyguları besleriz. Fakat öyle eşikleri öpmek, yırtınmak, çırpınmak, bağırmak çağırmak İslâm'ın kabir ziyareti adabına yakışmaz. İslâm'da böyle aşırılıklar, bidat ve hurafeler yoktur. Maalesef, bu seviyede olmasa da bizim halkımızın bazı cahillerinde de aşırılıklar görüyoruz. Çaput bağlamak, dilekte bulunmak vb. şeyler bizde de var. İslâm, kabirlerden öğüt ve ders alınmasını tavsiye eder. Bunun dışında kabirdekilerden bir şeyler beklemek, onlardan dilekte bulunmak yanlıştır. Bu nasıl yanlış ise kabir ziyaretlerinin ve kabirlerde dua etmenin caiz olmadığını iddia etmek de yanlıştır. Bu da bir Vahhabi görüşüdür. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) kabrinde bile gidip dua etmeyi normal karşılamıyorlar. Zannediyorlar ki biz Peygamber Efendimizden (s.a.v.) yardım istiyoruz. Hâlbuki biz Peygamber Efendimizin (s.a.v.) kabrinde ellerimizi açıp Allah'a dua ediyoruz. Oraya yöneldiğimiz için zannediyorlar ki ondan medet istiyoruz. Bunu gerçekten anlamıyorlar. Şirk diyerek insanlara vuruyorlar. Bu da elbette ki doğru değil. Müslümanlar kendi büyüklerinin kabrinde Kur’ân okurlar, dua ederler ibret alırlar. Eğer taksiratı olma ihtimali olan bir kulsa Rabbimizden onun taksiratını affetmesini dilerler. Bunların hepsi duadır. Eğer çok mübarek bir zatsa İslâm ümmetinin onun ilminden veya başka birikimlerinden faydalanılması için Cenabı Hakk'a dua ederler. Ben Peygamber Efendimizin (s.a.v.) kabrine gittiğim zaman elimi açtım, Fatiha okudum, dua ettim. Askerlerden biri geldi. Haciii haciii, yallah yallah, haram haram, şirk, dedi. “Neden şirk” dedim. Dedi ki yalnızca Allah'a dua edilir. Ben de zaten Allah'a dua ediyorum, dedim. Niye bu tarafa dönüyorsun, diğer tarafa dön, dedi. Arka tarafta duvar vardı, orayı kastediyordu. O zaman duvara mı tapayım, cahiliye Arapları da böyle yapıyordu, dedim. Durdu, düşündü. Bu da doğru, dedi. Biz Peygamber Efendimizin kabrine yöneldiğimiz zaman asla ve asla ona ibadet etmiyoruz, edemeyiz. Biz ancak Cenab-ı Hakk'a dua ederiz. En fazla isteyeceğimiz şey âlimlerimizin çoğunun meşru kabul ettiği şefaattir. Bunu Allah'tan isteriz. Ya Rabbi! Peygamberinin (s.a.v.) ahirette bize şefaatçi olmasını nasip et, deriz. Ya Muhammed (s.a.v.), bize şefaat et, demeyiz.

Buradan hareketle şunu söylemek istiyorum. Bu iki akım İslâm dünyasının çeşitli ülkelerini etkilemişler. Maalesef ikisinde de aşırılıklar var. Bir tarafta kabirlere, taşlara, topraklara, kapılara eşiklere karşı normal karşılanmayacak, makul sayılamayacak bir tür tapınmayı andıran hareketler -tapınma demiyorum, tapınmayı andıran diyorum, çıkmıştır. Diğer tarafta da herhangi bir kabrin başında Allah'a dua etmeyi, kabir ehlinden yardım istemek gibi anlayan aşırılıklar. Bunların dışına çıkarak, mutedil yolu esas almalı ve ümmeti eğitmeliyiz.

(Devamı gelecek)

tefsir dersleri

Yazanlarımız



muvafakat besir

ömer hoca ile röportajlar