• ...VE BU ÜMMET DOĞDU

      Bataklıkta Doğan ve Bataklığı Kurutan Ümmet Merhum Mehmet Akif: “On dört asır önce, yine bir böyle geceydi,Kumdan ayın on dördü bir öksüz çıkıverdi” mısralarıyla başlayan “Bir Gece” adlı şiirinde Allah tarafından son ümmeti, son ilahî vahiyle...

DUYURULAR

ÖMER KÜÇÜKAĞA HOCAMIZ İLE - 15

omer kucukaga ile 15

(Ömer Küçükağa hocamızla röportajlarımız devam ediyor.)

Medeniyet: İzmir’de daha önceleri MTTB olarak büyük bir miting yapmıştınız, şimdi de konferans! Hem de Üstad Necip Fazıl’ın konuşmacı olarak katıldığı bir konferans…

Küçükağa: Evlendikten sonra evimi önce İstanbul’a sonra da tekrar İzmir’e taşıdım. Böylece İzmir MTTB’deki son yıllarıma girmiş oldum. Bu yılda Üstad Necip Fazıl’ın bir konferans vermesini istedik ve onu İzmir’e davet ettik. Muhtemelen Üstad Necip Fazıl’ın İzmir’deki ilk konferansıydı. Kendisi de bu tekliften çok memnun kalmıştı. Fuat Ekici Över Sahnesi’nde konferansı düzenledik. Konferans salonu hınca hınç doluydu. İzmir’de bu türden kültürel faaliyetlerde salonlar bu kadar dolmazdı. Oysa biz Allah’ın yardımıyla salonu doldurmayı başarmıştık.

Biz hem MTTB olarak çok çalışmıştık hem de Üstad’ın ismi insanların ilgisini çekmişti. Üstad o gün İzmir’de yankıları hayli süren bir konferans vermişti. Bu konferansta Bekir Sağlam “Sakarya Türküsü” şiirini okumuştu. Üstad, Bekir Sağlam’ın okuyuşunu çok beğendi. Ona sarıldı. Bekir Sağlam gerçekten çok güzel okumuştu şiiri. Konferansın sunumunu da ben yapmıştım. Konferansla ilgili olarak şöyle bir hatıram var: Biz Üstad’ı konferans salonuna getirmek için kaldığı otele gittiğimiz zaman yanımızda Muammer Özkan da vardı. Üstad’ı getirirken ben farkında değildim. Sonradan Muammer Özkan bana şöyle anlattı: “Üstad’ın gömleğini nasıl giydiğini fark ettin mi?” dedi. “Hayır” dedim. Meğerse Üstad gömleğini ters giymiş. O zaman Muammer uyarmış, tekrar çıkararak yeniden giymiş gömleğini. Muammer, daha gömleğini düzgün giyemiyor gibi espri yapmıştı. Fakat bana göre doğru değildi. Ben bunu Üstad’ın konferans dolayısıyla dalgın oluşuna ve bu yüzden giyim kuşamına dikkat edemeyişine yormuştum.

Tarihin kaydettiği en önemli hatiplerden biri olan Çiçero için anlatırlar. Anlatıldığına göre Çiçero kekemeymiş ve bu kekemeliğini gidermek için her sabah okyanus kıyısına gidip ağzına çakıl taşları doldurur ve avazı çıktığı kadar bağırırmış. Konuşamayan o Çiçero, bugün dünyanın en önemli hatiplerinden biri sayılıyor. Çiçero aynı zamanda aksakmış. Çiçero, bir gün aksaya aksaya yürürken farkına varmadan bir ayağını kaldırıma bir ayağını da yola atmış. Kaldırım taşı biraz yüksekte olduğu için aksaklığı yok olmuş ve dümdüz yürümeye başlamış. Görenler nasıl düzgün yürüdüğüne şaşırmışlar. Oysa ayağının biri aşağıda birisi yukarıda, kendisi hiç farkında değil. Şimdi Üstad Necip Fazıl da muhtemelen o konferansa hazırlanmanın yoğun duygusu içerisinde gömleğini ters giymiş olabilir. Bu bence çok ayıplanacak bir şey değildir; tam tersine bu onun müthiş bir ruhi yoğunlukla hazırlık yaptığını gösterir.

Üstad Necip Fazıl’ı İzmir’e getirerek konferans verdirmemiz bizim MTTB olarak en büyük kültürel etkinliğimiz oldu diyebilirim. Sonra kendisiyle de sohbet imkânlarımız oldu tabii. Bu henüz 25-26 yaşlarında olan biz gençler için önemli bir şeydi o zamanlar.

Medeniyet: Mezun olduktan sonra ne yaptınız?

Küçükağa: Bu yılın sonunda ben mezun oldum.

İsmini şu an hatırlayamadığım Karşıyaka müftüsü bana; “Bu sene mezun oluyorsun biz de burada bir okul yaptıracağız. Seni burada görmek istiyoruz.” dedi. Beni tanıyordu çünkü kendisiyle sohbet ediyorduk. Seni mutlaka burada görmek istiyoruz deyince, ben “Hayır” dedim. “Ne yapacaksın, nereye gideceksin?” dedi. “Bilmiyorum tayinim nereye çıkarsa oraya gideceğim.” dedim. Gerçekten kararımı böyle vermiştim. Sonra mezun olunca kura çekmek için Ankara’ya, Din İşleri Genel Müdürlüğü’ne gittik. Ben daha çok Orta Anadolu’da bir yer bekliyordum, ancak tayinim Ağrı’nın Tutak ilçesine çıktı. O güne kadar ismini hiç duymamıştım. Arkadaşlar, “Ömer, mümkün değil oraya gitmez.” demişler. Çünkü ben istediğim yere tayin yaptırma imkânına sahiptim. Sorduklarında “Hayır, gideceğim. Kısmetim neredeyse ben oraya gideceğim.” dedim. Evimizi topladık. Kamyon çok pahalı olduğu için trenle eşyalarımızı göndermeye karar verdik. O zaman, sağ olsun arkadaşlarımız evimizi toplayıp trene götürmemize yardım ettiler. Ben topladığımı hiç hatırlamıyorum bile. Arkadaşlar topladılar ve Alsancak’taki tren istasyonuna teslim ettiler. O tren Van’ın Erciş ilçesine kadar gidiyordu. Tren sanırsam Erciş’teki Van Gölü’nün üzerinden feribota binerek karşıya geçiyordu. Yanılmıyorsam şu anda da öyle bir sistem var orada. Sonra biz eşyalarımızı taşımak için Van’dan kamyon tuttuk. Eşyalarımızı aldık, Tutak’a götürdük. Tayinlerimiz il milli eğitim müdürlüğüne yapıldığı için eşimle birlikte oraya gittik.

Medeniyet: İlginç bir tecrübe ve maceralı bir yolculuk olmuştur sizler için…

Küçükağa: O günün şartlarını göz önüne aldığınızda ilginç tecrübeler ve maceralı bir yolculuk yapmamanız herhalde biraz zor. Orada bizi çok iyi karşıladılar. Biraz da şaşırdım açıkçası. Oralara kimseler gitmiyordu. Özellikle Tutak, Patnos gibi küçük ilçelere. Tabii, oralara ulaşım zor. Nasıl zor? Şöyle zor: Biz eşyalarımızı gönderdik, otobüse bindik. Erzurum ile Ağrı arası yaklaşık 200 kilometre. Henüz karayolu yapılmamıştı. 5-6 saatte gittik o yolu. Yol çalışması yapılıyordu. Büyük büyük kayalar düşmüştü yola. Bazen kayayı yolcularla inip kenara çekerek oraya gidiyorduk. Çünkü yıl 1977. İl milli eğitim müdürlüğündeki müdür yardımcısı dedi ki: “Sen Tutak’a gideceksin ama Tutak’ın yolu asfalt değil.” “Ne peki, toprak mı?” dedim. “Hayır, mucur.” dedi. “Yol 20-25 kilometrelik kısa bir yol ama bir saatten fazla sürüyor.” dedi.

Medeniyet: O yıllarda Tutak’ta İmam-Hatip Lisesinin olması çok ilginç!

Küçükağa: Tutak İmam-Hatip Lisesi o yıl yeni kurulmuştu. Tabii o okulun kurulmasında emeği geçen Tahsin Fendioğlu’ndan bahsetmem gerekiyor. Ben gittiğim zaman o müftülük yapıyordu. Tahsin Fendioğlu, çok fakir olan bu ilçede imam hatip okulunun açılması için çok çaba göstermiş, çok emek vermişti. Öyle ki imam hatip okulunun binası bile yoktu. Lisenin binasının bir bölümünü imam hatibe tahsis etmişlerdi. Tahsin Fendioğlu’nun o imam hatibi açması gerçekten çok büyük gayretle olmuş. Muhtemelen okulu açtırmak için Ankara’ya gitmiş gelmiş, Ankara’nın yollarının aşındırmıştır. Sanırım o yıllarda Ağrı’nın merkezinde imam hatip yoktu.

Medeniyet: Tutak’a gidince nelerle karşılaştınız? İnsanlar sizi nasıl karşıladı?

Küçükağa: Ben oraya gittiğim zaman Erzurum İmam-Hatip Lisesi’nden bazı arkadaşlarımla karşılaştım. Meğer onlar Tutaklıymış. Tabi onlar sevinçle karşıladılar bizi. Erzurum’dan bizi tanıyorlardı.

İlk 5-6 gün evlerinde misafir ettiler. Biz de kalacak yer aramaya başladık. Çok küçük bir ilçeydi Tutak. Hiç kiralık ev yoktu. Müftülükteki Tahsin Fendioğlu şöyle bir karar verdi: İki katlı bir müftülük binası vardı. Üst katı müftülük, alt katı ise boştu. “Bu alt katta sen kal.” dedi. Eşim Karşıyaka Kur’an Kursu öğretmeniydi. “Benim eşim Kur’an Kursu öğretmeni, onun da tayinini buraya alacağım.” dedim. “İyi o zaman şurayı sınıf yaparız.” dedi.

Müftülüğün altındaki daire iki küçük, iki büyük odalı bir daireydi. Bir büyük odasını bir küçük odasını bana verdiler evimiz için. Bir büyük odasına da sıralar koyduk orası da Kur’an Kursu sınıfı oldu. Onun yanındaki küçük odaya da kitaplarımı yerleştirdim. Bu arada Ankara’ya eşimin tayinini yaptırmak için gittim. Herkes İzmir’den Tutak’a tayin istememe çok şaşırıyordu. Çünkü insanlar hep o taraftan bu tarafa gelmek isterler. Biz o tarafa gitmek istiyorduk.

Eşimin Tutak’a tayini gerçekleşti. Eşim oturduğumuz evin kapısından iki metre yürüyerek iş yerine gitmiş oluyordu. Arada iki metrelik bir koridor vardı. Bu bizim için iyi bir avantaj oldu. Tabi evimizin mutfağı yoktu, banyosu yoktu. O büyükçe olan yere eskilerin “çak” dediği banyomsu bir şey yaptılar. O şekilde biz o evi kullandık. Tutak’ta elektrik yoktu, evimizde su yoktu. Biz o şartlarda iki, iki buçuk yıl kadar o evde kaldık.

Suyu taşıyorduk önceleri, sonra bir depo yaptım, suyu oradan alıyorduk. Elektrik, akşamları günde iki saat geliyordu. Ama hem ben hem eşim orada o kadar mutluyduk ki gerçekten tarif edilmez. Nedendi bu mutluluk? Çünkü hem yeni mezun olmamdan dolayı hizmet etme sevincim var hem de Tutak’ın insanları tahmin ettiğimizden çok daha iyi insanlardı. İlgileri, alakaları, sevgileri gerçekten olağanüstüydü.

Medeniyet: İmamlık, öğretmenlik derken şimdi de müftü vekilliği…

Küçükağa: Birkaç ay sonra Tahsin Fendioğlu tayinini isteyip başka bir yere gitti. O gidince müftülük boşaldı ve bir süre kâtibi oraya vekâlet etti. Fakat Tutak’ta beni seven bazı kimseler Diyanet’e gitmişler, “İmam-Hatip Lisesi öğretmeni Ömer Küçükağa var, kendisi çok ehildir, siz onu müftü vekili yapın.” demişler. Benim bundan hiç haberim yoktu. Onlar da “Evet, biz Ömer’i tanıyoruz zaten.” demişler. Beni orada vekil müftü yaptılar. Hem İmam-Hatip Lisesinde kadrolu öğretmendim hem de müftülükte vekildim. Eşim de bana bağlı olarak Kur’an Kursu hocası oldu böylece. O dönemde müftülüğe kısa bir dönem vekâlet eden Molla Cemal dedikleri bir insan vardı. O biraz üzülmüştü benim müftü vekili olmama. Biraz hafif tavır da koymuştu. Müftü kâtibiydi kendisi, müftülükte vekâlete devam etmek istiyordu.

Ben müftü vekili olunca camilerde bizden sorumlu olmaya başladı. Bu benim için yeni bir hizmet alanıydı. Camideki imamları, müezzinleri topluyor, hem onlarla sohbet ediyorduk, hem de onları daha fazla motive etmeye çalışıyorduk.

Adımız “Müftü Efendi”ye çıktı tabii. Sonra benden vaaz etmemi istediler. Ben henüz Tutak’ta hiç vaaz vermemiştim o zamana kadar. Tutak’ın orta büyüklükte bir camii vardı. Ben orada vaaz ettim. Halk vermiş olduğum vaazı beğenmişti. Bu sefer her hafta vaaz etmem istendi. O süre içerisinde yaklaşık her hafta vaaz vermeye başladım. Bir yandan öğrencilerimizle ilgileniyoruz bir yandan müftülükle ilgileniyoruz. Sonra müftülük personeli, imamlar biz Arapçamızı geliştirmek istiyoruz dediler. Böylece bir kurs açtık. Molla Cemal’in Arapçasının çok iyi olduğu söylendi, kursta öğretmenliği o yaptı. Molla Cemal, müftü kâtipliği yapmış, medreselerde okumuş biriydi. “Celaleyn Tefsiri” diye bir tefsir kitabından tefsir okumaya başladık.

Hocamız Molla Cemal’in çok iyi Arapçası olduğu söylenmişti ama derslere başladıktan sonra çok değil orta halli bir Arapça bildiğini anladım. Çünkü bazı yerlerde takılıyordu. Bu sefer köylerden de imamlar gelip bizim o dersimize katılmaya başladılar ve böylece genişçe bir Arapça halkamız oldu.

Medeniyet: Okuldaki mesai arkadaşlarınızla ilişkiniz nasıldı? Neler yapıyordunuz?

Küçükağa: Tahsin Fendioğlu tayin olup gidince müdür muavini Halit Uzun, vekâleten müdür oldu. Kendisi Konya Beyşehirliydi. Hafızdı ve çok güzel Kur’ân okurdu. Birbirimizi çok sevdik. Her şeyi beraber yapıyorduk ve çok iyi anlaşıyorduk. Üç sınıfımız vardı, programları bile ortak hazırlıyorduk. Bir gün bana dedi ki, öğrencilere yönelik güzel bir program hazırlayalım. Eğitim-öğretimlerine, şuurlanmalarına katkı sağlayacak faydalı bir program yapalım ve herkesi davet edelim. Olur dedim, fakat bu işin riskleri var, göze alabilecek miyiz? Riski olsa da, resmi prosedürleri bulunsa da biz riski göze alırız, dedi.

Öğrencilerimizin bir kısmı ilçe merkezinde bir kısmı köyde oturuyordu. Biz öğrencilerin tamamının nerede oturduklarını tespit ettik. Öğrencilerimizin bir kısmı o kadar fakirdi ki elbiselerini görseniz şaşırırsınız. Ayakkabısı paramparça olan çocuklar… Babadan kalma uzun kollu ceket giyen çocuklar… Biz bu durumdaki öğrencilere öğretmenlik yaptık. Müdür muavini arkadaşla birlikte arkadaşlarımızın, öğrencilerimizin köylerini ziyarete başladık.

Öğrencilerimiz, veliler çok sevindiler buna.

Medeniyet: O yıllarda köylerin ve halkın durumu nasıldı, nelere şahit oldunuz?

Küçükağa: Gittiğimiz köylerin bir kısmı Türk bir kısmı da Kürt köyü idi. Her birisi inanılmaz şekilde bize saygı gösteriyor ve ikramda bulunuyordu. Bu izzet ve ikram karşısında mahcup oluyorduk. Bizler için hayatımda görmediğim sofralar seriyorlardı. Orada kaz yetiştirilirdi. Sonbaharda kazları keserler, sonra sandıklara koyup karların içerisinde bekletirlerdi. Kış boyunca da bunları yerlerdi. İki arkadaşız diyelim, bizlere bir tane kaz yeterken onlar on tane kaz kesiyordu. Öyle üzülüyordum ki, israf oluyor, diye endişe etmeye başladım. Böyle yapmayın deyince, yok biz artanları yeniden değerlendiririz, dediler.

Milan köyü olarak bilinen bir Kürt köyü vardı. Köyün büyük çoğunluğu taşımacılıkla geçinirdi. Köye gittiğim zaman hayretler içinde kaldım. Köyde 50-60 tane kamyon vardı. Her evin önünde neredeyse kamyon vardı. Bu köy çok zengin bir köymüş. Bazı köylere de gidiyordum ki bu köyler aşırı fakirdi. Bu köylere araba çalışmıyordu, oraya yürüyerek gidiyorduk. Tabii biz köye gittiğimizde köyün belli insanlarını çağırıyorlardı. Onlarla sohbet etmemiz sağlanıyordu. Biz bu şekilde sayısını bilmediğim köyü gezdik. Sonra köylülerle, cami cemaati ile İmam-Hatip Lisesi öğrencileriyle temasımız oldu. Bir ara lisenin öğretmenlerinden eksiklik oldu. Lise müdürü, İngilizce, coğrafya öğretmenimiz yok ne yapacağız çocukların dersleri boş geçiyor, dedi. Bu dersleri ben veririm dedim. Nasıl verirsin dediler. Matematik hariç İngilizce, coğrafya, fizik, kimya dersleri veririm dedim. Tabii şaşırdılar. Böylece lise derslerine de girmeye başladım. Düz liseydi ve onun talebesi bizden çoktu. Derslerde de iyiydik. Sonra Fransızca dersi boş dediler. Fransızca dersini de veririm dedim ve derse girmeye başladım. Çeşitli dersleri veriyor olmam küçük bir ilçe olduğu için Tutak’ta duyulmaya başladı. Bu durum lise ve İmam-Hatip Lisesi öğretmenleri arasında da duyulmaya başladı. Öncesinde hiç tanımadığım bir doktor ziyaretime geldi. Sen Fransızca, İngilizce, coğrafya ve meslek derslerine giriyormuşsun, öyle mi dedi. Evet, dedim. Ben sizinle tanışmak istiyorum, akşam sizi ziyarete geleceğim dedi. Bu arkadaşın ismi Mehmet’ti. İyi bir insandı. Ülkücüydü ama dindar bir ülkücüydü. Benim hayatımda bütün fikri yönlerim ile anlaştığım iki ülkücüden biriydi Mehmet. Benim İslami olarak söylediğim hiçbir şeye itiraz etmeyen bir ülkücüydü.

Sokakta giderken insanlar bize saygı gösteriyor. Sebebi kültürlü bir insan olup farklı diller bilmemizdi. Bu bize daha çok popülarite kazandırdı. Camilerde vaaz ediyor, Fransızca, İngilizce derslerine giriyor, köyleri ziyaret ediyorduk. Tutak’ta hemen hemen herkes bizi tanıyordu. Ben orada gördüğüm saygı ve ikramı hayatımın hiçbir döneminde hiçbir yerde görmedim. Alışveriş yaptığımda esnaf kesinlikle benden para almak istemiyordu. Tabi ben bunu kabul etmiyordum. Israrla almayan bir esnaf vardı. Ondan takım elbise almıştım, benden parasını almadı. İsmi Kasım Polat’tı, hiç unutmuyorum onu. Ya takım elbise parasız olur mu, dedim. Almamak için yemin edince tamam dedim. Ben de sonra ona güzel bir hediye aldım, böylelikle ona olan borcumu ödemeye çalıştım. Kasım Polat’ın oğlu Zeynel Abidin Polat Tutaklıydı. Erzurum İmam-Hatip Lisesi’nden benim arkadaşımdı. Sonra Patnos İmam-Hatip Lisesi’ne müdür olarak atandı. Sanırım şu an kendisi İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’nde görevli. Birkaç yıl önce müdür muavini olduğunu duymuştum. Eğer emekli olmadıysa hâlâ orada olabilir.

Bu arada evlere davetler de başladı. Mesela davet edenlerden birisi Ziynet Hanım’dı. Ziynet Hanım, yedi erkek çocuğu olan bir kadındı. Kızlarını tam hatırlamıyorum ama belki üç dört tane kızı da olabilir. Çocuklarından birisi Erzurum İmam-Hatip Lisesi’nden benim dostumdu: Mithat Balcı. Mithat’ın abisi ilahiyat fakültesinden mezun olmuş gayet mücadeleci, gayet vakur bir öğretmendi. Erzurum İmam-Hatip Lisesi’nde öğretmenlik yaptı. Bizim öğrenciliğimizde orada öğretmendi. Ziynet Hanım yedi çocuğu olan bir Kürt kadınıydı. Zannedersem beyi de Türk’tü. Ben Kürt hanımlarının otoriter olduğunu o evde gördüm. Kadın o kadar otoriter, o kadar ana erkil bir eşti ki bütün çocukları hatta eşi hepsi onun ağzına bakıyordu. İslami yönleri de çok kuvvetli bir aileydi. Tutak’ta çocukları çok olunca da biraz çekinilen aileler oluyorlar. O tip yerlerde eğer bir yerde erkek çocuğu çoksa o aileden çekiniliyor biraz.

(Devamı gelecek sayıda…)

tefsir dersleri

Yazanlarımız



muvafakat besir

ömer hoca ile röportajlar