• YENİ MODERNLİĞE KARŞI YENİ NESİL İSLAMLAŞMAYI SAĞLAYACAK

      Kendi çağını anlayan, onunla aynı dili konuşan, çağın imkânlarından istifade ederek İslam’ı çağın insanının anladığı şekilde sunabilen bir gençlik. Hem bu çağla iletişim kuracak, onu anlayacak hem de onun azgınlıklarıyla hesaplaşacak bir gençlik. İşte...

DUYURULAR

ÖMER KÜÇÜKAĞA HOCAMIZ İLE - 12

omer kucukaga ile 12

Medeniyet: Renkli bir hayatınız var. Ticaret, öğretmenlik, bakır işlemeciliği, tiyatroculuk… Şimdi de imamlık.

Küçükağa: İzmir Yüksek İslâm Enstitüsü birinci sınıfta iken Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye genelinde bir imamlık sınavı açtı. Özellikle ekonomik durumu iyi olmayan arkadaşlarla birlikte bu sınava katılma kararı aldık.

İmamlık bizlere o zamanlar için çok cazip geliyordu. Hem öğrencilik yapacaktık, hem bir Müslüman olarak olarak ibadetlerimizi ifa edebilecektik, hem de imamlık sayesinde üç-beş kuruş para kazanacaktık. İyi bir imkândı bizim için. Yaklaşık 150-200 kişi kadardık. Türkiye genelinde sınava girenlerin toplam sayısı -emin olmamakla birlikte- binin üzerindeydi. Sınavda başarı durumlarına göre A, B ve C diye bir bir sistem uyguladılar. A puanını alanlar il merkezlerine, B puanını alanlar ilçe merkezlerine, C puanını alanlar da köylere tayin edilecekti. En yüksek puanı alanlar, başta İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa olmak üzere öncelikle büyük şehirlere tayin olunuyordu. Sıralama böyle devam ediyordu. Allah’ın lütfuyla sınavı A seviyesinde kazandım ve Bursa şehir merkezindeki bir camiye tayin edildim.

Bursa bana uzak bir şehir. İzmir’den Bursa’ya sürekli gelip gitmem çok zor. Becayiş yapalım dedik. Arkadaşlarımın hemen büyük çoğunluğu Bursa’yı istiyordu. Ben ise yakın olması hasebiyle Manisa’yı istiyordum. Bir arkadaşla anlaştık ve becayiş yaptık. O benim yerime Bursa’ya gitti, ben de onun yerine Manisa’ya.

Diyanet İşleri Başkanlığı uhdesinde vazifeye başlamak üzere Manisa İl Müftülüğüne gittim. Orada uzun boylu, hafif sarışın, sakallı bir zatla karşılaştım. Manisa müftüsüymüş. Biraz sohbet ettikten sonra bana artık imam olduğumu ve neden sakal bırakmadığımı sordu. Böyle bir soruyla ilk kez karşılaşıyordum. Şaşırdım. O yaşıma kadar bana kimse böyle bir şey sormamış ve hatırlatmamıştı. O zamanlar gençler sakal bırakmıyordu. Öğrenciler bir yana, okul hocaları bile bırakmıyordu.

Medeniyet: Müftü beye ne cavap verdiniz?

Küçükağa: Müftü beye ne cevap verdiğimi şimdi hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey müftü beyin çok muhterem bir insan olduğuydu. Şimdilerde emekli. Allah hayırlı ve uzun ömürler versin, taksiratını affetsin, iyiliklerini artırsın. İsmini söylersem tanır mısınız bilmem, İlhan Armutçuoğlu. Belki sizler duymamış olabilirsiniz ama tasavvuf çevrelerince çok bilinen, tanınan bir isim.

İlhan Hoca beni Birlik Camii’ne imam olarak atadı. Camii küçüktü. Oysa gün geçtikçe cemaatim çoğalıyordu. Konuşmalarım, hutbelerim ilgi görüyordu. Özellikle cumaları cami ve bahçesi dolup taşıyordu. Müftü bey, beni daha büyük ve tarihî bir camiye görevlendirdi. Bu camiinin ismini her zaman unutuyorum. İlginçtir, Manisa’ya her gittiğimde o camiyi ziyaret ediyor ve ismini öğreniyorum, ama yine unutuyorum. İki sene önce yine gitmiştim, yine unuttum.

Medeniyet: İki işi aynı anda nasıl idare ediyordunuz? Hem öğrencilik hem imamlık. Üstelik ikisi de farklı şehirlerde.

Küçükağa: İkisini de başarıyla yürütebiliyordum. Hem öğrencilik yapıyordum hem de imamlık. Bir o şehirde bir bu şehirde. Tabii biraz zor oluyordu. Her işin bir zorluğu var. Kolay işi olur mu? Sağ olsunlar müftü beyler de kolaylık sağlıyordu. Camide bütün vakitler bulunamıyordum, çünkü diğer vakitlerde okulda olmam gerekiyordu. Ancak sabah, akşam ve yatsı namazlarını kıldırabiliyordum. Öğle ve ikindi namazlarını ise müftülük idare ediyordu.

Medeniyet: Bir akşam namazında tatlı bir sürprizle karşılaşıyorsunuz.

Küçükağa: Birlik Camii’nde bir akşam namazını kıldırırken çok güzel bir sürprizle karşılaştım. Selam verip cemaate döndüm. Karşımda kimi göreyim? Muhterem babam! Babamı birkaç yıldır görmüyordum. Hiç beklemediğim bir zamanda onu karşımda görmek beni ne kadar da heyecanlandırmış ne kadar da sevindirmişti!

Vazife aldığımı öğrenmiş, nerde olduğumu, hangi camide görev yaptığımı araştırıp bulmuş. Kalktım sarıldım yılların hasretiyle… Sonra dışarıda birlikte yemek yedik. Yatsı namazı vakti yaklaşmıştı. Camiye geçtik. Namazı babamın kıldırmasını arzu ediyordum. Fakat olmadı, ne kadar ısrar ettiysem kabul etmedi. İmam sensin ve sen kıldıracaksın, dedi. Namaz sonunda babamdan güzel bir aşır dinledik. Ona yok diyemedi işte. Babam Kur’ân-ı Kerim’i çok güzel okurdu. Sesi çok güzeldi. Hafızdı. Erzincan’da o zamanlar Kur’ân’ı en güzel okuyanlardan birinin babam olduğu söylenirdi.

Cemaatle aramızın iyi oluşu babamı çok memnun ediyordu. Babam, vazifeme olan sadakatimi beğeniyordu. Bunu tavırlarından rahatlıkla anlayabiliyordum.

Bir zaman sonra kendisi de cemaatle tanıştı ve yakınlık kurdu. Sonra sonra cemaate Risale-i Nur dersleri bile yapmaya başladı. Daha önceki sohbetlerimizde defaatle söylemiştim, babam gittiği yerde öyle boş duran birisi değildi. Hareketli, cevval, gerçek bir dava adamıydı. Mekân, zaman, makam, mevkii tanımaksızın sürekli tebliğ yapardı. Başkanmış, valiymiş, müftüymüş hiç fark etmez, Allah’ın dinini, hak bildiği davasını kimseden korkmadan, çekinmeden, eğilip bükülmeden, bıkıp usanmadan anlatırdı.

Medeniyet: Gidiş gelişleri nasıl yapıyordunuz?

Küçükağa: İzmir-Manisa arası çok yakındı. Gidiş gelişlerimiz yorucu olmazdı. Şehirlerarası bir yolculuk değil de şehir içi bir yolculuk yapıyor gibi olurduk. Yakın olduğu için trafik de kalabalıktı. On dakikada bir minibüs kalkıyordu. On iki on üç kişilik minibüslerdi bunlar. Onlarla gidip geliyorduk. Dediğim gibi kolay bir yolculuktu ve hiç sıkılmıyorduk. Yol, yarım saat ya sürüyor ya sürmüyordu. Yolboyu ormanlıktı. Manisa’nın ormanları da çok özel ormanlardır. Meşhur Sipil Dağı vardır Manisa’da. Yollar orada kıvrımlıydı. Bugünkü gibi düzgün de değildi, virajlı yollardan döne dolaşa giderken hep midem bulanırdı. Oralara geldiğimde poşetimi mutlaka hazır bulundururdum. Şimdi kalmadı ama eskiden araba beni çok tutardı. Bugün için araba tutması insanlarda azaldı gibi. Çünkü şartlar çok değişti ve gelişti. Yollar eski yollar değil, arabalar da eski arabalar değil. Her şey daha modern ve daha lüks. Yoksa kirliliğe mi alıştık dersiniz?

Medeniyet: İmamlık yaparken nerede kalıyordunuz?

Küçükağa: Şöyle anlatayım, camii çok küçüktü. Müftü beye nerde kalacağımı sorduğumda bana tabutları koydukları bir odanın olduğunu ve o odayı bölüp bana tahsis edebileceklerini söyledi. Yatıp kalktığım yer işte o tabut odasıydı. Korkuyordum, ürperiyordum. Korkmamam gerekiyordu belki, ama korkuyordum. Düşünün bir, her an tabut dolu bir odadasınız. Bazı geceler cenaze için tabut alıyorlardı. Ölümle, ölüyle, tabutla hep iç içe bulunuyordum. Yatak bir taneydi. Babam gelince bir yatak da ona aldık.

Medeniyet: Cemaat sizden memnun muydu?

Küçükağa: Sorunuz bana çok özel bir şeyi hatırlattı. Anlatıp anlatmamakta tereddüt ediyorum ama anlatayım yine de. Çünkü ben her şeyin doğal ve olduğu gibi kayıtlara geçmesini istiyorum. Biraz da bu yüzden anlatmakta herhangi bir beis görmüyorum.

Biraz daha başa alayım isterseniz. Camiye gidiş yolumun üzerinde babamın bir arkadaşı ikamet ediyormuş. Babam ona, vazifemi yapıp yapmadığımı, bir yanlışımın olup olmadığını sormuş. Babam bana çok güvenirdi hâlbuki, ama baba merakı işte, yine de sormuş oğlum nasıldır, iyi midir, memnun musunuz diye. Gencim, bekârım hani. Tam yanlış yapma çağlarım. Risale-i Nur talebesi olan o arkadaşı da kendisinin herhangi bir yanlış görmediğini söylemiş. Bir de hane halkına, çocuklarına, kızlarına sormuş beni. Kızları demiş ki, baba o genç edepli de mahallenin kızları edepli değil. Her geçişinde kızlar ona laf atıyor, hocayı rahatsız ediyorlar. Gerçekten öyleydi. Sokaklar çok dardı, Manisa’nın eski sokaklarını düşünün. Hep kızlar laf atardı. Utanırdım, cevap veremezdim. Sırf bu yüzden başka bir güzergâhtan gitmeyi tercih ederdim. Ama o yol da çok ters ve uzaktı. Hep böyle yol değiştirme imkânım da olmuyordu. Ben sustukça onlar üzerime geliyordu. Bir gün sokaktaki kızlardan birisi “Kork hacıdan hocadan, kork karanlık geceden.” diye beni çok rahatsız eden bir söz söyledi. Dayanamadım ve dedim ki “Hacıdan hocadan değil, sizin gibi insanların şerrinden korkmalı. Yoldan gelip geçen insanlara laf atıp duruyorsunuz. Edep hayâ kalmamış birisinden daha korkulacak kim olabilir ki!”

Bu sert çıkışımın üzerine benden özür diler mahiyette aslında benimle iletişim kurmak için böyle yaptıklarını, yanlış anlamamamı istediler. Bakın dedim, benimle iletişim kurmak istiyorsanız size şimdi bir kitap tavsiye edeceğim. Alıp onu okuyacaksınız. Başka da bir şey demedim. Hangi kitabı tavsiye ettiğimi şimdi hatırlamıyorum. Böylece mahallenin kızlarına kitap tavsiye etme dönemim başlamış oldu. Hanımlar, kitapları birbirleriyle paylaşıyorlardı. O mahallede elhamdülillah hayırlı hizmetlerimiz oldu. Küçücük camii dolup taşıyordu. Cemaat camiye sığmaz olmuştu.

Medeniyet: Gençlere yönelik özel bir çalışmanız var mıydı?

Küçükağa: Evet, zaten neredeyse hep gençlerle ilgileniyorduk. Düzenli sohbetlerimiz oluyordu. İlk camimiz hayli küçüktü, ikinci camimiz orta büyüklükteydi ve şehrin dışında kenar bir mahalledeydi. Buna rağmen çok sayıda genç geliyordu. O gençler arasında çok kıymetli simalar tanıdım. Hüseyin Selçuk ve Fikret Özdil bunlardan sadece ikisidir. Hüseyin ve Fikret, İmam-Hatip Lisesi’nde okuyorlardı. Sohbetlerime okul arkadaşlarını da getiriyorlardı. Çok gayretli arkadaşlardı. Onların bu fedakâr çalışmalarıyla camiinin bahçesi gençlerle dolup taşıyordu. Hüseyin Selçuk İmam-Hatip Lisesini bitirip Erzurum’da üniversiteye yerleşti. Orada boş durmuyordu. Çok yiğit, çok cesaretli, gözünü daldan budaktan esirgemeyen bir mücadele örneği sergiledi Erzurum’da. Birkaç defa ölüm tehlikesi atlattı. Bazı gruplar, kendisini öldürmek için özel planlar yaptılar. Allah’ın izniyle başarılı olamadılar. Uyurken başını balyozla ezmek istemişlerdi de Allah onu korumuştu. Sadece kolu kırılmış ve ufak tefek sıyrıklarla o ölümcül tehlikeden kurtulmuştu.

Medeniyet: O bazı gruplar kimler?

Küçükağa: Sözünü ettiğim gruplar devrimciler ve ülkücülerdi. O günlerde hem devrimciler, hem de ülkücüler bizim gibi düşünen arkadaşlarla mücadele halindeydiler. Malatyalı arkadaşlardan Arap Salih, Hüseyin Selçuk gibi davalarına sıkı sıkıya bağlı arkadaşlar çok sıkıntılar yaşadı onlar yüzünden. Ama buna rağmen yılmadılar ve Erzurum’da çok hayırlı hizmetler gördüler.

Medeniyet: Sizleri dinlemeye gelenler arasında başka kimler vardı?

Küçükağa: Hepsini hatırlamam mümkün değil ama camiye gelen gençler arasında birisi daha vardı ki onu unutmam asla mümkün değil. Kendisinden mutlak surette bahsetmek zorundayım. Nasıl ve ne zaman tanıştığımızı net olarak hatırlamıyorum. Hüseyin’ler vasıtasıyla mı tanıştık yoksa başka bir vesileyle mi bilemiyorum. İsmini söylersem sizler de tanıyacaksınız: Bahattin Yıldız! Ben Yüksek İslâm Enstitüsü’nde iken o İzmir İmam-Hatip Lisesi’nde ya orta üçte ya da lise birde talebeydi. Bahattin, muhtemelen Manisa’da hutbelerimi dinlemeye gelen arkadaşlardandı. Mezun oluncaya kadar kendisiyle münasebetimiz hiç kesilmedi. Sonradan
Milli Türk Talebe Birliğine başkan olmam hasebiyle daha sık görüşme imkânımız oldu. Henüz ortaokul talebesi ve on dört on beş yaşlarında ama gerçek bir dava adamı. Davasına âşık, davası için çalışıp çırpınan samimi bir çocuk. Onu ilk gördüğüm zamanlarda bile çevresiyle ilgileniyor, arkadaş gruplarına dinini anlatıyordu. Hatta o yaşlarda ders verdiği bir grubu bile vardı. O yıllarda bunları yapmak da öyle kolay değildi. Bugün için bize düşen; on üç, on dört yaşlarındaki bir çocuğun ibretlik hayatını çok iyi anlamak ve ondan gerekli dersleri çıkarmaktır.

Medeniyet: MTTB Başkanlığı yaptığınız dönemde birliğe gelip gidiyor muydu?

Küçükağa: Tabii. Ben başkanlığımdan önce de onunla temas halindeydim. MTTB Başkanlığından önce Yüksek İslâm Enstitüsü Talebe Derneği Başkanlığı yaptım. Okul beni başkan olarak seçmişti. İmam-Hatib Lisesi bizden biraz uzaktaydı. Orada “Ak Evler” diye iki blokluk Süleyman Karagülle ve ekibinin yapmış olduğu bir proje vardı. O bölgede İslâmî aileler otururdu. Bahattin’in okuduğu İmam-Hatip, Ak Evler ile Yüksek İslâm Enstitüsü arasında bulunuyordu. Evi de İmam-Hatip Lisesi’nin biraz ilerisinde boş bir arazide tek katlı bir evdi. Meşgul olduğumdan, yoğun bir öğrencilik yılları yaşadığımdan evine fazla gidemezdim. Rahmetli beni evine çok çağırırdı. Sık sık Ömer ağabey, niçin bize gelmiyorsun diye sitem ederdi. Yine bir gün öğrenci arkadaşlarını toplamış sohbet etmek için beni evine davet etmişti. İşlerimi ayarlayıp gitmiştim. İlk ve son gidişim o oldu. Bir daha fırsatım hiç olmadı.

Medeniyet: O evden biraz bahseder misiniz?

Küçükağa: Ev, tipik bir öğrenci eviydi. Evde Padişah denilen Muşlu Kürt bir arkadaş kalıyordu. İsmini hatırlamıyorum. Sonraları doktor olduğunu duydum. Sanıyorum şimdi bir hastanede başhekim olarak görev yapıyor. O eve gidip gelenler arasında sizin de çok yakından tanıdığınız bir isim daha vardı: Bekir Sağlam! Bekir Hoca, karakter olarak Bahattin’e hem benden daha yakın ve hem de daha samimiydi. Çünkü yaşları birbirlerine çok yakındı. Yaşça ben onlardan biraz daha büyüktüm. Bir de ben sürekli dolaşan birisiydim; İzmir, Manisa, başka yerler… Bu yüzden onlarla her zaman görüşüp konuşma imkânım olmuyordu. Öğrenci evine gittiğimde sohbetten sonra güreş yaptığımı hatırlıyorum. Biliyorsunuz, öğrenci evleri çok amaçlı salon gibidir, bu tür şeyler oralarda çok yapılır. Güreşi severdim. Övünmekten Allah’a sığınırım, bu spor dalında çok başarılıydım. Rakiplerimi Allah’ın izniyle hep yenerdim. O ev, çok bereketli oldu. Çok kıymetli arkadaşlar yetişti orada. Bugün İzmir ve çevresinde olumlu gelişmeler ve düzelmeler varsa bundan Bahattin ve o eve gelip giden arkadaşların katkısı büyüktür. Allah hepsinden razı olsun.

Medeniyet: Bahattin Yıldız ağabeyden biraz daha bahseder misiniz?

Küçükağa: Bahattin imrenilecek bir hayat yaşadı. Her anı her günü dolu doluydu. Dünyanın neresinde bir mazlum varsa oraya koşardı. Nerede bir yetim varsa ona giderdi. Bu azim ve gayret, bu samimiyet, bu fedakârlık elbette ki ancak kuvvetli bir iman ve ihlâsla izah edilebilir. Allah’ın kalplerine sahih bir iman yerleştirdiği kişiler kendileri için yaşamazlar. Hayatlarını başkalarının hayatlarını kurtarmaya adarlar. Başta peygamberler olmak üzere bütün salih kullar aslında aynı adanmışlık duygusunu yaşayan insanlardır. Bahattin, varını yoğunu ümmet için harcamıştı. Bu tür değerlere çok ihtiyacımız var bugün. Onlar önümüzde yürüyen kandil gibidir. Sürekli geçip gittiğimiz yerleri aydınlatırlar. Bu insanlar her zaman vardır çevremizde. Yeter ki bakmasını bilelim, mutlaka görürüz. Onlar gizli bir hazine gibi kendilerini açığa vurmazlar. Bakmasını bilenler ancak onları görebilirler. Allah’ın velayet makamı sadece satırlara gizlenmiş değildir. Allah, veli kullarına olağanüstü özellikler verir. Bahattin de olağanüstü bir hayat yaşamış insandı. Onun yaptıkları ve yaşadıkları normal bir insanın yaşadıklarından çok çok farklı.

Afganistan’da ne işi var Bahattin’in? Bosna’da ne işi var? Diğer İslâm coğrafyalarında ne işi var? Bahattin’i çok iyi tanıyan birisi olarak şunu diyebilirim, o Allah’ın veli bir kuluydu. Kelimelerimi özenle seçtiğimi özellikle belirtmek isterim. Evet, o bir veli kuldu. Öyle uçmak kaçmaktan bahsetmiyorum. Velayet aslında budur. Uçtum, tekeri tuttum, kuşu kaçırdım değildir. Velayet kendi canını Allah’a adamaktır. Velinin kerameti müridin istikametidir. Eğer ona bağlı insanlar istikamet üzere gidiyorlarsa velinin en büyük kerameti budur. En büyük keramet senin izinden giden insanların istikamet üzere olmalarıdır. Böyle insanlar günümüzde azaldı ama hâlâ var. Bir kısmı vefat ettikten sonra anlaşılıyor, bir kısmı tamamen kendini gizliyor, bir kısmı da ancak bazıları tarafından anlaşılıyor.

Medeniyet: Sizler böyle konuşurken insan ister istemez rahmetli dayınız şair Rıfkı Kaymaz’ı hatırlıyor.

Küçükağa: Rıfkı Kaymaz da Allah’ın veli kullarından birisiydi bence. En samimi arkadaşı bendim Rıfkı’nın, bu yüzden onu çok iyi tanırdım. Sedat’la on-on beş yıl geçirdiyse benimle kırk yıl geçirmiştir. Öyle hımbıl, beceriksiz, yeteneksiz, kendi hak ve hukukunu koruyamayan bir insan olarak gözükürdü ki Rıfkı, gücü yeten herkes onu ezmeye çalışırdı. Diyelim ki bir lokantaya gitti, kasaya parayı bütün olarak verdi. Lokantacı niye bozuk vermiyorsun diye onu azarlayabilirdi. O da ağzını açıp bir şey söylemez, kendini savunamazdı. Haklı da olsa haksız olsa da bir şey demezdi. Onu biz korurduk. Onu tanımayanlar küçümseyici bir tavır takınırdı kendisine.
O da bundan hiç rahatsız olmazdı. Bu durum Sedat’ın çok dikkatini çekerdi. Bir gün dayanamayıp bana dedi ki, “Yahu Ömer, Rıfkı nasıl bir adam böyle?”.

Peki, Rıfkı gerçekten kendini koruyamayacak biri miydi? Asla! O kadar onurlu, o kadar izzetli, o kadar becerikli bir insandı ki anlatılmaz. Hiç kendisini göstermezdi. Çok mütevazıydı. Aslında bu özelliği de babasından geliyordu. Babası kim? Dedem Salih Kaymaz. Allah’ın bazı kulları var ki bunlar bir hazine gibidirler, ama gözükmezler. Dedem de öyle bir insandı. Çok büyük bir âlimdi, ama başka bir şehre gittiği zaman o kadar sıradan bir insan olurdu ki tahmin edemezsiniz. Rıfkı’ya yapılan muameleler ona da yapılırdı, ama o boynunu büker, kusura bakma efendi derdi. Birisi ona ağır bir laf söylese bile kusuruma bakma derdi. Yakından tanıyanlar ona o kadar saygı gösterirdi ki zannedersiniz ki büyük bir padişah geçiyor. Sokakta yürürken kadın olsun erkek olsun onu görenler hemen kendilerini toplar, açık kadınlar hemen yüzlerini gözlerini örtmenin telaşına düşerlerdi.

Bir gün dedemin Arapça tedrisat yaptığı insanları ziyaret etmek istedim. Lütfü Doğan’a gittim. Lütfü Doğan’ı bilir misiniz? Eski Diyanet İşleri Başkanı ve Erzurum Senatörü. Şu anda Ankara’da yaşıyor. Allah hayırlı uzun ömürler versin, âlim, takva sahibi de bir zattır. Merak edip sordum, siz mi dedeme Arapça okutuyordunuz dedem mi size? Bir süre sustu. Cevap vermedi. Sadece şu kadarıyla yetindi: “Oğlum, ben Salih Efendi’nin hoşlanmayacağı bir söz söylemem, o gizli bir hazineydi, hiç kimse de bunu anlamadı. Onunla yıllarca ders yaptım, maalesef ben de anlamadım.”

Merhum Bahattin, çok fedakâr ve cefakâr birisiydi. Defalarca şahit olmuşumdur cebindeki paranın hepsini çıkartıp ihtiyaç sahibi öğrencilere verdiğine. Oysa kendisinin de ihtiyaçları vardı, ama bunu etrafına bildirmezdi. Hep kardeşlerini öncelerdi, hep onları kendi nefsine tercih ederdi. Öğrencilerin dertleriyle dertlenir, ne ihtiyaçları varsa elinden geleni yapardı.

Şehit Sedat Yenigün de fedakâr bir insandı. Sonradan öğrendiğime göre yeni öğretmen olduğu günlerde bir palto satın almış. Ertesi gün soğukta titreyen paltosuz bir öğrencisini görünce çıkartıp paltosunu ona vermiş. Kendisi ihtiyaç halinde iken başkalarını düşünmek, başkalarını kendi nefsine tercih etmek ancak büyük insanların işidir. Herkes böyle yapamaz. Bu özelliklere sahip insanlara iyi dikkat etmek gerekir. Zira onlardan öğreneceğimiz çok güzel hasletler vardır. Onları kendimize örnek almalıyız. Rıfkı, Sedat ve Bahattin’den bahsederken sadece onların şahıslarını anlatmıyoruz aslında. Onlar bir örnekti, modeldi. Dolayısıyla örnek insanların, model insanların özelliklerinden bahsediyoruz.

Rıfkı Kaymaz polis kolejinde öğretmenlik yaptı. Sonra polis akademisine geçti. Ama oradaki hizmetlerini Türkiye hâlâ bilmez. Akademiden mezun olan polisler, emniyet müdürleri, birtakım rütbeli insanlar Rıfkı Kaymaz’ı gördükleri zaman inanılmaz bir saygı gösterirlerdi. Hâlâ kabrini ziyaret edip dua ederler. Çünkü onun polis akademisindeki İslâmîleştirme çabalarını unutmalarına imkân yok. O nesil, Rıfkın’ın gayretli çalışmaları sayesinde Allah, Kur’ân, peygamber, âhiret, helal, haram kavramlarını duydular. Öylece İslâm’la tanıştılar. Maya tutmuş oldu. Zaten cenazesinde binlerce polis vardı. Bu hakikatleri Müslüman cemaatlerden hangisi biliyor, kaç kişi biliyor? Rıfkı, hiç bunları duyurmamıştı. O sınıfına girer, dersini anlatır, öğrencisini alır evine götürür, ihtiyacını görür, icabında ayakkabısını verir, icabında harçlığını verir… Ama sessiz sedasız, kimseye duyurmadan, gürültü patırtı çıkarmadan… Ona bakınca edep ve yüksek bir tevazu ahlâkı görürdünüz.

Tevazunun heykeli dikilseydi Rıfkı’nın heykeli dikilirdi. Bu yönüyle hepimizden öndeydi. Hiçbir arkadaşımız onu bu yönüyle geçemezdi. Bu tevazunun bir benzerini Bahattin’de de görmek mümkündü. Fakat Bahattin’inkinde ilginç bir şekilde vakar da vardı. Hem çok mütevazı hem çok vakur. Bir çok insan, Bahattin’i anlayamamıştır. Hiçbir zaman kıyafetine önem vermemiştir mesela. Çok sıradan giyinmiştir. Çünkü bütün varını yoğunu hep arkadaşlarına, öğrencilerine, garip gurabaya harcamıştır. Bahattin en fakir insanın giymiş olduğu kıyafeti giymiştir. En sıradan insanın çalıştığı işlerde çalışmıştır. En son çatı izolasyonu yapıyordu. Çıkıyordu çatılara zift döküyordu. Bahattin istese zengin biri olabilirdi. Bu saydığım isimlerin hepsi, Rıfkı Kaymaz, Sedat Yenigün, Bahattin Yıldız isteselerdi zengin hem de çok zengin olabilirlerdi. Çok rahat danışmanlık yapabilir, siyasete girebilir, makam-mevkii peşinde koşturabilirlerdi. Ama... Bu bir tercih meselesidir. Rıfkı nasıl o polislerle, gençlerle iyi iletişim kurmuşsa Bahattin de aynı iletişimi, aynı başarıyı İzmir’de gerçekleştirmiştir. Kısa ömrüne rağmen aynısını Sedat da yapmıştır. Bu tip insanların gözlerinde sanki bir mıknatıs vardır. Baktıkları zaman, biraz iletişim kurdukları zaman insanlar ondan kopamazlar artık. Bahattin’in öğrencileri gerçekten öyledir. Rıfkı’nın öğrencileri gerçekten öyledir. Sedat’ın öğrencileri gerçekten öyledir. Sedat 80’de şehit oldu, kaç sene geçmiş, otuz üç... O dönemde ondan yararlanmış, ona öğrencilik yapmış olan insanlar şu an çeşitli makamlarda olmasına rağmen hâlâ onu unutamazlar. Merhum hocalarından sitayişle bahsederler. Gözlerinde mıknatıs vardır dediğim şey sanki imanla ilgili bir durum. Allah onların kalplerine öyle bir güç veriyor ki, baktıkları zaman Allah’ın nuru ile bakıyorlar. Tabi Allah’ın nuru ile bakan Allah’ın ihsanı ile de bakar, “îsarı” ile de bakar. Îsar nedir? Fedakârlık. İslâm daveti fedakârlıktan ibarettir. Davette başarılı olmak isteyen her cemaat fedakâr olmak zorundadır. Büyük laflarla İslâm cemaatleri başarılı olamazlar. Îsarla başarılı olurlar. Sahabenin yöntemi budur. Îsar; kendisinde bulunan bir şeyi imanından dolayı mümin kardeşine hediye etmektir. Mümin kardeşini tercih etmektir. Ben bunu biraz önce saydığım bu insanların hepsinde görmüşümdür. Defalarca görmüşümdür. Îsar, en yüksek seviyelerden birisidir.
Onların hayatları îsardır hep. Bütün imkânlarını, kabiliyetlerini, varlıklarını ümmete feda etmek... Îsar budur. Evleri ile tam ilgilenemezler bu insanlar, hep davaları ile ilgilenirler. Bana göre Allah’ın asıl veli kulları işte bunlardır. “İyi biliniz ki, Allah’ın velileri için hiçbir korku yok, mahzun da olmayacak onlar. İman edip takvaya ulaşmış olanlar... Dünya hayatında da, ahirette de onlara müjde var. Allah’ın kelimelerinde değişme olmaz. En büyük mutluluk... İşte bu.” (Yunus Sûresi; 62, 63, 64)

Ben demiyorum ki isimlerini saydığım bu kişiler öteki dünyada en yüksek derecelere sahiptir. Bunu bir mümin olarak nasıl söyleyebilirim! Hayır, öyle söylemiyorum, çünkü âhiretteki durumlarını ancak Allah bilir. Ben Kur’ân’da geçen veli kavramının özelliklerini dünya gözümle bu arkadaşlarda açıkça gördüğümü söylemeye çalışıyorum.
Onlar müminlerin özelliklerine sahip takva üzere hayat yaşayan insanlardı. Allah’ın veli kulu olmak da böyle bir hayat yaşamaktır zaten.

Medeniyet: Ak Evler’i kısa geçtik galiba. Bu projeden biraz daha bahseder misiniz?

Küçükağa: İzmir’de Süleyman Karagülle’nin başını çektiği bir projedir. Süleyman Karagülle bir mühendistir. Mühendis olmasına rağmen İslâmî ilimlerde de yetkin birisidir. Merhum Erbakan Hoca’yla birlikteydi. Bir dönem İzmir’den aday oldu. Belki bir dönem milletvekili de oldu onu tam hatırlayamıyorum. Fakat sonra Erbakan’la araları bozuldu gibi. Kendisini ticaretle yürütülen cemaat çalışmalarına verdi. Ak Evler projesi onundur. Müslümanların bir araya gelerek servetlerini birleştirmelerini, bir kooperatif kurmalarını, bankalardan bağımsız, faizsiz, İslâmî bir ekonomik ortaklık yapmalarını öneriyordu. Kendine has ekonomik görüşleri olan birisidir Süleyman Karagülle. Ekonomik Müslümanlık diyebileceğimiz bir cemaat anlayışını savundu ama bu ekonomi ranta dayalı, kapitalist, pragmatist, İslâm’a uymayan bir ekonomi değildir. Bu çağda Müslümanca yaşamak için bir tür yol arayışı olarak düşünebiliriz Ak Evler projesini.

Süleyman Karagülle, para toplamazdı ortaklarından. Birtakım değer ölçüleri koyardı. Mesela on torba çimento vererek kooperatife üye olunabilirdi. Her üye ayda bir torba çimento vermek zorundadır. Paranın yıpranmasını engellemek ve faize de bulaşmamak için hassas yöntemler kullandı. Ak Evler iki bloktu hatırımda kaldığı kadarıyla. Her birinde kırk elli daire vardır. Tahminen yüz daire olabilir iki tanesinde. Sonra bunu genişletip başka alanlara taşıdılar. Ak Matbaa, Ak… ismini taşıyan birtakım şirketler kurdular. Fakat bildiğim kadarı ile yalnız o Ak Evler inşaat projesi başarılı oldu. Diğer çalışmalar başarılı oldu mu onu tam bilmiyorum.

Ben Karagülle’nin sohbetlerine de bir kaç kez gittim. Zeki bir insan. Matematiğe aşırı derecede yoğunlaşmış vaziyette. Mühendis. İslâm’ı anlarken dahi matematikten yararlanmak istiyor. Yani bana biraz fazla geldi. Belki benim anlayamadığım şeyler. Hâlâ kendine ait bir arkadaş grubu, bir yapısı var. Çalışıyorlar, şu anda İstanbul’dalar bildiğim kadarı ile. İlk kitabım da onların matbaasında basılmıştı. Matbaa 1972-73’te kurulmuştu. Ak Evler’in hemen altındaydı. Kısaltılmışı herhalde Akmat’tı.

Medeniyet: İlk kitabınızın ismi neydi?

Küçükağa: İnancımız.

Medeniyet: MTTB’de ne tür çalışmalar yapıyordunuz?

Küçükağa: Bu yıllarda henüz MTTB’de fiilî bir vazifem yoktu. MTTB ile temasım var bu dönemde ama çok yoğun değil. Uğruyorum sadece. Henüz MTTB de çok etkili değil o zaman. Çünkü İzmir İslâmî dokusu çok zayıf bir şehir. Bütün İzmir’in İslâmî çalışmalarını toplasanız bizim ilahiyatın bir sınıfı kadar bile etmezdi. O bakımdan alanında ilk olması hasebiyle Bahattin’in çalışmaları orada önemliydi.

Geçen bir telefon geldi. İzmir’den arıyorlar. Bahattin’in arkadaşlarından yahut öğrencilerinden birileri. Düzenli olarak her ay toplanıp sohbet ediyorlarmış. Hiç fire vermeden o eski ekip toplanıp İslâmî sohbetler düzenliyorlarmış. Beni de konuşma yapmak için davet ettiler. Kısmetse nisanda konuşma yapmak üzere İzmir’e gideceğim. O arkadaşların yaptığı çalışmalar çok önemli. İzmir gibi bir bölgede bu tür çalışmalar yapmak da öyle sanıldığı gibi kolay değil. Rabbim muvaffakiyetler versin hepsine. İnşallah ekilen bu tohumlar bütün bir İzmir’de, bütün bir Ege’de çiçeklenir de meyveye durur.

Ne mutlu ki bunun emarelerini ayan beyan görebilmekteyiz. Eski İzmir ile şimdiki İzmir arasında öyle büyük farklar var ki! Bunu size anlatmam çok zor. Ancak yaşayanlar bilir. Elhamdülillah, gayretli ve fedakârane çalışmaların hiçbirisini Rabbim boşa çıkarmayacaktır. Bir kez tohum toprağa düştü. Gerisi Allah kerim…

Medeniyet: İmamlığı niçin bıraktınız?

Küçükağa: İmamlık vazifem çok başarılı gitmesine rağmen bir olay dolayısı ile imamlığı bıraktım. Aslında yanlış yaptım.

Bizim bir tiyatro ekimibiz de vardı hatırlarsanız. Akdeniz bölgesinde turneler düzenlediğimizi daha önceki sohbetlerimizde söylemiştim. Birinci sınıfın sonlarında, imamlığımın üçüncü ya da beşinci ayında bir haber geldi. Turnelere çıkacağız, bir buçuk ay sürecek, acil gelmen lâzım. Vazifeli olduğumu, gelmemin zor olacağını söylediysem de kabul ettiremedim. Kaporalar alınmış, organizeler tamam, herkes hazırlanmış, bir ben eksiğim. Bir buçuk ay izin de alamam, nasıl yapsam, ne etsem? Çok da ısrar ediyorlar, mecbur her şeyi göze alıp gittim. Gittim ve o vazifem bitti. Hâlbuki imamlık yapmalıydım. İyi bir hizmetim vardı. Oradaki insanlara çok faydamız oluyordu. Tiyatro da iyi bir hizmet aracıydı.

Her oyundan sonra İslâmî bir hava esiyordu, insanlar ev ve iş yerlerinde haftalarca bizleri, İslâmî konuları konuşuyordu. Bu da onların bilinçlenmelerine katkı sağlıyordu. Tiyatro iyi bir hizmet aracıydı, ama en azından o zamanlar için, en azından kendim için yine de imamlık gibi sayılmazdı. Arkadaşların ısrarlarına dayanamayıp turnelere çıkınca imamlık hayatımız da noktalanmış oldu.

(Devamı gelecek...)

tefsir dersleri

Yazanlarımız



muvafakat besir

ömer hoca ile röportajlar