• DEİZM'İN ARAMIZDA NE İŞİ VAR DEMEYELİM

      Bilindiği üzere Şeytanın işi itikadî ve amelî her türlü dalâlet ve yanlışlığı beşeriyet alemi arasına pompalamaktır. Pompaladığı itikadî, amelî, ahlâkî kategorilerdeki her türlü dalâleti kendisine verilmiş bütün imkânlarla Âdem oğluna güzel ve...

DUYURULAR

ÖMER KÜÇÜKAĞA HOCAMIZ İLE - 11

omer kucukaga ile 11

(Ömer Küçükağa Hocamız ile sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.)

Medeniyet: Sezai Karakoç ve çevresinin o büyük dava önderlerine bakışı nasıldı?

Küçükağa: Ahmet Davudoğlu Hoca’nın ve çevresinin bu büyük dava önderlerine karşı haksız ve aşırı tepkilerine mukabil onları seven, takdir eden âlim, fâzıl, kanaat önderi, şair ve yazarlar da vardı.

Gerek yazılarıyla gerek konuşmalarıyla gerekse çevirileriyle o üstadları rahmet ve minnetle yâd ediyorlardı. Sezai Karakoç’un çevirisini hatırlamıyorum, ancak günlük yazılarında Seyyid Kutub ve benzerlerinden sitayişle söz ettiğini hatırlıyorum. Karakoç, çağı çok iyi okuyan bir mütefekkirdir. Dünyada olup bitenleri keskin gözlemiyle tahlil edebilen ileri görüşlü ve ümmet için çırpınan birisidir. İhtilafları büyütmeden ittifaklar üzerinde düşünmeyi çok önemser. Bu manada bizim neslin üzerinde Karakoç’un çok büyük etkisi olmuştur. Yalnız şunu daha önce söylemem gerekirdi: Bizim yaştaki asanların üzerinde iki üstadın emeği herkesten daha çoktur: Birincisi Said Nursi Hazretleri, İkincisi Necip Fazıl Kısakürek. İtiraf etmek gerekir ki, onların Türkiye’de estirdikleri İslâmî dalga olmasaydı belki de bizler başka yerlere savrulacaktık ve bugün şu anki halimizle olmayacaktık. Rabbimize sonsuz hamdüsenalar olsun ki bir vesileyle İslâm’la şereflendik. Hepsinden de Allah razı olsun, bizleri öz evlatları gibi büyüttüler.

Bu bir hakikat, lâkin o muhteremlerin her söylediği doğrudur, her konuştuğu kabul edilmelidir demek de isabetli olmaz. Çünkü onlar birer insandır, haliyle yanılabilirler. Henüz on yedi yaşındayken çok sevmeme rağmen Nurcu ağabeylerimin her söylediğini kabul etmedim. Yirmi iki yaşında iken Üstad Necip Fazıl'ı okuyorum, dinliyorum, kendisini çok seviyorum ama onun da her söylediğini kabul etmedim veya edemedim. Onlara olduklarından daha büyük payeler vermek haksızlık olur. Her konuştuğu, her yazdığı doğru ve hakikat olan insanlar ancak peygamberlerdir. Ben onları Üstad bilen diğer kardeşlerimin de bu esnekliği göstermelerini beklerdim. Üzülerek söylemem gerekir ki öyle olmadı.

Tahmin edersiniz ki onları seven her insan benim şu an konuştuğum gibi konuşmaz. Her ikisine de hiçbir konuda asla toz kondurmaz. Galiba ben bu yönüyle o kardeşlerimden ayrılıyorum. Çocukluğumdan beri de böyleydim.

Biz bu konuya Seyyid Kutup, Mevdudi, el-Benna gibi büyük dava önderlerinin, Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Reşit Rıza gibi liderlerin o günkü şartlar dâhilinde söyledikleri yeni şeylerin bazı kesimler tarafından anlaşamamasından, hazmedilememesinden söz ederken gelmiştik. Onlar bir çığır açmıştı ve bu çığır bazı kesimlerce hoş karşılanmadı. Tasavvuf çevresi, Risale-i Nur çevresi, geleneksel algıyla yetişmiş diğer bazı çevreler şiddetle cephe aldılar. Onları okumak, anlamak yerine hemen mahkûm ettiler. Zındık dediler, merdut dediler, kâfir dediler vs... Bu, madalyonun bir yüzü.

Medeniyet: Yapıları eleştirilerde, oluşan bu yanlış algıda saydığınız isimlerin hiç mi hataları yoktu?

Küçükağa: Gelelim madalyonun ikinci yüzüne. O zatların bu algıda hiç mi hataları yok? Onlarda da yanlışlıklar var. Abduh, Reşit Rıza, belki Cemaleddin Afgani, bunlar İslâmî çalışmalar üzerinde çok özgün düşünceler ortaya atmalarına, bunu ekolleştirmelerine, o güzel üretken taraflarına rağmen toplumla iletişimde eksiklikler yaşadılar. O sert ve sorgulayıcı dillerinin toplumda bu yankıyı yapacağını anlamaları gerekirdi. Bunu yapamadılar. Birincisi budur. İkincisi ise şudur: O ekolün hepsi için söylememekle beraber bir kısmı için şunu söyleyebiliriz: Dönemin baskın pozitivist akımlarının da etkisiyle iyi niyetle fakat yanlış bir dozda akılcılık yaptılar. Toplum geleneksel bir algıya sahipti. Bidat ve hurafelerin olduğu düşünce ve inançlar çok yaygındı. Bu zatlar toplumdaki gayri İslâmî düşünce ve anlayışlara, bidat ve hurafelere şiddetle itiraz ettiler. İtirazlarında aşırıya kaçtılar. Fazlaca akılcılık yaptılar. Pozitivizmi, rasyonalizmi çok öne çıkardılar. Dengeyi tutturamayınca toplumla aralarında kopukluklar yaşadılar. Söylem ve eylemleri topluma sempatik gelmedi. Yanlış anlamalara sebebiyet verecek bir dil ve üslûp kullandılar. Bir yanlış karşı bir yanlışla düzeltilmez. Her hususta dengeyi sağlamak gerekir. Düşüncede denge, eylemde denge, söylemde denge, etkide denge, tepkide denge... İslâm’ın bariz vasfı adalettir. Adaletin kardeşiyse denge.
Ben bu tenkitleri Afgani, Abduh ve Reşit Rıza ekolü için söylüyorum. Ama mesela Seyyid Kutup bu dengeyi sağlamıştır. Üstattır ama Abduh bazı yerlerde bu dengeyi kaçırmıştır. Madalyonun öbür tarafındaki zatların da bu kadar şiddetli eleştiriye uğramalarının kendilerinden kaynaklanan sebepleri de var. Sadece karşı tarafın değil.

Medeniyet: Aynı akılcı tutum geleneksel diye isimlendirilen Tasavvuf ve Nur çevrelerinde de var.

Küçükağa: Evvela şunu belirtmeliyim ki bunları söylerken Allah Teâlâ'dan mağfiret dilerim. Bizim derdimiz bu büyük zatların eksikliğini ortaya koymak değil. Böyle bir amacımız böyle bir hedefimiz asla olamaz. Ben Muhammed Abduh’un veya Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin ilmi taraflarını eleştirebilecek kapasiteye sahip bir insan değilim. Fakat kendi üstatlarımızdan, mezhep imamlarımızdan öğrendiklerimize göre konuşmak zorundayız. Bu zatların da yanlışlarını söylemeliyiz ki toplum yanlış bir din inancına yönelmesin.

İsabetle kaydettiğiniz gibi tasavvuf ve Risale-i Nur’un hem kendisinde hem mensuplarında akılcılık var. Hatta biraz önce saydığım o kesimden daha fazla yar. Ben her ikisinin de yanlış olduğunu söylüyorum. Üstad Bediüzzaman hazretlerindeki akılcı bakış açısı Abduh’tan daha fazladır. Bu büyük zatlar, yaşadıkları dönemin hâkim fikirlerinden etkilenmişlerdir. Bu da pekâlâ normal bir durumdur. Her insan içine doğduğu çağın izlerini az veya çok taşır. Bu hepimiz için böyledir. Üstad Said Nursi 1876-1960, Abduh 1845-1905, Cemaleddin Afgani 1838-1897 yıllarında yaşamıştır.

O dönemlerde İslâm dünyası siyasî, İktisadî, İçtimaî, fikrî olarak büyük bir kargaşa içindedir. Batı kaynaklı propagandalar toplumu ve bazı fikir çevrelerini etkisi altına almıştır. Yeni yetişen nesillerin fikrî, zihnî ve ahlâkî şekillenmeleri modern ve batılı normlara göre olmaktadır. Toplumun inanç ve düşünceleri ifsat edilmektedir. OsmanlI çökerken Batı hızla yükselmektedir. Teknolojide, ekonomide, siyasette, refah seviyesinde Batılı toplumlar göz kamaştıran bir yükselme yaşamaktadır. Bu durum Osmanlı ile Batı arasındaki farkın daha da açılmasına sebep oldu.

İslâm dünyasının hâmisi konumunda olan OsmanlI çöküş içindedir. Hilafet, çaresiz bir durumda çıkış yolu bulmanın derdindedir. Ulema, aydın, mektep-medrese mensupları kötü gidişe dur diyebilmenin gayret ve telaşıyla çeşitli hâl çarelerine başvurmaktadır. Kimisi eski usullere daha sıkı sarılmak gerektiğini, kimisi eski yöntemleri bir kenara bırakıp yeni usuller denemenin elzem olduğunu, kimisi de kurtuluşun Batı’yı örnek almaktan geçtiğini ileri sürdü. Bir başka kesim de sanıldığının aksine çöküşün sebebinin din olamadığını, zira dinin hiçbir zaman terakkiye engel teşkil etmediğini, İslâm’ın akla, mantığa, bilime, bilimsel çalışmalara, deneye, ispata çok önem verdiğini savundu. O dönemlerde farklı kanaatlere sahip çok sayıda münevver, âlim ve mütefekkir şahsiyetler yetişti.

İyi niyetli bütün bu arayışlar zaman zaman sapmalar yaşadı. Aşırılıklar her kesimde görüldü. Ama o dönem için bunlar normal kabul edilmelidir. O dönemde yaşasaydık belki biz de aynısını yapacaktık. Bunun için bu söylediklerimiz yanlış anlaşılmamalıdır. Kuru bir tenkit yapmak yahut sırf nakısa bulmak için söylemiyoruz bütün bunları, sadece biraz denge şaşmıştır diyoruz, o kadar. Yanlışların büyük çoğunluğunu mazur görebiliriz. Ama tevhidle ilgili, Allah’ın vahdaniyeti ile ilgili sapmaları hoş göremeyiz.

Medeniyet: Merhum Seyyid Kutup da Üstad bildiği Abduh'a bazı hususlarda eleştiriler yöneltmiştir.

Küçükağa: Evet, bu manada mesela Seyyid Kutup “Fî Zilâli’l-Kur’ân”da Abduh’un bu konudaki bazı düşüncelerini ciddi bir eleştiriye tabi tutar. Merhum Seyyid Kutup bu eleştirilerinde haklıdır. Çünkü Abduh yanılmıştır. İslâm’ın ne kadar yüce bir akıl dini olduğunu ispat etmek isterken bazı mucizeleri, İslâm tarihindeki bazı olağanüstü halleri akılla izah etme gayretine düşmüştür. Her şey akla indirgenmemelidir, indirgerseniz Kur’ân’ı izah etmekte zorlanırsınız. Her şey akılla izah edilemez. Hele mucize gibi aklın sınırlarını aşan bir hususu izah etmek yahut onu aklileştirmek mümkün değildir. Madalyonun öteki tarafını görmek gerekir ama bu iyi niyetli çalışmalar da acımasız eleştirilerle mahkûm edilmemelidir. Hatalar yapılmıştır, ama bu hatalar onların imanlarına laf etmeyi gerektirmez. Aşırıya kaçmamak gerekir. Yeni şeyler söyleyen insanlar hata yaparlar. Bu, işin doğasında vardır.

Bu tartışmada siz hangi taraftasınız? ilimleriyle, fikirleriyle, hayatlarıyla ümmeti kurtarmak için mücadele eden iyi niyetli ve fakat zaman zaman yanlış yapan insanların mı tarafındasınız, yoksa onları anlamadan, anlamak dahi istemeden acımasızca eleştiren, onlara olmadık hakaretler eden, çeşitli etiketler takan kıyıcı ve yıkıcı insanların mı tarafındasınız? Tereddüt etmeden birincilerin tarafında olduğumu söylerim. Onların daha masum olduklarını düşünüyorum çünkü.

Tarafı olduğum kesim içinde birisi vardır ki onların dil sürçmelerine, aşırıya kaçmalarına, çeşitli yanlışlarına düşmemiştir. Şaşılacak kadar dengeli, basiretli, sevgi ve eleştiri arasında muvazeneyi çok iyi oturtmuş birisidir: Üstad Haşan el-Benna! el-Benna Menar Okulu’nu çok sever. el-Menar bildiğiniz gibi çok önemli bir dergidir. Adı üstünde okul olmuştur. Bu okulun kürsü başkanı ise Reşit Rıza’dır. İslâm toplumuna bu fikrin yayılmasına en çok sebep olan âlim de Muhammed Abduh’tan ziyade galiba Reşit Rıza’dır. Çünkü Reşit Rıza otuz beş yıl bu dergiyi çıkarmıştır. Dünyadaki çeşitli Müslüman entelektüel çevreleri çok etkilemiştir. el-Benna da ondan etkilenen bir âlimdir. el-Benna ve arkadaşları bazı konularda Üstadı Reşit Rıza ve Menar Okulu gibi düşünmüyorlardı ama dergi kapatılınca çok üzüldüler. Hatırat'ında bahsettiği üzere gidip derginin varisleri ile görüştüler ve derginin tekrar yayın hayatına başlaması için ne gerekiyorsa yapalım dediler. Bunun üzerine dergi yeniden yayın hayatına başladı. Haşan el-Benna’nın bu tavrı oradaki birçok ilim adamı tarafından da olumlu karşılandı. Sadece kendi cemaatini düşünen bir adam olmadığını söyleyerek kendisinden övgüyle bahsettiler.

el-Benna, İslâmî kanaati büyük çoğunlukla onlar gibi olmasına rağmen hitabeleri, önermeleri, teklifleri yanlış anlaşılmamıştır. Çünkü el-Benna ayakları üzerine sağlam basan bir şahsiyetti. Sadece fikir üretmiyordu. Gözlemciliği de çok güçlüydü. Bu özellik, çok az insana nasip olur. Sadece fikri ve gözlemi güçlü değildi, ilmi, ahlâkı, feraseti, hitabeti, kalemi, liderliği gerçekten olağanüstüydü. Ben adını andığımız zaman zaman da eleştirdiğimiz bütün bu mümtaz şahsiyetlere âlemlerin Rabbinden rahmet diliyorum. Kabirleri nur, mekânları cennet olsun.

Medeniyet: Merhum Mehmet Akif’in, Abduh’a karşı büyük bir hayranlığı var.

Küçükağa: Evet Âkif, Muhammed Abduh’u çok sever. Evvela şunu belirtmek gerekir ki Âkif İslâm coğrafyasındaki gelişmeleri yakından takip eden feraset ve basiret sahibi bir Müslüman’dır. O zaman itibarıyla bu anlayış ve ileri görüşlülüğe sahip olmak gerçekten zordur. Herkes bu yeni düşünceleri eleştirirken İstiklal Marşînın o meşhur şairi, Abduh ve çevresini hüsnüzanla karşıladı ve hatta savundu. Âkif, Mısır’ı yakından bilen birisidir. Abduh’a “Üstad” derken bilinçlidir. Kendi ülkesinde İslâm sosyal hayatın dışına itilirken Âkifin, Abduh ve ekolünün tezlerine dikkat kesilmesi düşündürücüdür. Herkes bir çıkış yolu aramaktadır. Merhum Mehmet Âkif de bunlardan birisidir. O toplumun gerçek bir vicdanıdır.

Medeniyet: Cemil Meriç’i de konuşalım biraz da. Hareket dergisinde Afgani ile ilgili bir yazısı var.

Küçükağa: Bir defa cins bir kafa. Necip Fazıl onun için şöyle bir ifade kullanıyor: “iç gözü daha çok görsün diye Allah’ın dış gözünü kapattığı adam!” Gerçekten iç gözü aydınlık bir insandı Cemil Meriç. Gerçekten toplum için çırpınan bir insandı. Hani bazı insanlar vardır kendileri için yaşamazlar ya, işte Cemil Meriç de aynen öyle bir insandı. İslâmî fikirlere yönelişi kısmî olmasına rağmen türlü türlü sıkıntılara katlandı. Toplum için kendini çok paraladı, fikirler üretti, kitaplar yazdı, eleştiriler yaptı.

Afgani ile ilgili yazısına gelecek olursak... Ben bunu bir vesileyle Konya’da da söylemiştim ama şimdi kayıtlara geçsin, hatıralarıma girsin diye Medeniyet Bülteni vasıtasıyla bir kez daha söylemek istiyorum. Evet, Nurettin Topçu ve arkadaşlarının çıkarttığı Hareket dergisinde Üstad Cemil Meriç’in “Cemaleddin Afgani Dosyası” yayımlandı. Uzunca bir yazıydı. Cemil Meriç o yazısında Cemaleddin Afgani’nin yanlış fikirler taşıdığına ilişkin ağır eleştirel bir tutum sergiliyordu. Üstad eleştirilerinde aşırıya kaçmıştı. Oysa Afgani, anlatıldığı kadar İslâm karşıtı, İslâm düşmanı, İslâmî çalışmaları yok etmeye çalışan birisi asla olmamıştır. Hayatı bunun en açık örneğidir. Çok renkli çok etkili çok güçlü bir insandır. Fakat yaptıkları yanlış anlaşılmıştır. Çünkü Cemaleddin Afgani ve arkadaşları, Osmanlı’daki son döneme ilişkin savunuların, din anlayışının ve pozisyon alışın artık İslâm ümmetini kurtaramayacağına inanıyordu.

Cemil Meriç ve diğerleri biraz önce saydığımız kimseleri OsmanlI’nın yıkılmasına hizmet eden kişiler olarak görüyorlardı. Belki Üstad, eleştirilerini OsmanlI’yı savunma adına yapmıştır, iyi niyetli bir yaklaşım sergilemek istemiştir, ama bu iyi niyet onun ve onun gibi düşünen kimselerin haksızlık ve yanlışlık yaptığını örtmez.

Mezkûr yazıyı okudum. Çok üzüldüm. Hareket dergisinin sonraki sayılarında “Cemaleddin Afgani’nin Yarım Kalan Dosyası” isimli cevabî bir yazı çıktı. Yazıyı yazan da Hayrettin Karaman’dı. Birinci yazının ismi “Cemaleddin Afgani Dosyası", cevabî yazının ismi ise “Cemaleddin Afgani’nin Yarım Kalan Dosyası” idi. Ben cevabî dosyanın daha müdellel daha insaflı ve daha makul olduğuna inanıyorum. Bu yanlış değerlendirmeler beni Cemil Meriç’e karşı soğutmadı elbette. Cemil Meriç üslubuna, hizmetine, samimiyetine, saygı duyduğum bir insan oldu hep.

Medeniyet: Kendisiyle görüşme fırsatınız oldu mu?

Küçükağa: Evet, görüşme fırsatım oldu. Onunla görüşmemizin şöyle bir hikâyesi var: Muhtemelen sene 73-74. Yüksek İslâm Enstitüsü'nün ilk yılları. İstanbul’a geldim. Sedat’ı ziyaret ettim. Sedat bana “Ömer, seninle bugün bir yere gideceğiz.” dedi. Merak ettim, nereye, diye sordum. “Cemil Meriç’i ziyarete” diye cevap verdi. Olur, dedim. Yanımızda üçüncü bir kişi daha vardı. Emin olmamakla beraber Mustafa Miyasoğlu olduğunu hatırlıyorum. Yola düşüp Erenköy’deki evine gittik. Kültürlü, bilgili, muhakemesi güçlü, zekâsı keskin, âmâ bir adamla karşılaştık. Daha önce Cemil Meriç’i gördüğümü hiç hatırlamıyorum. Üstad, beni çok etkiledi. Celadetiyle bende çok samimi bir insan izlenimi bıraktı. Gerçekten çok içten ve samimiydi.

Samimiyet bir insan için çok önemli kıymetli arkadaşlar. Nice kültürlü, bilgili, ibadetlerine düşkün insan vardır, samimiyetleri olmayınca kendilerinden fazla etkilenmezsiniz. Ama Üstad samimi bir insandı. Bazı kaynaklarda hadis diye geçen -hadis olmasa bile manası düzgün- bir rivayet var: “İnsanlar helak oldu, âlimler müstesna. Âlimler helak oldu, amel edenler müstesna. Amel edenler de helak oldu, ihlâslı olanlar müstesna, ihlâs sahibi olanlar da büyük bir tehlike üzerindedirler.” Bu sözün hadis olup olmadığını bilmiyorum, sıhhat derecesi nedir kaynaklara bakmak lazım, ama benzer manada bir âyet-i kerimenin olduğunu biliyorum. Bütün amellerin özü ihlâstan geçiyor. Bir işte ihlâs varsa değerlidir, ihlâs yoksa görünüşte ne kadar güzel olursa olsun o amel, ne insanlar nezdinde ne de Allah nezdinde hiçbir anlam ifade etmez. Bu sebepten olsa gerek, samimi insanlar beni çok etkilemiştir. Düşüncelerine katılmadığım insanlar da olsalar onlardan çok etkilenmişimdir. Ben bu insanların Tevhid’e aykırı davranmadıkları sürece Allah katında samimiyetlerinin karşılığını alacaklarına inanıyorum.

Medeniyet: Ziyaretinizde Cemil Meriç'le neler konuştunuz?

Küçükağa: O ziyaretimizde Üstad Meriç’le uzunca sohbet ettik. Kendisine bazı sorular sorduk. Ben de ona şöyle bir soru sorduğumu hatırlıyorum. Belki ede be de aykırı bir soruydu ama sordum. Sonradan Sedat da “Sorun çok sertti ama üslubun yumuşak olduğu için o da olgunlukla karşıladı." dedi. Dedim ki “Üstadım siz, Osmanlı Müslüman olduğu için mi İslâm’ı savunuyorsunuz yoksa Müslüman olduğu için mi OsmanlI’yı savunuyorsunuz? Osmanlı Müslüman olmasaydı siz İslâm'ı savunamayacak mıydınız?”

O zamanlar benim için çok önemli bir soruydu bu. Biliyorsunuz, bazı insanlar sevdikleri bir döneme ilişkin her şeyi kabullenirler. Osmanlı'yı seviyorlarsa Osmanlı’nın İslâm’ını da seviyorlar. Tabi ki ben Üstad Cemil Meriç’te açıktan böyle bir şey görmüyordum ama çok hafif bir koku hissediyordum. Sanki İslâm’ı sevme sebebi Osmanlı sevgisiymiş gibi, sanki Osmanlı sevgisi sebep, İslâm sevgisi sonuçmuş gibi geliyordu bana. Böyle gizli bir koku vardı sanki. Üstad, sorum üzerine dedi ki “İslâm Allah’ın dini, o Allah’ın dini olduğu için yüceltilir.” dedi. Bu kadarcık cevap benim için yeterli olmuştu. Aslolan da budur biliyorsunuz. Osmanlı Hıristiyan olsaydı biz Hıristiyanlığı mı savunacaktık? Hayır. Biz Osmanlı’yı Osmanlı olduğu için değil Müslüman olduğu için seviyoruz. Bazen bu yaklaşımlar şahıslara yöneltilebilmektedir. Şahıslarda İslâmî özellikleri sebebiyle sevilmelidirler. Ayrıca birilerini sevmek onun her dediğini yapmak yahut her yaptığını doğru kabul etmek anlamına gelmemelidir. Bu, adalete sığmaz, içimizde Üstad’ı en iyi tanıyan Sedat’tı. Cemil Meriç, kim olduğumu sordu Sedat’a. O da akrabası ve arkadaşı olduğumu söyledi. Gelirken bu arkadaşını niye getirmiyorsun, diye serzenişte bulundu Sedat’a. Sedat da İstanbul'da değil, İzmir’de yaşadığımı söyledi.

Cemil Meriç kuvvetli bir hafızaya sahipti. Büyük bir kitaplığı vardı. Kitaplığı da zihni gibi düzenliydi. Kitaplara numara vermişti. Onları kendi hafızasında kalacak şekilde dizmişti. Unuttuğu, hatırlamak, dinlemek istediği bir kitap olursa onu çıkartıp okuttururdu. Kendisinin alıp okuma imkânı yoktu. Haftanın belli günlerinde Sedat, Cemil Meriç’e gidiyordu. Cemil Meriç’in asistanı gibiydi. Okuma ve araştırmalarını, fikir alışverişlerini birlikte yapıyorlardı. O, Sedat’a filan kitabı, filan raftan çıkart, şu sayfasını aç ve oku, diyordu. O da okuyordu. Yanlış hatırlamıyorsam sadece Sedat değildi bunu yapan. Ona bir tür asistanlık yapan, yardımcı olan başka kişiler de vardı. Şimdi birçoğu vefat etti onların. Hayatta olanlara hayırlı ömürler, dâr-ı bekaya göç edenlere de Cenâb-ı Hak’tan rahmet diliyorum. Hepsinden Allah razı olsun.

Medeniyet: Bu sohbetimizi İzmir hatıralarınızla bitirelim isterseniz. Son olarak neler söylemek istersiniz?

Küçükağa: İzmir Çankaya’daki yurttan okula gitmek için uzun bir otobüs yolculuğu yapmak zorundaydım. Çankaya Alsancak’a ve Fuar’a yakın bir noktadaydı. Yüksek İslâm Enstitüsü de Göztepe semtindeydi. Yurttan çıkar, ışıklardan karşıya geçerdik. Çankaya durağı hemen önümüzdeydi. Bu hattın ilk durağı Montrö, son durağı Fahrettin Altay’dı. İzmir’in muhtemelen en uzun hattıydı. Biz bu hattın yüzde seksenini giderdik. Trafiğin ve otobüsün durumuna göre okula bazen otuz bazen kırk-kırk beş dakikada varırdık. Otobüsler tıkış tıkıştı. Hep ayakta gitmek zorunda kalırdık. Üstelik otobüsler çok eskiydi. Çoğu zaman yolda kalırlardı. Bu öyle ender yaşanan bir vakıa da değildi, sık sık yaşanır ve trafik iyice tıkanırdı. Okula arabası olan tek bir öğrenci bile yoktu. Değil öğrencilerin, öğretmen ve üniversite hocalarının bile yoktu. Bir iki hocamızın eski Renault’u vardı, o kadar. Herkes ulaşım için ister istemez otobüsleri kullanıyordu. Otobüs değil de troleybüs diyorduk biz onlara. Bugünkü gibi “Akbil” denilen “Akıllı Bilet" veya benzeri seyahat kartları da yoktu. Biletleri içerden alır, parayı görevliye öderdik. Troleybüslerin muavinleri vardı. Muavinin elinde tahtadan bir tablo olur, bir kıskaçla da biletleri tahtaya tutturur, öyle satardı. Kulağının üstünde mutlaka tükenmez bir kalem bulunurdu. Tekrar kullanılmasın diye sattığı biletlerin üstünü de o kalemle bir güzel çizerdi. Yollarda sık sık bilet kontrolleri yapılırdı. Elektrikler kesilince de troleybüsler hareket edemezdi. Troleybüslerin üstünde elektrik tellerine doğru uzayan bir çift esnek boynuz vardı. Troleybüs biraz fazla yana kaydığında bu boynuzlar telden ayrılırdı. Elektrik kesildiği içinde troleybüs olduğu yerde dururdu. Bu durumda muavine çok iş düşerdi. Hemen iner, boynuzların elektrik hattına tutunmasını sağlardı. Bir yolculukta birkaç kez tekrarlanan bir olaydı bu. ■

(Devamı gelecek...)

tefsir dersleri

Yazanlarımız



muvafakat besir

ömer hoca ile röportajlar

tefsir 2017 2018 1