• ÇOCUK EĞİTİMİNDE İSLAMİ AİLE MODELİ

      Modern(!) zamanlardayız. İnatla vahye ve ilâhî değerlere sırt çeviren modern zamanlar. Seküler ve laik değerlerin(!) fütursuzca körpecik dimağlara empoze edildiği, ahlâk ve insanlıktan uzak, çıkarcı, egoist ve postmodern zalimler üreten bir çağda...

DUYURULAR

MÜSLÜMAN AKLIN DÖRT HALİ

musluman aklin dort hali

“Müslüman Akıl” Ne Demek?

“Müslüman akıl”dan maksadımızın ne olduğunun çerçevesini çizmeden önce, neden “İslâm aklı” terkibini seçmediğimizi kısaca açıklamamız gerekmektedir.

“İslâm aklı”nı İslâm dini ile örtüşen ve İslâm'ın sunuluş ve anlatımında tamamen vahiy ile yani İslâm'ın kendisi ile eksiksiz örtüşen ve bütün akılların gerçek kıymetlerinin kendisine göre ölçülüp değerlendirildiği mihenk taşı vasfına sahip akıl olarak kabul ediyoruz.

Müslüman aklı ise “İslâm aklı” ile disiplin altına girmiş, ona göre yapılanmış ve onun parametrelerine göre tavır ve tutum takınma niyet, istek ve gayreti içerisinde faaliyet gösteren aklı kast etmekteyiz.

Bu tanım içerisine İslâm adına ortaya konulmuş ve konulabilecek her türlü ilim, fikir, ahlâk, amelî faaliyetler dâhildir. Bu faaliyetlerin bir sonucu olarak Allah'a, beşeriyete, kâinata, eşya ve olaylara karşı takınılan ya da takınılması öngörülen, istenen ya da tavsiye edilen her türlü tavır ve tutumu belirleme faaliyetini çerçevelemek için ortaya konulmuş bütün ilim ve disiplinler de “İslâm aklı”nın bir neticesi, bir ürünüdür.

Müslüman Aklın Dört Hali

Gerek “İslâm aklı” ışığında gerek bu aklın vakıadaki hâlini dikkate aldığımız takdirde “Müslüman akıl”ın dört farklı hâlinden ya da kategorisinden söz etmenin mümkün olduğunu düşünmekteyim:

1‑Muhakkik Akıl

2‑Mukallid Akıl

3‑Ödünç Akıl

4‑Müceddid Akıl

Şimdi bunları daha yakından tanımak için her bir akıl ile ilgili mümkün olduğunca ayrıntılara girmeden ama belirgin bazı vasıflarıyla oldukça sınırlı bir takım açıklamalarda bulunalım:

1. Muhakkik Akıl

Gerek İslâm dinini kabul aşamasında ve gerekse Müslüman olduktan sonra sahip olunması istenen akıl budur. Çünkü yüce Rabbimiz, Kur’an‑ı Kerim'de savaşmanın meşruiyetinin söz konusu olduğu hâllerde bile Allah'ın kelâmını dinlemek için kendisine eman verilmesini isteyen kimselere bu maksadı tahakkuk edinceye kadar gerekli güven ve teminatın verilmesini emretmektedir1.

Fahruddin er‑Razi bu ayet‑i kerimeyi tefsir ederken, “âyetin, dinin taklit yoluyla değil, tetkik ve bilinçli bir tercih sonucu seçilmesi gerektiği” çerçevesinde açıklamalarda bulunmaktadır.

Diğer taraftan hak dinin bâtıldan açık seçik bir şekilde ayırt edilmesi de böyle bir tercihin mümkün olabilmesi için bir zorunluluktur. Bundan dolayı yüce Rabbimiz “Doğru ile bâtılın birbirinden açık seçik bir şekilde ayırt edilebilecek bir duruma gelmiş olduğunu da kesin bir ifade ile haber vermiş bulunmaktadır. Bu özelliği dolayısıyla da din için zorlamanın gereği kalmamıştır2.”

Hayatın aslî ve gerçek kanunu ve temel disiplini demek olan “din”in tercihinde muhakkik akıl devrede olduğu gibi, bu aslî ve gerçek kanuna ve temel disipline göre yaşama sürecinde de gerektiği gibi ve gerektiği kadarıyla “tahkik”te bulunmak da bir sorumluluktur. “Çünkü kulak, göz ve kalbin her biri ondan sorumludur3” buyurularak akletmenin bu yardımcı üyelerinin de “tahkik görevi”nde üzerlerine düşeni yerine getirmeleri gerektiğine işaret edilmektedir.

Özellikle doğru ya da yalan olma ihtimali bulunan haber ve bilgilerde tahkik, yanlış bir tutum içerisine girmenin baştan itibaren dikkate alınması ve yerine getirilmesi gereken önemli bir tedbir olarak emredilmektedir4.

Birkaç âyet sonra şahıslar ya da olaylarla ilgili gerekli tahkik yapılmadan bir takım öngörü ve iddialarda bulunmanın “çokça kaçınılması gereken zan” türünden olduğu belirtilmektedir5.

Bedevîlerin “iman” iddialarının reddedilerek imanın henüz kalplerinde iyice yer etmediği ifade edilerek ancak “teslim olduk” diyebileceklerine dair dikkatlerinin çekilmesi6 ise, eşya ve olayların nitelendirilmesinin ancak bir tahkik sonucu olarak ortaya çıkması ve lâyık oldukları isim ile adlandırılmaları gerektiğine ciddi ve vurgulanması gereken bir işarettir.

Kur’an‑ı Kerim'de bu ve benzeri irşadlar ile sünnet‑i seniyyedeki nebevî pek çok direktifin aynı hassasiyeti gösterdiğini ve “din ve akide seçim ve tercihi”nde tahkikin, akil‑baliğ her ferdin bir yükümlülüğü olduğunu, dinin fer‘î hükümlerinde ise tahkikin fertler bazında mümkün olmadığı hâllerde “muhakkik âlimler”in taklidi cihetine gidilebileceği açıkça ifade edilmiştir:

“Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorun”7 buyruğu dinin fer‘î meselelerinde tahkikin farz‑ı ayn değil farz‑ı kifaye olduğunu ortaya koymaktadır. Aynı zamanda tahkik edemeyenlerin kendileri, meselelerini tahkik edebilecek hâle gelinceye kadar “tahkik imkânına sahip kimseler”e uymakla yükümlü oldukları da ortaya konmaktadır.

Ashâb, tâbiûn ve onlara “güzel bir şekilde uyan” etbau't‑tabiin, Hasan‑ı Basrî, Süfyan b. Uyeyne, Sufyan‑ı Sevrî, mezhep imamları, Evzaî, Taberî vb. diğer fukaha ve onların önde gelen öğrencileri gibi fıkıh imamları, Buhari, Müslim gibi Hadis imamları, Eş‘arî, Maturidî gibi itikat imamları ve sonraki asırlarda Hatib‑i Bağdadî, İbn Abdilberr, İbn Dakiki'l‑Id, İbn Teymiyye, İbnu'l‑Kayyim ve sayılamayacak kadar muhtelif İslâmî ilimlerde yed‑i tûlâ sahibi ulema hep “muhakkik âlimler” zümresi arasındadır.

Bunlar ve emsali muhakkikler her asırda ümmetin sosyal, siyasî, ahlâkî, iktisadî, ailevî ve ferdî her türlü meselelerine eğilmiş, kendilerine müracaat edenlerle de etmeyenlerle de her vesile ile tahkiklerinin sonuçlarını paylaşmış, onlara rehberlik etmiş ve yol göstermişlerdir.

Buna ‑çeşitli mertebeleri bulunmakla birlikte‑ “müctehid akıl” da diyebiliriz.

2. Mukallid Akıl

Mukallid8, taklit eden, taklit yapan demektir. Taklidin en önemli özelliği kendine özgü hiçbir vasfa sahip olmamaktır. Başkasının söylediğini benimser görünür ve söyler, yaptığını yapar. Lakin neyi ne için söylediğini ne için yaptığını çoğunlukla bilmez.

Sözlük anlamı itibarıyla bu olmakla birlikte, İslâm ilim tarihinin şaheser ve rahatlıkla bu ümmete has olduğunu söyleyebileceğimiz bir ilim olan Fıkıh Usulü ilmine göre taklit ikiye ayrılır:

Birincisi “ilmî taklit” diyebileceğimiz makbul olan ve “taklit” denilince hatıra gelen olumlu ‑ve asıl istenen olmasa bile‑ şartların gerektirmesi hâlinde övülen ve emrolunduğumuz “meşru taklit”tir.

İkincisi ise hiçbir yönüyle olumlu görülmemiş ve ancak zaruret hâlinde “meşru sınırlar” içerisinde cevaz verilen “kör taklit”tir.

“İlmî” olmak vasfıyla “kör” olanından ayırmak istediğimiz taklit, taklit edilen müctehid'in taklit edilen kanaatini nereden aldığını bilerek, benzer meselelerde delil itibarıyla diğerlerinin ictihadlarına göre daha kuvvetli gördüğü için taklit söz konusu ise, bu işi yapana mukallid denir. İtikadî aslî meselelerde ‑sınırlı ve bazı zorunlu hâller dışında‑ pek mazur görülmez.

Böyle bir taklidin caiz oluşunun delili ‑az önce başka bir vesile ile hatırlattığımız‑ “Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorun” benzeri buyruklar ile vakıanın böyle bir taklidi zorunlu kılmasıdır. Çünkü herkesin hükümleri delillerinden istinbat edip çıkarmasına imkân yoktur. Ama ‑en azından büyük çoğunluğun böyle bir tetkik yaptıktan sonra benimseyeceği kanaatleri kabullenmesi istenen bir hedeftir.

İşte İslâm toplumunda eğitimin en önemli hedeflerinin başında bunun gerçekleştirilmesi gelmelidir. Muhakkik/müctehid aklın hedef gözetilmesi ile birlikte bunun ümmetin müctehid ihtiyacına cevap verecek düzeyde olması farz‑ı kifaye9 olmakla birlikte, bu anlamda “mukallid akıl” İslâm eğitim siteminde göz ardı edilemeyecek hedeflerin başında gelmelidir.

“Kör” olmakla nitelenen “taklitçi akıl” ise, İslâm eğitimin, istisnalar dışında asla bir hedefi ya da amacı olamaz. Gerekli ve yeterli eğitimden mahrum kaldığı için ya da başka mücbir sebepler dolayısıyla en azından olumlu taklit mertebesine varamayan bir kimse ise mazereti dolayısıyla yetkin gördüğü ve itimat ettiği bir kimsenin kanaatini alıp kabul edebilir.

Şu kadar var ki bu ruhsat, “itikadî meseleler” hakkında ve bilhassa da “din seçimi” hususunda nadir istisnaî hâller dışında kabul edilmemiştir. Bununla birlikte makul mazeret süresi geçtikten sonra bu alanda gereken tahkikin mümkün mertebe yapılması gereği ve sorumluluğu ile birlikte böyle bir istisnanın kabulü söz konusu olabilir.

Bir insanın ya da toplumun geçmişi ile ilgisi, sorgulamadan o geçmişlerini izlemesinin haklı gerekçesi olamaz. Bu hususa dikkat çeken âyetler arasından sadece şu iki âyeti hatırlamamız meselenin ne kadar hassas olduğunu anlatmak için yeterli olacaktır:

“Onlara: Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar: Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız, derler. Ya ataları bir şeye akıl erdirememiş ve doğruyu bulamamış kimseler idiyseler? 10

"Onlara: Allah'ın indirdiğine ve Resul'üne geliniz, denildiği zaman: Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter, dediler. Ya ataları hiçbir şey bilmeyen ve doğru yola gitmeyen kimseler idiyseler? 11

Hatta arkalarından gidilen kimseler nebilerin ve resullerin izinden gitmeleri gereken, ‑bazı hâllerde gittikleri var sayılan din önderi görülen kimseler dahi gerekli ölçü ve mikyaslarla değerlendirilmeden arkalarından gidilecek, takip edilecek, söz ve fiillerine uyulacak kimseler olarak kabul edilmemelidir. Çünkü bu beraberinde son derece tehlikeli sonuçlar getiren, kınanan ve mutlaka uzak kalınması gereken bir durumdur:

“Onlar Allah'ı bırakıp âlimlerini, rahiplerini, Meryem oğlu Mesih'i rabler edindiler. Halbuki onlara bir tek ilâha ibadet etmekten başka bir şey emredilmemişti12”.

Bu âyeti işiten ve eski bir Hıristiyan olan Adiy b. Hatem (r.a), Hıristiyanların böyle bir şey yapmadıklarını söyleyince Efendimiz ona şu şekilde cevap vermişti:

“‑Onlar kendi din adamlarının Allah'ın indirdiklerine aykırı olarak helâl kıldıklarını helâl, haram kıldıklarını haram kabul etmişlerdi. İşte bunların âlimlerine ibadetleri ve onları rabler edinmeleri böyle olmuştur13”.

Durum bu iken, özellikle itikadî ve şer‘î meselerlerde (ibadet, ahlâk, iktisat, siyaset… kısacası, hayatı ilgilendiren her hususta) vasfı ve konumu ne olursa olsun, şunun bunun söyledikleri İslâm dininin şaşmaz hükümleri ile test edilmeden asla kabul edilemez.

Görüldüğü gibi olumlu anlamıyla “mukallid akıl” istenen mertebede olmasa bile en azından kendi kişisel sınırları dâhilinde hayatına egemen kıldığı dinî kişisel ictihadın devreye girdiği hususlarda taklit ediyorsa, taklit ettiği kişinin ya da mezhebin delilini bilir ve bir bakıma o delilin diğerlerine göre kuvvetli olduğu kanaatine sahip olarak taklit etmeye çalışır. Buna imkân yoksa en azından Kur’ân'ı ve Sünnet'i iyice anladığına kanaat ettiği kimselerin ya da mezhep âlimlerinin kendisine aktardıklarını o aktaranlara haklı güven duyması sebebiyle taklit etmek cihetine gider.

Bir Müslümanın akıl için bundan daha aşağısı ile yetinmesi, doğru ve kabul edilebilir bir tutum değildir.

Olumsuzlanan taklit olan ve “körü körüne” olmakla nitelenen taklit ise Müslümanın zorunlu geçiş süreçleri ve hâlleri dışında asla kabulleneceği ve sonuna kadar sürdürmesi kabul edilebilen bir “akıl hâli” dolayısıyla da bir inanç ve amel hâli olamaz.

Çünkü böyle bir aklın sergilediği öyle bir takım tutumlar, hâl ve hareketler, tavır alışlar ortaya çıkar ki, sağlıklı hiçbir akıl bunları kendisine yakıştırmamalıdır. “Kör mukallid akl”ın bu gibi hâl ve tavırlarına dikkat çekici birkaç örnek verelim:

Böyle bir akıl, taklit ettiği kişi, mezhep ya da tarikatın benimsediği herhangi bir kanaat ya da anlayışını sorgulamadan kabul ettiği için, benimsediği bu kanaat, tutum, tavır ya da hâlin, hangi şartlarda ortaya konulduğunu dikkate almaz ve bu bağlam kopukluğuna bakmaksızın anlamsız bir bağlılık hatta taassup sergiler. Olmadık kıyaslamalar ve genellemeler yapar.

Böyle bir taklit sonucu kabul edip benimsediği hâl ve hareketler kendi şartlarında doğru olsalar bile zaman ve mekân farkının onlarda bir takım değişikliklere sebep ve buna bağlı bir faktörler olabileceğini kabul etmez, hatırlamaz ya da dikkate almaz.

Şahısların ve içinde bulundukları hâllerin de bu gibi durumlarda farklılığa sebep olabileceklerini düşünmez.

Yani kısacası böyle bir akıl, akıl olmaktan çıkmış kabul edilir. Çünkü o taklit merciine ne nispet edilirse mutlaka doğru olduğunu ve bunu yaparken ya da söylerken mutlaka bir bildiğinin olduğunu düşünür ve tasavvur eder.

O hâlde, “mukallid akıl”ın dikkate alması gereken önemli birkaç nokta vardır:

a) Bir taraftan elinden geldiği kadarıyla “bilinçli olarak taklit ettiği” meselelerin delillerinin neler olabileceğini mümkün mertebe başkalarıyla kıyaslayarak değerlendirme faaliyetlerini sürekli gündemde tutacak

b) İmkân bulursa “muhakkik akıl”ın donanımına, imkânlarına ve bu aklın çözüm üreten özelliğine sahip olmayı da çok önemli ve ümmetine hizmetin en özel ve güzel bir alanı olarak bir hedef hâlinde canlı ve diri tutacak.

c) “Kör mukallid” derekesine düşmemek için gereken duyarlılığı ve dikkati her zaman elden bırakmamaya bilhassa dikkat edecek.

3. Ödünc Akıl

“Ödünç akıl” dediğimiz bu akıl, “kör mukallid akıl”dan daha tehlikeli, daha zararlı ve daha feci bir akıldır. Çünkü kör mukallid akıl'da kör taklidin zararları kişinin sınırlarını çoğu zaman ve yerde aşmaz. Fakat ödünç akıl kör taklidin sebep olduğu tahkik ve inceleme yoksunluğuna ek olarak, kendisi gibi olmayanlar hakkında ahkâm keser. Yalnız kendi konumunu, kabul ve değerlendirmelerini ölçü alır ve kullanır. Hakkın bir olması ve hakkı yalnız kendisinin temsil ettiği kabulünden hareketle, kendisi ile aynı tutum ve kanaatleri paylaşmayan herkesi mutlak ve biricik hak olarak değerlendirdiği kendi dairesinin dışında kalanları “helâk olmuşlar dairesi” olarak görür ve değerlendirir.

Geçmişteki Hariciler ve Haricilik ile çoğu hâl, hareket ve vasıflarında onlardan daha geri ve ilkel olmakla birlikte değerlendirmelerinde, verdikleri hükümlerinde ve uygulamalarında daha fütursuz ve acımasız olan çağdaş Haricilik ve Hariciler diyebileceğimiz kişi ve kişilerin aklî vasıf ve düzeyleri bu seviyeden maalesef daha yukarıda değildir.

Böyle bir akıl:

•• Fıkıhsızdır, yani nasları ve hükümleri idrak edemez.

•• Geçmişi ve günümüzü vakıa ve şartlarıyla kavrayıp bugüne nasıl ve ne kadarının taşınacağı hususunda yetkin bir akla sahip değildir.

•• Sosyal ve tarihsel şartları, hükme etki edebilecek diğer şart ve argümanları, vakıadaki hâl, şart ve argümanları da değerlendirip dikkate almak gibi bir meselesi olmadığından, her hükmün her zaman, her yerde ve her şartta geçerli olacağı kanaatiyle hâl, hareket, durum ve tutum belirler.

•• Bunun sonucunda ümmeti “muhakkik akıl” hatta “makbul taklidî akıl” düzeyinde bile kucaklayamaz, ümmet arasında yersiz yığınla ayrılıkçı barikatlar oluşturur14

4. Müceddid Akıl

“Müceddid”, eskiyi yenileyen, yenileyici demektir. Bu akıl türünün nitelik ve mahiyeti üzerinde durmadan bu akıl türünden söz etmenin dayanağını hatırlatmakta yarar vardır:

Bilindiği gibi yüce Rabbimiz Âdem (a.s.)'dan beri hikmetine göre çeşitli zamanlarda toplumlara, kavimlere nebiler ve resuller göndermiştir. Bu nebi ve resuller şu ya da bu şekilde haktan, doğru yoldan sapmış kavimlerini tekrar Allah'ın yoluna davet ederek, “semavî davet”i muhatapları olan insanlara yeniden hatırlatmış ve böylelikle zamanla kısmen ya da tamamen unutulan bu daveti yeniden tekrar etmiş ve muhataplarına ulaştırmışlardır. Bu hâl, Efendimizin risaletine kadar devam edegelmiştir.

Onun risaletinin son ve bütün beşeriyeti kapsayan umumi bir risalet olması, ondan sonra başkaca bir resul ya da nebi gelmeyeceği, onun risaletinin en büyük semeresi ve beşeriyete en büyük armağanı, en büyük mucizesi Kur’ân ve Sünnet'te bilhassa ifade edilmiş ve vurgulanmıştı.15

Durum böyle olmakla birlikte kısaca değindiğimiz “akıl türleri”nden özellikle “kör taklitçi akıl”ın ve az önceki notta açıklamaya çalıştığımız “tetkikçi akıl”ın vakıadaki tahrifatı nasıl önlenecek, ortaya çıktıktan sonra onlarla nasıl mücadele edilecek? Bu mücadeleyi kim yapacak? Böylelikle dinin asıl mahiyeti ile alâkasını koparan yahut şu ya da bu oranda dinin hakikatinden uzaklaşan vakıa ve anlayışlar nasıl düzeltilecek?

Son risaletin önceki risaletlerden bir diğer farkı da burada ortaya çıkmaktadır ve bu aynı zamanda son risaletin muayyen bir zamanda tarih sahnesine çıkmasının da bir gerekçesidir.

Önceki risaletlerin Allah tarafından indirilen kitaplarının tahrife uğraması neticesinde iyi niyetli ve gerçek ıslahatçılar, akide ve amellerin hakiki mahiyetini ortaya çıkarmak isteseler bile bu tahriften sonra buna imkân bulamayacakları ve bulamadıkları açıktır. Ancak, İslâm'ın iki temel kaynağı Kur’ân ve Sünnet'in her biri kendisi için uygun şekliyle korunup muhafaza edilmiş olduğundan16 biraz sonra aktaracağımız hadiste söz edilecek şekilde, dinin tecdid edilmesi/yenilenmesi görevini üstlenecek kimseleri ihsan edeceği belirtilmektedir.

Böylece müceddidler, eskiyen, yıpranan dinî hayata aslî hüviyetini yeniden kazandırmak için dayanacakları esas ve kaynaklara her zaman sahip bulunmaktadırlar.

Bu işi yapan kişilere verilen “müceddid/yenileyici” ismi ise, Müslümanların çeşitli sebeplerle yıpranmış İslâmî anlayış, hayat, yaklaşım ve tutumlarını Kur’ân ve Sünnet'i esas alarak düzeltmek için çaba ve gayret harcayan ve ancak yüz yılda bir ümmete ihsan edileceği belirtilen yüce şahsiyetlere verilen bir sıfat‑isimdir17.

Hadis mealen şöyledir:

Ebu Hureyre (r.a.)'ın rivayetine göre Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Gercek şu ki Allah her yüz yıl başında bu ümmete dinini yenileyecek kimse(ler) gönderecektir18”.

“Yenileme”, eskiyen şeyler hakkında söz konusudur. Dinin eskimesi ise aslı ile herhangi bir ilgisi olmayan itikadî ve amelî alanlarda çeşitli bid‘at ve hurafelerin dinî hayata bulaşması ya da dinin kendisinden olan aslî ve fer‘î hükümlerin unutulması, ihmal edilmesi, hatta bazen asıl mahiyetleri bilinmekle birlikte çeşitli sebepler dolayısıyla hayata geçirilememesi ya da yerlerine daha başka hükümlerin konulması ile söz konusu olur.

Bu şekilde eskiyen ve yıpranan esasen “din”in kendisi değil, bu dinin muhatapları olan mükelleflerin dinî anlayış ve yaşayışlarıdır. İşte müceddidin faaliyet alanı da burasıdır.

Müceddid, dinde yeri olmayan bid‘at ve hurafeleri tespit eder, onları ayıklar; bu bid‘at ve hurafelerin devreye girmesi sonucu ihmal edilmiş ve dinin aslından olmakla birlikte unutulmuş ya da terk edilmiş dinin gerçek hükümlerini belirler, hatırlatır ve onların hayata geçirilmesi için kendisine düşen ne ise onu yapmaya çalışır. Unutulmuş hükümleri hatırlatır, onları tekrar hayata geçirmeye davet eder. Çünkü bu bizatihi Efendimizin de izlediği ve böyle bir işe muvaffakiyeti dolayısıyla Allah'a hamd ü senada bulunduğu bir hâldir19.

Dinî hayatın yenilenme alanlarını oldukça genel ve kapsamlı bir şekilde ifade etmeye çalışırken hayatın her alanında bu eskimenin, yıpranmanın olabileceğine de işaret etmiş olduk. O hâlde bu işi yaptığı kabul edilen ya da edilecek kimselerde bir takım vasıfların bulunması da zorunludur.

Merhum Ebu'l-A‘lâ el‑Mevdudi, Mûcezu Tarihi Tecdidi'd‑Dini ve İhyâuh20 adlı eserinde müceddid ve ihya edici kabul edilen şahsiyetlerin temel özelliklerini ‑muhtemelen bu şahsiyetlerin hayat ve sîretlerini, tecdid ve ihya için gösterdikleri faaliyet alanlarını tetkik neticesinde ulaştığı‑ tecdid faaliyetinin söz konusu olacağı alanları yaptığı açıklamaların birçoğunu atlayarak ve bazı tasarruflarla şöylece sıralamıştır:

1) Müceddidin, yaşadığı ortam ve şartların hastalıklarını sağlıklı bir şekilde teşhis etmesi

2) Yapılacak ıslah faaliyetinin gerektiği gibi planlanıp programlanması ve bunun için gerekli imkânlarla donanmış olması

3) Müceddidin kendisini sınaması, çalışma ve faaliyet alanlarının yanı sıra güç ve yetkinliğini belirlemesi, düzeltebileceği kanaatinde olduğu alanı seçmesi

4) Fikrî ve nazarî devrimi gerçekleştirebilmek için çalışması. Yani insanların fikirlerini, akidelerinin, duygularının tabiatını, ahlâkî bakış ve istikametlerini ve bunun tabiatını İslâmî olanlarıyla değiştirmesi

5) Amelî ıslahatı gerçekleştirmek için çaba göstermesi. Bunun için cahilî gelenekleri yürürlükten kaldırıp ahlâkı arındırması, ruhları yeniden Şeriat'a uymak arzu ve isteği ile doldurması

6) Dinde ictihadda bulunması. Yani müceddidin dinin külliyatını iyice anlayıp kavraması, çağındaki uygarlık şartlarının ve umran çalışmalarının hangi istikamette yol aldığını açık seçik bir şekilde görüp ortaya koyması, İslâm'ın ruh ve maksatlarının korunmasını teminat altına almak şartıyla gerekli değiştirme ve düzeltme faaliyetlerinin yol ve yöntemini ortaya koyması

7) İslâm'ı imha etmek ya da baskı altında tutmak isteyen siyasî güçlere karşı gerekli mücadeleyi vermesi

8) İslâm Nizamı'nı ihya etmesi

9) Küresel çapta İslâm devrimini gerçekleştirmek için çalışıp çabalaması. Bunun anlamı şudur:

İslâm nizamını yalnızca bir bölgede egemen kılmakla yetinmeyip yeryüzünde İslâm medeniyetini etkin ve yaygın olan medeniyet hâline getirmek için gerekli çalışma ve faaliyetleri ortaya koyması21.

Bundan sonra merhum Mevdudi, müceddid şahsiyetlere örnek olmak üzere Ömer b. Abdülaziz, dört mezhep imamı, İmam Gazzalî, İbn Teymiyye, Şeyh Ahmed es‑Serhendi ve Şah Veliyyullah gibi şahsiyetlerin tecdid faaliyetleri üzerinde durmaktadır.

Bu hususta yine çağımızın pek kıymetli ilim, fikir ve hareket adamlarından merhum es‑Seyyid Ebu'l‑Hasen Ali el‑Haseni en‑Nedvi'nin Ricalu'l‑Fikri ve'd‑Daveti fi'l‑İslam22 adını taşıyan pek kıymetli eseri günümüze kadar İslâm tarihinde görülegelmiş tecdid ve ihya hareketlerini ve bu hareketlerin önde gelen şahsiyetlerini, eğitim hayatlarını, ilmî ve fikrî eserlerini, etkilerini, yaşadıkları toplumsal, siyasî, ahlâkî ve ilmî ortamlarını tespit eden derin, yetkin ve anlamlı tahlillerle ele alındığı pek önemli bir eserdir.

Merhum bu eserinin birinci cildini teşkil eden birinci ve ikinci cüzlerinde müceddidler arasında örnek şahsiyetler olmak üzere:

Ömer b. Abdülaziz, Hasan‑ı Basrî, Ahmed b. Hanbel, Celaleddin‑i Rumî, Ebu'l‑Hasen el‑Eş‘arî, Ebu Hâmid el‑Gazzali, Abdulkadir‑i Geylanî ve Ahmed İbn Teymiyye'yi; ikinci cildini teşkil eden üç ve dördüncü cüzlerinde ise İmam es‑Serhendi ile İmam Şah Veliyyullah ed‑Dihlevi'yi ele almaktadır.

Görüldüğü gibi merhum Mevdudi'nin eseri oldukça özlü, merhum Nedvî'nin eseri daha geniş ve kapsamlı olmakla birlikte müceddid kabul edilen şahsiyetlerin birçoğu üzerinde ittifak etmektedirler.

Bitirirken

Müslüman akıl'ın kategorilerine bazı yönleriyle dikkat çekmeye çalıştığımız bu yazımızı sona erdirmeden gerek tecdid ile ilgili ve gerekse diğer kategorilere dair bazı hususlara da kısaca değinmek istiyoruz:

1) Bu müceddidler listesine daha birçok ismi eklemek elbette mümkündür ama özellikle Hilâfetin kaldırılmasının akabinde ‑vurgulayarak anmamız gereken ve tek başına bir ümmet mesabesindeki merhum Mustafa Sabri Efendi başta olmak üzere‑ İslâm toplumunu ve ümmetini İslâm'ı bütünüyle yaşayan gerçek bir vakıa olarak ortaya koymanın zaruretini vurgulayarak, Hilafetin İslâmî kimliği ile yeniden ihya edilmesi başta olmak üzere hayatın tamamının “Allah'ın boyası ile boyanması” gerektiğini en mutena ve açık bir şekilde dile getiren Hasan el‑Benna'yı ve onun hareketini, bu hareketin İslâm dünyasına armağan ettiği Seyyid Kutub, Abdülkadir Udeh, Abdülkerim Zeydan, Karadavî gibi oldukça kabarık bir yekûn teşkil eden ilim, fikir, dava ve hareket adamlarını hatta İhvan‑ı Müslimîn ile organik bağlarından söz edilemese de yaklaşım, umut, emel ve faaliyetleriyle aynı çizgide bir hayat ve eylem ortaya koymuş adlarını ve ilgili eserlerini verdiğimiz merhum müellifleri de bu tecdid kervanı arasında görmek ve saymak gereğini de duymaktayız23.

2) Müceddid ile müctehid arasındaki farka gelince; müceddidin, en azından yapacağı tecdid alanında ictihad edebilecek bir ehliyete sahip olması gerekmekle birlikte, müctehid bir şahsiyetin ictihad edebileceği alan ne kadar geniş olsa bile sebep ve şartlar gereği herhangi bir tecdid faaliyetinde bulunmayabilir.

3) Müceddid de müctehidin de birer beşer olmaları itibarıyla hata etmeleri ve yanılmaları elbette mümkündür. İsabetleri dolayısıyla yanılmaz kabul edilip beşerî özelliklerinin üzerine çıkartılmaları gerekmediği gibi, hata etmiş olmaları hâlinde bile ecir alan kimseler olduklarını dikkate alarak hatalarının başkaları tarafından tekrar edilmemesi gayesine matuf olmanın dışında, teşhir ve tenkis/değerini azaltmak amacıyla dile getirilmemesi ilmî ve ahlâkî bir sorumluluktur.

4) Sıralamada belki de Müceddid Akıl'ı başa almak gerekirdi ama ehemmiyeti ve buna ihtiyacımızın en ileri derecede olması dolayısıyla bu akıl türünü sona bıraktık. Yani ümmetin yeterince âlime, müctehide ve müceddide kesin ve kaçınılmaz ihtiyacı vardır. İhtiyacı karşılayacak kadar böyle bir kadronun ortaya çıkarılması için ne gerekiyorsa yapılması ümmetin üzerinde bir “farz‑ı kifaye” niteliğinde bir sorumluluktur.

5) Müslüman ümmet arasında var olan ama bazı hâllerde olumsuz olan akıllar ‑kor taklitçi akıl ile onun türevi tetkikçi akıl‑ ile olması gereken ve ihtiyaca cevap verecek düzeye ulaşması gereken muhakkik/ müctehid, olumlu ve kabul edilebilir sınırlarıyla mukallid akıl ile bilhassa müceddid aklın ortaya çıkması ve ümmete izlemesi gereken doğru yolu ve istikameti göstermesi hayatî bir zorunluktur.

6) Müctehid ve müceddid akıl yol ve yordamı göstermek, gerektiğinde fiilî sorumluluk da yüklenmek suretiyle ümmetin önünü açmak isterken, muhakkik ve olumlu sınırlarıyla mukallid akıl, adeta bu doğru istikametin bir teminatı gibi üzerlerine düşen tebliğ, irşad, tahkik etmek ve uyarmakla, gerektiğinde müctehid ve müceddidler tarafından yapılan tekliflerdeki yanlış ya da eksik tarafları görüp göstermekle yükümlüdürler.

Vallahu min verai'l‑kasd ve hüve alâ külli şey‘in kadîr.


1 Bkz. Tevbe, 6.

2 Bkz. Bakara, 256.

3 Bkz. İsrâ, 36.

4 Bkz. Hucurât, 6.

5 Bkz. Hucurât, 12.

6 Bkz. Hucurât, 14.

7 Nahl, 43 ve Enbiyâ,7.

8 Türkçedeki güldürmek amacıyla çeşitli hâl ve hareketler yapanlara bazı yerlerde “mukallit” denilmesinin kelimenin asıl anlamıyla herhangi bir ilgisi yoktur.

9 Farz‑ı aynın sorumluluğu kişiseldir. Farz‑ı kifayenin sorumluluğu ise onu ifa edebilmek için yeteri kadarıyla gerekli bütün kaynak ve imkânları seferber etmek üzere ümmetin tamamı üzerindedir. Farz‑ı aynı ihmal eden kişi tek başına sorumlu olur, sevabını kendisi alır. Farz‑ı kifayede ise durum tam aksinedir. İhmal edilmesinin vebali de, sevap ve mükâfatı da bütün ümmete ve her ferdin katkısına göredir. Ümmetin ihtiyacını karşılayabilecek düzeye gelinceye kadar hükmü değişmez; yani bütün ümmetin fertlerinin her biri üzerlerine düşeni yapmakla yükümlüdürler.

10 Bakara, 177.

11 Mâide, 104. Ayrıca bkz. Lukmân, 31.

12 Tevbe, 31.

13 Tirmizi, Tefsir 9, Sure 10.

14 Ödünç Akıl adını verdiğimiz karakterin bir adım ilerisi “Tetikçi Akıl” diyebileceğimiz bir akıldır. Bildiğimiz kadarıyla bunu İslâm tarihinden örneklendirmek pek mümkün değildir.

Ancak günümüzde Haricî karakterli tekfir uçurumuna yuvarlanmış “ödünç akıl” ile hareket edenler arasından iyi niyetli kimselerin bir takım dış mihraklarca amaçlarına uygun olarak kullanılıp yönlendirilmesi söz konusu oldu. Bu özellikle Afgan cihadı ile Bosna'daki özgürlük mücadelelerinin sonuçlarının iyiden iyiye incelenmesi sonucu ortaya çıkmış, senaryosu dışarıda yazılıp Müslüman ümmet arasında ve İslâm coğrafyasında sahnelenmiş bir oyun olarak hayata geçirilmiştir. Bunu için öncelikle Haricî mantık gereği çeşitli kimseler, hatta kurum, kuruluş ve cemaatler hakkında, meselâ, Hamas da dâhil irtidad ve küfür hükmü verilmiştir. Bunun neticesinde de bu hükmü veren kişi ve yapılar (DAİŞ gibi) marifetiyle verilen hükümlerin gereğinin, bu oyunun senaristleri tarafından istenen yer ve zamanlarda uygulanması sağlanmıştır. Hatta İslâmofobi'yi daha tırmandırmak için bu doğrultuda asılsız ve vakıadaki durumu abartan birçok videolar da servis edilmiştir.

Bu mihraklar tarafından yönlendirilen kişi ve yapılar, haklarında “kâfir” ve “mürted” ya da ölümü hak eden daha başka cürümleri işlediğine dair hüküm verilen kimselere bu hükmü verdikleri kişilere infaz etmeleri gereği kulaklarına ve beyinlerine fısıldanarak ve hatta “devlet” olarak bu iş için gerekli “velayet‑i âmme” yetkisine sahip bulundukları vehmine kapılmaları sağlanarak, masum ama muhtemelen ileride kulaklarına ve zihinlerine bu yanlış telkinleri işleyen odaklar için bir bakıma potansiyel tehlike oluşturabileceklerin tasfiye edilmesi bu yolla sağlanmıştır.

Tetikçi aklın ikinci ve daha eski bir versiyonu ise, bir hareketin iki ana unsurunu teşkil eden insan unsuru ile malı/ servet unsurunu İslâm adına sanılan ya da öyle gösterilen amaç ve yollar uğrunda bloke etmeye çalışmasıdır. Böylelikle sahih ve müstakim İslâm yerine İslâm gibi gösterilen gaye ve umdeler uğrunda Müslüman insan ve ümmetin serveti, kurulu dünya sistemi ile yörüngesi durumundaki yerel sistemlere zarar vermeyecek bir surette kanalize edilmesi sağlanır. Meselâ, mezarları yükseltmek ya da uzun paçalı elbise bid‘ati ile uğraşılırken, “ısırıcı meliklik” bid‘atinden ve buna dair ahkâmdan söz edilmez. Türlü nafile ibadetlerin Kur’ân ve Sünnet'te aslı olup olmadığına bakılmaksızın faziletlerinden bahsedilir, hatta cihadın ehemmiyetinden, şehadetin yüceliğinden bahsedilir ama ümmetin “ümmet düşmanlarının kalbine korku salmak özelliğine sahip ve o seviyede güç hazırlaması”ndan ve bunun için gerekli ilmî alt yapının oluşturulmasından söz edilmez.

Tüketilmemesi gereken Yahudi ve emperyalist ürünlerinden söz edilir ama ümmetin tüketen bir ümmet olmaktan çıkıp üreten bir ümmet olabilmesi için yapılması gerekenlere dair en ufak bir proje sunulmaz, hatta bu konuda kafa bile yorulmaz.

Zengin Müslümanlar, Kur’ân kursu, cami için belki cömertçe para verir, vermesi de gerekir, güzel ve yerinde hizmetler olabilir ama İslâm'ın istediği anlamda çocuk yuvasından tutun üniversitesine ve sonrasına kadar ilim ve eğitim müesseselerinin kurulması endişesi ile kimse çivi bile çakmayı düşünmez ve kimsenin buna aklı ermez, aklı erse bile bu alanda kime güveneceğini bilmez.

Bu alan sağlıklı bir şekilde devlet tarafından da ümmet tarafından da mehmâ emken (imkân ölçüsünde) doldurulmak çabası ortada olmayınca yine dış mihrakların güttüğü, zararı ve tehlikesi DAİŞ'ten aşağı kalmayan hatta daha ileri çaptaki Fetö gibi örgütler devreye girer ve Müslüman ümmetin insan ve mal unsurunu kendisine kullanan mihrakların faydasına ve hizmetine kullanır. Bu mümkün olmazsa ‑en azından‑ bu mihraklara zararlı olmaması sağlanmaya çalışılır… Demek ki, Kör taklitçi akıl'dan Tetikçi akıl'a varılması, taklitçilikten kurtulmayıp vaz geçilmeyecek olursa, belki herkes için değil ama önemli bir yekûn için kurtuluşu olmayan bir sonuçtur.

İşte sadece birkaçına işaret ettiğimiz Kur’ânî buyrukların “Taklitçi Akıl”ı bu denli ileri derecede reddetmesinin sebep ve hikmetlerinden bazıları bunlardır.

15 Meselâ bkz. Furkan, 1; Müddessir, 35‑36; Sâd, 87; Talâk, 52; Tekvîr, 27; Ahzâb 40; Müslim, 403; Müsned, 8188, 8594.

16 Kur’ân'ın her türlü tahrif ve beşerî müdahaleden korunduğu ve korunacağı Kur’ân'ın bizatihi vurguladığı bir gerçektir. Bkz. Hicr, 9; Hâkka, 44‑47; Kıyâme, 17… Bunun hangi yol ve yöntemlerle tahakkuk ettiğini görmek için bu hususta tarihî malumat veren eserlerle özellikle Kur’ân İlimleri (Tefsir Usulü)'ne dair yazılan eserlerin ilgili bölümlerine bakılabilir. Sünnetin korunması ile ilgili gerekli teknik ve ayrıntılı bilgiler için ise Hadis İlimleri (Hadis Usulü) eserlerine başvurulmalıdır.

17 Dolayısıyla “Tecdîd”, “dinde reform”; “müceddid” de “din reformisti” ile karıştırılmamalıdır.

18 Ebu Davud, 4293; Müstedrek, 8592; Taberânî, Kebir, 1118; Evsat, 6527.

19 Zina etmiş Yahudi bir erkek ile bir kadının Medine sokaklarında teşhir edilmek suretiyle cezalandırıldıklarını gören Efendimiz, Yahudi bilginlerini çağırarak onlara Tevrat'larındaki asıl hükmün bu olup olmadığını sorar. Gerçeğin böyle olmadığını, bu uygulamayı ‑acıkladıkları sebep dolayısıyla‑ güçlü güçsüz herkese uygulayabilmek için asıl hükmün yerine ortaya çıkardıklarını söylerler. Efendimiz de onlara asıl hükmü uygulattıktan sonra: “Allah'ım! Onların öldürmüş oldukları bir zamanda senin dinini(n hükmünü) ilk ihya eden/dirilten, canlandıran kişi ben oluyorum” buyurmuştur. Bunun üzerine de Mâide, 41‑44. âyetleri indirilmiştir (Müslim, 4536; Ebu Davud, 4450; Müsned, 18548).

20 Arapça çeviri: Muhammed Kâzım Sebbâk, ikinci baskı, Lübnan 1386/1967. Kitabın ismi, Dinin Tecdîd ve İhyasının Tarihçesi anlamında olup 1970'li yıllarda İslâm'da İhya Hareketleri ‑Tarihce‑ adı ile Halil Zafir tarafından Türkçeye tercüme edilmişti.

21 Mevdudî, a.g.e., s. 54‑56.

22 II. cilt (I. cilt, birinci ve ikinci cüzler; II. cilt, üç ve dördüncü cüzler olmak üzere), Beyrut 1428/2007, (3. Baskısı, İbn Kesir Yayınevi).

tefsir dersleri

Yazanlarımız



muvafakat besir

ömer hoca ile röportajlar