• ÇOCUK EĞİTİMİNDE İSLAMİ AİLE MODELİ

      Modern(!) zamanlardayız. İnatla vahye ve ilâhî değerlere sırt çeviren modern zamanlar. Seküler ve laik değerlerin(!) fütursuzca körpecik dimağlara empoze edildiği, ahlâk ve insanlıktan uzak, çıkarcı, egoist ve postmodern zalimler üreten bir çağda...

DUYURULAR

MORO MÜSLÜMANLARININ MÜCADELESİ

moro huseyin oruc

Güneydoğu Asya'nın en verimli toprakları olan Moro'yu ve Morolu Müslümanları, İHH'nın daha çok insani diplomasi alanındaki çalışmalarını yürüten ve aynı zamanda İHH İnsani Yardım Vakfı Mütevelli Heyeti Başkan Vekili olan Sayın Hüseyin Oruç Bey ile konuştuk.

Çok faydalı bir sohbet gerçekleştirdiğimiz kanaatindeyiz. Sayın Oruç, sahayı yakından bilen bir araştırmacı. Verdiği bilgiler oldukça önemli. Röportajı beğenerek okuyacağınızı ümit ediyoruz.

Moro coğrafyası ve tarihi ile başlayalım dilerseniz…

Moro, Türkiye'de çok fazla bilinen bir coğrafya değil. Sadece isim olarak bilinir. Moro, Müslümanların uzun yıllardır dualarında sürekli olarak tekrar ettiği bir coğrafyadır. Moro ile arada bir gönül bağı vardır ancak coğrafi ve fiziksel olarak bağ çok fazla yoktur.

Bugün aslında Moro diye tabir ettiğimiz yer ile Filipinler devletinin güneyindeki bir bölgeyi kastediyoruz. Müslümanların yaşadıkları bu bölge daha önce varken ve Müslümanlar burada devlet sahibi iken Filipinler diye bir devlet yoktu. Böyle bir kargaşa içerisinde Moro'yu tarif ediyoruz. Moro, Filipinler devletinin güneyindeki Mindanao adasının bir kısmı ile Sula adasındaki üç büyük ada Tawi tawi, Sulu ve Basilan adalarının olduğu bölgedir. Coğrafi olarak sadece Filipinlerin değil Güneydoğu Asya'nın en verimli bölgeleridir. Tarihsel olarak da insanların ilk yerleştiği bölgedir. Bölge çok yoğun nüfus hareketliliği yaşamıştır. Yüzyılın başında Mindanao ve Sula adaları %70 80 Müslümanların yaşadığı bir coğrafya iken şimdi bu coğrafyada Müslümanların oranı %40'lara kadar düşmüştür. Bazı bölgelerinde yoğunluk olarak Müslümanlar yaşıyor ve Müslümanların yaşadığı bir otonom bölge de var. Bu otonom bölgesinde Müslümanların nüfusu biraz daha ağırlıktadır. Ama Mindanao adasındaki Müslümanların oranının genele bakıldığında yapılan göçler sebebiyle daha bir aşağıya düştüğü görülecektir.

Müslümanlardan başka hangi dinî çevreler var?

Filipinler dini açıdan üç kategoride sınıflandırılmaktadır: Müslümanlar, Hristiyanlar ve yerel dinlere inanan “İndigenous” dedikleri insanlar. Bölgeye ilk gelen din İslâm olmuştur. İslâm bölgeye ilk geldiğinde insanların tamamı doğa dinlerine tapmaktaydı.

Bölgeye ilk gelen Müslümanların yaptıkları çalışmalar sonrasında İslâm'ı seçenler burada davet çalışmasında bulunmuştur. İspanyolların işgalleri sırasında bölgeye gelen Hristiyanlar, yürüttükleri misyonerlik çalışmalarıyla Hristiyanlığın yayılması için çalışmışlardır. IP dedikleri “İndigenous” olanların oranı da Müslüman olanların oranı da Hristiyanlara göre daha az. 100 milyon civarındaki Filipin nüfusunun içerisinde Müslümanların oranı %10 civarındadır. Müslümanlar bu oranın biraz daha fazla devlet ise daha az olduğunu söylüyor. Filipinler devletine göre 10 12 milyon, Müslümanların kendi söylemine göre 15 milyona yakın bir Müslüman yaşıyor. Yerel dinlere inananların oranı ise %2 3 şeklinde ifade edilmektedir. Geri kalan kısım ise Hristiyan. Hristiyanların büyük bir kısmı da Katolik'tir. Hristiyanları tek bir çatı altında söylüyoruz ancak Hristiyanlıktaki mezhepler birbirinden farklı birer dine dönüşmüş yapıdadır. Katolik mezhebinde olanların yanı sıra Evangelistler de özellikle son dönemde çok hızlı bir yükseliş içerisinde olmuştur. Son 30 40 yıl içerisindeki yükseliş ile Hristiyan nüfus içerisindeki Evangelist oranının %12'ye geldiği söyleniyor. Bir de Filipinlerin kendine mahsus İklesiya dedikleri bir mezhebi var. Bu mezhebin de hem siyasette hem ticarette çok ciddi manada etkisi bulunmaktadır.

Moro'ya İslâm nasıl ulaşmıştır?

Moro'da İslâm, bugünkü Sulu denizindeki adalardan Malezya'nın kontrolündeki Saba adasına en yakın kısım olan Tawi tawi'de yayılmaya başlamıştır. Bir Arap Müslüman bölgeye gelerek burada çalışma yapmıştır. Onun geldiği adada ilk inşa ettiği mescidin orijinali olmasa da hemen hemen aynı şekilde yapılmış hâli durmaya devam etmektedir. Dönem 1400'ler ya da biraz daha öncesi 1300'ler.

Tabi bunun öncesinde de Filipinler'in diğer adalarına Müslümanlar gelip gitmişlerdir. Ancak İslâm'ın bölge tarafından yoğun bir şekilde kabul edişinin ilk döneminin 1300'ler olduğunu söyleyebiliriz. Arap Müslüman, bölgeye gelip yerleşmesinin ardından bölgenin ileri gelenlerinden birisinin kızı ile evlenmiş ve orada ciddi manada kabul görmüştür. Önce Sula adalarında daha sonra Tawi tawi'de, Sulu'da ve Basilan'da İslâm yoğun bir şekilde yayılmış, bir devlet hâline gelmiş ve sonra da Mindanao adasının özellikle batı kısmında bugünkü özerk bölgenin de olduğu bölgede Magindanao Sultanlığı kurulmuştur. Sulu Sultanlığı ve Magindanao Sultanlığı Güneydoğu Asya'da kurulmuş iki İslâm devletidir. Bizim tarafımızdan haritaya bakıldığında İslâm'ın doğuya doğru ulaştığı ve devletleştiği son noktadır.

Moro'daki direnişin tarihi ve gerekçeleri hakkında bilgi verebilir misiniz?

Moro direnişi, şu anda bildiğimiz direniş tarihinin sonuçlanmamış en eski olanıdır. 1521'de Macellan, Filipinler denilen topraklara ayak basmış ve sömürgeleştirmek için geldiği topraklara da geldiği memleketin kralının yani İspanya kralının adına atfen “Filip'in adaları / Filip'in toprakları” manasında Filipinler demiştir. O gün mücadele başlamıştır.

Macellan Filipin devletinin bugün ortalarına denk gelen Sebu'ya yakın bir yerde karaya çıkıyor, orada Lapulapui isminde Müslüman bir komutan tarafından öldürülüyor. Ama İspanya işgali devam ediyor. O gün ülkenin ortasında bile bir Müslüman komutan var ve işgalcilerin karşısına o çıkıyor. Başkent Manila'da da Müslümanlar var. Ülkenin nerdeyse tamamında yerel dinlere inanan çok büyük sayıda kalabalıklar var ancak yönetici olarak bölgelerin kontrolü ağırlıklı olarak Müslümanların elindedir. Böyle bir ortamda İspanyol işgali ve dolayısıyla işgale karşı mücadele de başlıyor. Uzunca bir dönem süren İspanyol işgali var. 1800'lerin sonuna 1900'lerin başına geldiğimizde Amerika'nın bölgeyi kontrol etmeye başlıyor. İspanya ile bir savaş yaşanmıştır ve İspanyolların yenilmesi ile bölge Amerikalılara terk edilmiştir. Böylece Müslümanların mücadelesinin en sert ve bedelinin en ağır olduğu dönem başlamıştır. Amerikalılar bugün gördüğümüz aynı karakteri o günde göstermiş, bölgede çok büyük katliam yapmıştır. Sayılarla ilgili çok fazla bilgi yok ancak yüz binleri hatta milyonları telaffuz edenler vardır. Çok sayıda Müslümanlar orada katledilmiştir. Katliamlarla beraber de bizim Filistin'den çok daha yakın tanıdığımız göçlerle bölgenin demografisi tamamen değiştirilmiş, Müslümanlar kendi topraklarında azınlık konumuna düşürülmüştür. Toprak reformu adı altında Müslümanların toprakları ellerinden alınmış, Filipinlerin kuzeyindeki kalabalık adalardan büyük vaatlerle taşınan insanlar Müslümanların topraklarına yerleştirilmiştir. Bu dönemde yoğun bir şekilde mücadele yaşanıyor. Amerika her türlü gücünü kullanarak yerlileri de yanına alarak onlara terör örgütü kurdurmuş ve Müslümanları katletmiştir. Bu süreç Filipinler devletinin kuruluşuna kadar da devam etmiştir. 1947'de Filipinler devleti kurulunca Amerika Moro'ya ayrı bir yapı vermek yerine, orayı da Filipinler'in içerisine dâhil ederek bölgeden çekilmiştir. İspanya ile başlayıp Amerika ile çok daha büyük bir ivme kazanan katliamlara dönüşen işgal, Filipinler devleti ile devam etmiştir. Amerika'dan aldığı mirası bu sefer Filipinler devleti sürdürmüştür. Oradaki Müslümanlar kendi geleceklerine karar verme pozisyonunu bulamamışlar ve sürekli baskı altında haklarını kaybetmişlerdir. 1968'e gelindiğinde Maniland'ın hemen karşısında “Koridor” adasında askeri eğitim gören Morolu gençler katledilmiştir. Bu katliam Moro'da var olan mücadelenin ciddi bir ivme kazanmasına sebep olmuştur. 1521 ile başlayan mücadele 1968'de tekrar silahlı mücadeleye dönüşmüştür. Ülkenin her tarafında ciddi bir hareketlenme yaşanmış, çeşitli teşkilatlar kurularak mücadele devam ettirilmiştir. Mücadelenin iki tane çok konuşulan lideri vardır. Bir tanesi Manila'da üniversite profesörü olan Nur Misvari'dir. Bu katliam sonrasında kurulan Moro Mili Kurtuluş Cephesi (MLNF)'nin başkanlığını yürütmüştür. İkinci isim ise Selamet Haşimi'dir. Selamet Haşimi de bu kurulan yapının başkan yardımcısı olmuştur. Bölgede Malezya çok etkin bir güçtür. Bu 1968 süreci sonrasında otuz kişilik bir lider heyeti Malezya'nın Saba adasına gidiyor ve Malezya'nın imkânları ile bir eğitim başlıyor. Morolular buna “ilk otuz” diyorlar. Ondan sonra bu sayı doksana çıkıyor ve buna “ilk doksan” deniliyor. Bunların uzun eğitimi sonrasında üç yüz kişilik bir eğitim listesi daha gidiyor. Askeri ve siyasi eğitimleri bölgede alanlar, mücadeleyi yoğun bir şekilde devam ettirmiştir. 1973 yılında çok güçlü askeri bir diktatör olan Markos barış masasına oturtuluyor. Ondan sonraki süreç bugüne gelinceye kadar devam ediyor.

İHH'nın insani diplomasi alanında üstlendiği vazife var. İHH'nın bölge ile ilk teması nasıl oluyor? Arabuluculuk kabulü nasıl gerçekleşiyor?

Şu arayı da o hâlde tamamlamak lazım. 1973'te ilk barış masası kuruluyor. 76'da ilk antlaşma imzalanıyor. Sürekli Filipinler devletinin bir barış çabası var, ama bu çaba sonuçtan daha fazla mevcudu devam ettirip mücadele edenleri pasifize etmeye yönelik bir siyaset. Yani zamana oynayıp zaman içerisinde yeni yeni çözümlerle bu direnişi yok etmeye yönelik bir harekettir bu. Burada çok önemli iki farklılık var. Mücadelenin başındaki Nur Misvari karizmatik bir lider, ama İslâmî hassasiyetleri çok yüksek değil. Yardımcısı Selamet Haşimi Suud'da okumuş, Ezher'den mezun olmuş, dünyayı çok iyi bilen ve dünyadaki son dönem İslâmî hareketlerin her biri ile birebir oturmuş, onların yakından tanıma imkânı olmuş ve dönüşümün ancak Moro'nun tekrar kendi kodlarına, kendi genlerine yani İslâm'a dönmesi ile olacağına inanan bir liderdir. Aralarında “barış anlaşmaları” da bölünmeye vesile oluyor ama asıl bakış açısı farkından dolayı bölünme yaşanıyor. Nur Misvari'nin Moro Milli Kurtuluş Cephesi'nin içinde yer alan Selamet Haşimi'nin çok uzun bir dönem milliyetçi cepheyi dönüştürme çabası sonuç vermeyince ve Nur Misvari liderliği bir türlü bırakmayınca Moro İslâmî Kurtuluş Cephesi'ni kuruyor.

Moro İslâmî Kurtuluş Cephesi bir mücadele yapısı ama MNLF gibi sadece askeri hedefleri olan bir yapı değil. Moro İslâmî Kurtuluş Cephesi'ni Nur Misvari toplumu dönüştürme hareketi olarak kuruyor ve toplumun tamamına yönelik bir İslâmlaşma hareketi başlatıyor. Bu çok önemli bir süreç. Toplum yeniden İslâm'a dönme ile ilgili adımlar atıyor. Selamet Haşimi; “Biz cihat ediyoruz, bütün dünya Müslümanları bize bir cihat hareketi olarak bakıyor ama mücahitlerimizin %30'u ancak namaz kılıyor. Önce bizim kendimizi düzeltmemiz lazım.” diyor ve saldırgan bir yapı yerine kendi kendini savunan, kendine yatırım yapan bir yapı oluşturuyor. Moro İslâmî Kurtuluş Cephesi çok yoğun bir eğitim programı uyguluyor, oluşturdukları kampların tamamında akademiler kuruyor ve burada dini eğitim veriyor. Çok sayıda genci eğitim almaları için yurt dışına gönderiyor. Yurt dışına giden gençler bir dönem sonra geri geliyor. Halkta da çok ciddi bir tebliğ davet çalışması yürütülüyor. Moro'da uzun süre savaşlar ve baskılar sonrasında kaybolan İslâmî hassasiyet Moro İslâmî Kurtuluş Cephesi'nin faaliyetleri ile yeniden yeşermeye başlıyor. Askeri olarak da ciddi bir güçlenme var.
Selamet Haşimi'nin ortaya koyduğu yapıda önce İslâmlaşmaya yoğunluk verileceği, sonra teşkilatın güçlendirileceği ve bununla beraber güçlü bir ordunun kurulacağı ifade ediliyor ve bütün bunları yaparken de “kendi kendimize yeteceğiz, hiç kimseye muhtaç olmayacağız” deniliyor. Hem organizasyon olarak hem de kişiler olarak bunu yapacağız. Bu bir cihat hareketidir. Bu cihattan hiç kimsenin bir şey beklemeyeceği ama herkesin bu harekete bir şeyler vereceği anlayışı üzerine kurduğu hareket kısa sürede belli bir başarıya ulaşıyor. Ve bu hareketi Filipin devleti muhatap almak zorunda kalıyor.

Bugünkü konuştuğumuz ve belli bir noktaya da gelen barış ile ilgili görüşmeler 2000'li yılların başında yapılıyor. 2004'te ilk anlaşma yapılıyor ve bölgede bir gözlemci barış gücü oluşturuluyor. İçerisinde bölge ülkelerinden askerlerin olduğu ateşkesin denetlendiği bir uluslararası gözlem grubu oluşturuluyor ve bölge nispeten bir barış ortamına geliyor. 2008 yılında anlaşma imzalanıyor, ama bu anlaşma anayasa mahkemesi tarafından iptal ediliyor ve yeniden bir yıl devam edecek çok yoğun bir çatışma dönemine giriyor Moro Müslümanları. O dönem içinde iki milyondan fazla insan evinden olarak mülteci konumuna düşüyor. Çok sayıda insan hayatını kaybediyor. Bizim de dâhil olduğumuz barış süreci 2010'da o dönem yeni seçilen başkan Akino tarafından yeniden başlatılıyor. Görüşmeler Malezya'da başlıyor. 2012 yılında çerçeve anlaşması imzalanıyor. 2012 yılında imzalanan çerçeve anlaşması ile daha önceki dönemlerde Moro Müslümanlarının pratik ettikleri, devletin sözünü verip imza attığı hâlde sorumluluklarını yerine getirmemesine bir önlem olarak Üçüncü Göz İzleme Heyeti ya da Bağımsız İzleme Heyeti olarak bilinen bir hakem heyeti oluşturulması isteniyor. Bu heyete yapılan anlaşmayı gözlemleme, inceleme, izleme, değerlendirme ve bunları rapor hâline getirme görevi veriliyor. Bu raporlarla anlaşmaya kimin riayet edip etmediği herkes tarafından bilinsin isteniyor. Oluşturulan bu heyette beş yapı var. Bunlardan bir tanesi de İHH oldu. Heyetin başkanlığını Avrupa Birliği'nin eski Filipinler büyükelçisi yürüttü. İki tane uluslar arası temsilci var. Bunlardan birisi İHH, devletin teklif ettiği isim ise bölgede Amerika'nın çok yoğun olarak çalıştığı vakıflarından bir tanesi olan Asya Vakfı'nın ülke başkanı. Bir cephe tarafından bir de hükümet tarafından teklif edilen sivil toplum kuruluşu başkanları da bu heyetin içerisinde. 2012'de heyet kuruldu ama ilk görevi 2013 Eylül ayında başladı. Son beş yıldır İHH olarak burada barış sürecini izleyip değerlendirme ile ilgili sorumluluğumuz var.

İHH'nın bölgedeki insani diplomasi dışındaki faaliyetleri nelerdir?

Bizim bölge ile tanışıklığımız bu zaman olmadı. İHH insani diplomasi alanındaki sorumluluğu 2013'te aldı ve yoğun bir şekilde bölgede insani diplomasi ve barışla ilgili çalışma yürütüyor. Ama İHH'nın Moro ile tanışıklığı 1996 yılına dayanıyor. İHH'nın ilk dönemi Bosna'dır biliyorsunuz, 1992 1995 dönemi sadece Bosna'nın olduğu süreçtir. Bosna Savaşı sonrasında Çeçenistan, arkasından Kosova başlamıştır. Bu dönem içerisinde Müslümanların çok sıkıntıda olduğu, mücadelenin devam ettiği yerlerle ilgili iç çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. İşte bu ilklerden bir tanesi de Moro'dur. 1996'da ilk defa Moro'ya gidildi, Moro'daki Müslümanlarla görüşüldü. İlk dönemde, imkânlar içerisinde kurban ve Ramazanlarda Moro'ya mutlaka gidildi, oradaki Müslümanlarla beraber olundu. Bu hiç aksamadan devam eden bir süreç olarak devam etti. Belki imkânlarımız çok fazla değil ama birlikte olduğumuzu, aynı vücudun parçaları olduğumuzu, ümmetin bir parçası olduğumuzu göstermek İHH'nın ilk yaptığı işlerden bir tanesi idi. Moro ile böyle bir kardeşlik köprüsünü 1996'dan itibaren oluşturduk. Sonra Allah çok daha geniş imkânlar nasip etti. İHH yönetiminden bir kardeşimiz Moro'ya yerleşti. Yetim çalışmalarımız ilk olarak küçük bir yetimhane ile başlamıştı. Daha sonra Allah nasip etti, Mavi Marmara'da şehit olan Uğur Süleyman Söylemez'in ismini taşıyan büyük bir yetimhane inşa edildi. Bu yetimhanenin yanına hemen bir okul inşaatı yapıldı. Fiili olarak da yoğun bir çalışma içerisine girildi. Şuanda da bölgede yeni yetimhaneler, yeni okullar ve su kuyuları ile ilgili çalışmalar yapılıyor. Her aciliyette mutlaka dağıtım programlarımızı koordine ediyoruz. Bunların yanında bir üniversite çalışması var, o da yakın zamanda başlayacak. Bir radyo çalışması oldu. Oradaki Müslümanların ilk radyosu oldu elhamdülillah. Bunların bir kısmı direk İHH'nın yaptığı çalışmalar, bir kısmı yol göstermesi, ortaklıkları ile yapılan çalışmalardır. Türkiye'den başka kurumun, vakfın, derneğin bölgeye gitmesi ile ilgili çalışmalar yapıldı. Şimdi birçok kurum orada çalışmalar yürütüyor. Bunlardan hepsi kadar önemsediğimiz bir şey de Moro'nun inşallah bu barış sürecinde çok geniş bir özerkliğe kavuşacak olmasıdır. Kendi kendini idare eden bir yapı ortaya çıkacak. Çift hukuklu bir yapı olacak ve İslâm hukuku da geçerli olacak inşallah. Bu özerkliği devam ettirmenin en önemli şartı insan yetiştirebiliyor olmak. Bu çok önemli bir şey. Bu konuda da ciddi bir eksiklik var. Son kırk elli yılını sürekli savaşla geçirmiş bir coğrafya. Savaşmayı bilen ama kendine yatırım imkânı olmamış bir coğrafya maalesef. Buna yönelik bir çalışma yürütüldü. Yurt Dışı Türkler Başkanlığı ile birlikte Moro'dan çok sayıda, şuanda sanıyorum yüz elliye yaklaştı, öğrenci Türkiye'ye getirildi. Türkiye'deki üniversitelerin çeşitli birimlerinde eğitim gören öğrenciler, kurulacak olan özerk devletin ihtiyacı olacak alanlarda faaliyet gösterecek. Lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde talebeler var, onlar gidecekler, yeni kurulacak olan bu yapının temel taşları olacaklar. Bu gibi yoğun çalışmalar İHH adına devam ediyor.

İslâm dünyasının Moro'ya, Moro halkının da İslâm dünyasına ve Türkiye'ye bakışı nasıldır?

Bir kere çok ayrıcalıklı bir yapısı var Moro'nun. Özellikle Selamet Haşimi'nin kurduğu Moro İslâmî Kurtuluş Cephesi daha önce de söylediğim gibi kendi ayakları üzerinde durma üzerine konumlanmış bir yapıdır. Yani dışarıdan hiç kimse de olmasa mücadelesini ve yapısın devam ettirecek bir altyapı üzerine oturtulmuş takipçilerini de bununla eğitmiştir. Yani A devleti B devleti C devleti, İHH'sı, öbürüsü berisi olmasa da Moro mücadelesi devam edecek. Allah'ın izni ile oradaki mücadele kimseye bağlı değil. İslâm coğrafyasının ilgisine bunun altını çizerek devam etmek lazım. İslâm coğrafyasında Moro, nasıl Türkiye'de sürekli dualarımızda bir cihat bölgesi olarak biliniyorsa İslâm coğrafyasında hassasiyeti olanlar açısından aynıdır. Bizden çok önce Moro'ya gitmişlerdir ama İslâm coğrafyası bir 11 Eylül yaşadı. Bizim az hissettiğimiz ama özellikle Körfezde imkânı çok olan yerlerde çok büyük bir deprem olarak hissedilen bir 11 Eylül var. Moro'nun neresine gitseniz, hangi uzak köyüne gitseniz çok eskilerde yapılmış bir cami ile mutlaka karşılaşırsınız. Arap kardeşler gelmişler yapmışlar ama 2001'den itibaren artık gelemez hâle gelmişler, ciddi bir boşluk oluşmuş. O boşluk hâla devam ediyor. Arap coğrafyasından gelenlerin sayısı oldukça sınırlı. Bu boşluğu da Allah nispeten Türkiye ile doldurmuş. Bir dönemden beri de İHH başta olmak üzere hem devletin yardım teşkilatı hem dışarıdaki diğer vakıflar ve dernekler bir şekilde bölgeye gidiyorlar. Gitsek de gitmesek de devam edecek bir mücadelenin biz birer parçası olmuş oluyoruz. Orada halkın yanında oluyoruz. Daha fazla ilgiye muhtaç olan bir yer. Belki bu son dönem içerisinde en başarılı mücadeleyi, askeri olarak da en başarılı mücadeleyi yürüten, kendi kendine yeten bir yapı oluşturup bununla devleti barış masasına oturmaya zorlayan, barış için bir özerkliği kabul eden karşı tarafa da bunu kabul ettiren, özerkliği alırken de ciddi manada bir Müslüman'ın Müslümanca yaşaması için gerekli altyapı ile bu özerkliği alan ve bir başarı olarak da bizim gördüğümüz bir sonuç var. Bu sonucun mutlaka muhafaza edilmesi gerekiyor. Muhafaza da daha çok yardımla mümkündür. Yardımla sadece maddi anlamda olan yardımı, gidip de gıda dağıtma anlamındaki yardımı kastetmiyoruz. Oranın ekonomik gelişmesini, belediyeciliğini, sosyal devlet yapısını, eğitimini, sağlığını destekleyecek çalışmalar yapılması gerekiyor. Burada Türkiye'nin üzerine düşen sorumluluk da var, burada diğer İslâm ülkelerine düşen sorumluluk da var. Barışın daha çok sayıda insanın ve devletin bölgeye ilgisini arttıracağını ümit ediyoruz. Silahla ve mücadele ile kazandıkları bu pozisyonu inşallah siyasette ve devlet yönetiminde de muhafaza edip daha da geleceğe taşırlar.

Röportaj: Ahmet Ali Yüksel

tefsir dersleri

Yazanlarımız



muvafakat besir

ömer hoca ile röportajlar