DUYURULAR

GÜNDEME, SİYASETE VE GELECEĞE BAKIŞ

gündeme siyasete gelecege bakis

I.
Yeni Dönem (mi?)

Türkiye'nin “Barış Pınarı Harekâtı” dolayısıyla dünya siyaseti hareketlendi. Hareketlenen dünya siyasetine uygun bir tarzda iç hareketlilik de canlandı. Dış hareketlilikle iç hareketlilik, yekdiğerini destekler mahiyette. Bunları birkaç taksimata tabi tutarak değerlendirmek mümkündür. Hepsini iç içe sokarak değerlendirmek kafa karışıklığına sebep olur. Onun için iç ve dış hem birbirine bağlı hem de birbirinden farklı. İç için yapılan değerlendirmeler dıştan bağımsız ele alınırsa meseleyi kavramakta nakıslık ortaya çıkar. İkisi iç içe girdirilerek değerlendirilirse içte yapılan haksızlıkların üstü örtülür. Onun için evvela bu meseleyi nasıl değerlendirmemiz lazım gelir, bunu bilmemiz gerekir.

Bundan böyle herhangi bir kampa, bir ülkeye yaslanarak, o kampın, o ülkenin gölgesine sığınarak dış siyaset yürütülemez. Cumhuriyetin ilanıyla dâhil olunan “Batı medeniyeti”ni kayıtsız şartsız kabullenme devri de kapanıyor. Modernleşme ile Batılılaşmayı da artık birbirinden ayırmamız zaruri hâle geldi. Modernleşmeye direnmenin nasıl olacağını veya direnip diremeyeceğimizi de gündemimize almamız icap eder.

Batılılaşmak, Türkleşmek, İslâmlaşmak vb. kavramlar, bugünü anlamamıza yardımcı olur. Bu şıklardan birini tercih, diğerini dışarda tutma anlamında artık istimal edilemez. Dış dünya ile irtibatta içe kapanma devri bitmiş durumdadır. Dışarıyı hesaba katmadan, daha doğrusu dış dünyayla ilişki kurmadan, bir dış siyaset gütmek mümkün değildir.

Açığa çıkan gerçeklerden biri de İslâm dünyasıyla siyasi ilişki biçimidir. Yönünü Batı'ya çeviren, onu kıble edinen Türkiye, şimdiye kadar İslâm coğrafyasını, ‘Orta Doğu bataklığı’ diye tarif edegelmiş ve Batı'yla entegre olunmuş şekliyle, Batı'nın gözüyle, Batı düşünce tarzıyla kendi coğrafyasına, İslâm dünyasına bakmış. Sadece bakmamış, Batılılar adına örnek olmaya yönelmiş. Batı adına kendi öz benliğine savaş açmış, kendini var kılan değerlere sırtını dönmüş, düşmanlık beslemiş. Bunun için ecdadının yazısını dahi terk etmiş, örf adet ve geleneğini elinin tersiyle itmiştir. Üzerinde yaşadığı toprak parçasını da inkâr etmiş ve ‘Biz Avrupalı olacağız.’ diye didinmiştir. Gelinen yer itibarıyla artık Avrupalı olmanın bir ehemmiyeti kalmamıştır.

Bize ihtiyacı azaldığı için gerçek yüzünü göstermiş olan Batı, Türkiye'yi durdurmaya, önünü kesmeye, içerdeki farklı unsurları kışkırtarak iç kargaşa çıkarmaya başlamıştır. Komşularını ülkeye karşı kışkırtarak tarihî iç düşmanlıklarımızı tahrik ederek İslâm dünyasını birbirine kırdırmaya çalışıyor, maalesef bunu da beceriyor.

Teknik olarak ülke, genelde Batı'ya bağlı, alt yapısı ona göre. NATO standartları Türkiye'nin de standartlarıdır. El an ana hatlarıyla böyledir. Lakin bunun da miadı doldu demek abartı değildir.

Batı kurum ve kuruluşlarıyla buna NATO'da dâhil ya kendini yenileyecek, kapsamını genişletecek veya bizimle irtibatı azalacak. Batı buna ABD, AB vb. ülkeler dâhildir. Türkiye ile ortaklık etmek istemiyor; lazım olduğu kadar irtibata geçerek kendi menfaatine göre ülkenin imkânlarını hatta ülkeyi kullanmak istiyor. Şu an ABD'nin siyasetinde Türkiye çok mühim bir yer işgal etmiyor. Artık tehlikeli bir Rusya yok, Ruslar da kısmen Batılaşmışlar. ABD için bir Rusya ile bir Almanya aynı derecede birer ülke. Fason çalışmaya başlayan ABD parça başı iş yapıyor. Küresel bir mücadele alanı kalmadığı için küresel bir siyaset de gerekmiyor ABD için. Hâlbuki daha önce Türkiye ABD NATO ilişkisi küreseldi, bu anlayışla Türkiye Kore'ye kadar gitti.

Bugün Türkiye ABD için Suriye ve Irak'ta lazım. Bilhassa Suriye'de ABD, kendi çıkarı için ona fason çalışan YPG'yi daha çok tercih etmiştir. Fason işçilik de geçicidir, siparişe göre iş yapılır. O parti mal biter, başka parti gelir, yeni parti mal için altyapı uygunsa aynı işçiyle çalışılır, değilse başka fason çalışan firma bulunur. Fasonluğun bir de mekânsal tarafı vardır, YPG Suriye'de işe yarar, Yemen'de yaramaz, Afganistan'da yaramaz. Oralarda da başka fason firmalar bulunur, nitekim bulunuyor da. Merdiven altı çok firma var.

Türkiye istese de istemese de kendi coğrafyasına ve tarihine dönecektir, dönmek zorundadır. Kritik anlarda sine-i millete dönenler, milleti millet yapan değerlerle barışmaya mahkûmdurlar. Tarihine, milletine, değerlerine dönmeden Batılı bakış açısıyla Suriye'de bağımsız ve kendine ait bir siyaset yürütülemez.

Batı'dan koparak büsbütün Rusya'ya yaslanmak da en az Batı'ya bel bağlamak kadar risklidir. Türkiye önce coğrafyasıyla barışacak, ülkenin arazisinin büyük bölümü Asya'dadır, az bir bölümü Avrupa'dadır.

Türkiye bugüne kadar yönünü, kıblesini Batı'ya döndüğü için devlet yapılanmasında, kurumların işleyişinde, hatta yatırımların yer tespitinde buna azami gayret göstermiştir. Ülkenin coğrafik yapısını dahi ihmal etmiştir. Yatırımların büyük kısmı Avrupa yakasında veya ona yakın yerlerde olduğu için bugün büyük sıkıntı çekiliyor. İstanbul'a yakın bir gelişmişlik İzmir'e, Adana Mersin'e, Samsun Trabzon'a vb. yerlere yapılsaydı bugün çekilmekte olan sıkıntılar azalacaktı. Bu kadar insan İstanbul'a akın etmeyecek, insanlar adı geçen yerlere yerleşecekti ve yük de dağıtılacaktı. Sadece yük değil imkânlar da dağıtılacaktı.

Tarımda, hayvancılıkta, tekstilde daha iyi durumda olacaktı ülke. Bu hâl Batılılaşmanın, kentleşmenin bir sonucudur. İster istemez bu dış siyasete de tesir edecek. Batı'nın mega kentlerini kötü taklitten de vazgeçmek elzemdir. Yani yeni bir yola girilecekse bunun altyapısı oluşturulmalıdır. Sabah akşam olabilecek bir hâl değildir. Planlı programlı bir yol izlemek gerekir.

Bunun için önce ülkenin içinde bulunduğu coğrafyayı iyi tahlil etmekliğimiz gerekecek. İlk önce jeopolitik, jeostratejik vb. konular ele alınarak ülkenin coğrafyasının avantajlarını ve dezavantajlarını detaylı incelemeliyiz. Coğrafyanın dayatmaları hiçe sayılarak dış siyaset güdülemez. Biz halkı Müslüman bir ülkeyiz, geçmişimiz İslâm ile şekillenmiştir ve Orta Doğu denilen coğrafyada yaşıyoruz.

Orta Doğu'nun dışına çıkmaya çalışmak coğrafyayı, yani bastığı yeri, toprağı yok saymaktır. Coğrafyayı hesaba katmakla coğrafya taparlık aynı şey değildir. Ülkemiz aynı zamanda Avrupa ile de komşudur. İster istemez doğu batı arasında bir geçiş noktasındadır. Bu hem fiziki olarak böyledir hem de fikrî olarak. Batı anlayış ve yaşayışından da büsbütün kopamayız. Batılılaşmayla başlayan bir kültür, yaşayış, düşünüş ve anlayış biçimi de var. Bunu yok kabul edip yola devam edersek gene coğrafyaya ve tarihe sırt dönmüş oluruz. Modernlikle Batıcılığı da aynı kefeye koyamayız; sanatta, edebiyatta, bilim ve teknolojide, düşüncede Batı eşittir modern dünya, demek değildir.

Modern dünyaya kendi değer yargılarımızı nasıl arz edeceğiz, onu düşünmemiz lazımdır. Burada merkeze kendimizi, değer yargılarımızı koyarak hareket etmeliyiz, modern dünyanın neyini nasıl alacağız, biz modern dünyaya neyi nasıl sunacağız? Karşılıklı alışverişte bulunacağız.

İslâm eşittir insaniyet-i kübra. İnsanilik, insana fayda sağlayan, insanın hayatını kolaylaştıran, fıtratını koruyan her şey bize aittir. Biz insanlığa İslâm'ın sönmez pörsümez çağlar üstü yeniliğini sunabiliriz. Bu hususta evvela kendimiz emin olmalıyız, değer yargılarımızın çağın bütün problemlerine çareler bulabileceğine iman etmeliyiz.

İmanımızı, sosyal alana da yaymalıyız. Bu; tekfirciLerin, insan taparların, kâinata savaş açanların, ateistlerin, nihilistlerin… yaptıklarıyla karıştırılmamalıdır. İslâm'a has ve ilahi olan olmalıdır. Bu mümkün mü? El hak mümkün lakin şu an Müslümanlar bunu becerebilecek kabiliyette değildirler. İşte buna çalışmalıyız. Sayılanları görmekten kaçarak iç işleyişteki dedikodu kabilindeki polemiklere saplanırsak önümüzü göremeyiz, bize açılan bu yeni imkânlardan da istifade edemeyiz. Herkes durduğu yere, bastığı yere ve kiminle birlikte olduğuna dikkat etsin.


II.


Yeni Bir Arayış Mümkün mü?

Partisel siyasetten uzak ve fakat çok siyasileşen, politize olan bir yanımız var. Bir yandan siyasetten kaçıyoruz, diğer yandan 7/24 siyaset konuşuyoruz. En ilmî konularda bile iş, dönüp dolaşıp siyasete odaklanıyor.

Siyasete ilgi ise her kesim ve yaşa göre değişiyor. İnsanımızın çoğu bir kampa yaslanmış, onun gereğini yapıyor.

Türkiye'de el an iki ana akım siyaset var: Biri AKP, diğeri de merkezinde CHP olan ve yelpazesini genişletmeye çalışan bir çevre. Bu iki ana akım dışında HDP var, onun siyaseti açık: Kürtlük/Kürtçülük üzerine bina edilmiş bir siyaset. Türkiye ne kadar güçsüz ve aciz olursa o denli HDP'nin işine yarıyor. Fakat bu yazımızda şimdilik onu değerlendirme dışı bırakacağız.

AKP çizgisinde siyaset güdenler, genelde savunma mevkiinde kendilerini görüyorlar, çünkü iktidarlar. Diğer cenah ise saldırıda. Savunma daha pasif ve daha muhafazakâr olma durumunda. Saldırıda olansa daha aktif ve atılgan. Biri koruyor, öbürü yıkıyor. Biri tamirci, diğeri dağıtıcı, silici.

Muhalefet ve iktidar diline alışmıştık. Çünkü muhalefetin normal şartlarda iktidar olma ihtimali yok gibiydi. İhtimal olmadığı için daima kendilerince belirledikleri ilkeler doğrultusunda hareket ederek yürüyorlardı.

Muhalefet, topluma, toplumun değer yargılarına pek ihtiyaç da duymuyordu. Kitabi, uluslararası arenada geçer akçe olan konu ve alanlarla iştigal ediyorlardı. Kasketli, şalvarlı, sarıklı, çarıklı, ayakkabıları çamurlu kesime ikinci sınıf muamelesini reva görüyorlardı. Bunu örtmek için de serapa halkçı kesiliyorlardı. Onların halk dedikleri de bu ülkenin insanına pek benzemiyordu. Latin Amerikan halkı gibi bir insan kümesi…

Kurgusal halkçılık, sahifelerde ve bazı sendikalar bünyesinde kalıyordu. O da en fazla, üniversitelerde okuyan kesimin haklarını savunan bir halkçılık.

İktidardakiler rahattı, nasıl olsa normal işleyişte muhalefet, iktidar olamıyor. Onların korkusu ve endişesi ise zinde güçlerin devreye girerek arada bir genelde 10 senede bir ihtilal yaparak muhafazakâr kesimi yeniden dizayn etmesiydi.


***

İki kutuplu dünya yıkılınca yenidünya düzeninin siyaseti de değişti, bu durum ülkemize fazlasıyla yansıdı ve iktidar da muhalefet de siyasetini değiştirmek durumunda kaldı. Artık eski tarz siyaset yürümüyor.

Dindar kesim, önce sola ve liberallere kapılarını açtı, onları okşadı, o çevreler de artık din karşıtlığını fazla öne çıkarmamaya özen gösterdiler, daha yerel ve millî bir dil kullanmaya başladılar.

AKP, AB kriterlerinin gölgesinde vesayet rejimiyle hesaplaştı, liberaller ve Kürtçüler de bu durumdan hoşnuttular ve faydalandılar.

***

15 Temmuz darbe girişiminden sonra ülke yeni bir atmosfere girdi. Ülkeyi alt üst eden ve kurumlara güveni sarsan bu teşebbüs sonucunda ister istemez sıkı bir idare oluştu.

Devletin muhafızları mevkiindeki kurumlar devleti yok etme ve yeni bir şekle dönüştürmeye koyuldular. Bu teşebbüste bulunanlara karşı alınan sert tedbirler, önce liberalleri, ardından Kürtçüleri AKP'ye karşı tavır almaya itti. Artık güvenlik, özgürlüğün önüne geçmişti. Güvenliğin öncelediği yerde özgürlük geriye itilir, öyle de oldu. El an toplumun büyük çoğunluğu güvenlik ve özgürlüğün birlikte ele alınmasını istiyor. Bu mümkün mü?

İktidar bunu denemek istedi, beceremedi, FETÖ ve PKK ile mücadelede güvenlik merkeze alınarak bir siyaset yürütülüyor. Bu içeride ve dışarıda ülkeyi açmaza sokuyor.

Bu hususta AKP ilk önce krizi iyi yürüttü fakat zaman geçtikçe kriz yönetiminde zaaflar ve yanlışlıklar görünmeye başladı. Pusuda bekleyen yerel ve uluslararası mihraklar devreye girdi ve başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP'yi yıpratmaya başladılar.

İktidara ayarlı siyaset güden AKP kadroları, yeni ahvale uygun bir karşı siyaset üretmekte de acze düştüler. Yerel ve küresel güçlerin desteğiyle AKP üzerinden Türkiye de yıpratılmaya başlandı. AKP aklı bunu da izah etmekte başarısız oldu. Derdini anlatamadı. Çünkü AKP adına fikir üretenler, fikir üretmediler, karşı tarafa hakaretler yağdırarak cevap vermeye kalkıştılar. İktidara yol gösterme ehliyetini kaybettiler. Bu durumdan faydalanan muhalefet iktidarın, sağın tabanına oynadı.

***

Ülkenin tek elden idare etmek ve oyalayıcı ve geciktirici engellenmeleri önlemek amacıyla “başkanlık sistemi” ihdas edildi. Bu yeni sistem ister istemez yeni taban arayışlarını doğurdu.

AKP yeni durumdan kârlı çıkmak için MHP'ye yaslandı. MHP'ye yaslanmak demek milliyetçiliği ırkçılığa yakınlaştırmak demek olacaktı, öyle de oldu. Bu hususta kendini ifade etmekte güçlük çekiyor. Bir taraftan mazlumların hamiliğine ve ümmetin geleceğine vurgu yapıyor diğer yandan ırkçılığı çağrıştıran söylem ve eylemlerde bulunuyor. Böyle bir açmazda CHP harekete geçti ve muhalefetin merkezine oturdu. Muhalefet merkezine oturan CHP de ister istemez siyaset tarzını değiştirdi. Lakin CHP'nin içindeki bir anlayış, bir grup da bu hususta direniyor. İki kutuplu dünyanın zihin kodlarıyla hareket ediyor. Yerele, millete, örf âdete, bilhassa İslâm'a karşı sertliğini yer yer düşmanlığını devam ettiriyor.

Tam bu noktada AKP, CHP'nin fikir zeminine oynayarak Kemalizm'e sahiplenmeye başlıyor. Hâlbuki AKP'yi ve dolayısıyla milliyetçi muhafazakâr kesimi daha başka problemler bekliyor. Kemalistleşerek problemlerin üstesinden gelinemez.


***

Can yakıcı problem; cumhuriyetin ilanıyla dâhil olunan Batı merkezli dünyanın açmazları ve Türkiye ile olan iş tutma biçimidir. Yenidünya, eski yenidünya değildir.
1950'li yıllarda kurulan dünya sistemi çöktü veya tarz değiştirdi. Bize sunulan tek kutuplu dünya da değişiyor. Tek kutup artık yok, çok kutup var. ABD bir kutup ve hâlâ en etkin güç. Rusya taze ve hırslı bir kutup. Çin sessiz ve derinden gelen bir güç/kutup. AB, bir kutup olma yolunda ilerliyor, kendi içinde yığınla problemleri var, dışa karşı yekvücut.

Çok başlı bir dünyada Türkiye, kendine alan açmaya çalışıyor. Bugüne kadar yaslandığı, dayandığı devletler, kamplar; beynelmilel kurum ve kuruluşlarla problemli. Her bir kamp/güç, başta ABD, AB, Rusya olmak üzere, Türkiye'yi kendi siyasetleri doğrultusunda görmek istiyor, onun dışına çıksın istemiyor, bunun için de baskılar yapıyor. Türkiye de herhangi bir kampa yaslanırsa hayatiyetini sürdürmekte zorlanacağının farkında. Bu girdaptan çıkış yolu arıyor. Yukarıda sayılan iç sıkıntılar dış siyasette ülkenin elini kolunu bağlıyor.

Şu an millî, yani ülke merkezli bir siyaset yok. İktidar ister istemez millî/ülke menfaatine uygun bir siyaset gütmeye çalışıyor. Muhalefet de “Bütün dünyayla nizalı bir ülke, dış siyasette başarılı olamaz.” tezine sarılarak iktidarı yıpratıyor.

Böyle bir atmosferde Kemalizm'e sarılarak bir birlik oluşturma siyaseti ülkenin geleceği için yeni problemler getirir. Mustafa Kemal üzerinden siyaset gütmek acziyetin ifadesidir.

CHP ve paydaşlarının Kemalist bir siyaset gütmenin dışında yerelde ve uluslararası meyanda söyleyeceği bir sözü yok. Cumhuriyet kurulurken Batı'ya yaslanan ve Batı tarzı siyaset gütmeyi vazife edinen bir kuruluş. Bunu sağlamak için de Batı değer yargılarına muhalif, karşı; belki de kısmen, eleştirel bir anlayış ve yaşayış biçimini de zararlı görüyordu. Şimdi de çok şey değişmemiş.


***


Ülke bu açmazdan, bu çıkmazdan kurtarılmalıdır. Gelinen yer itibarıyla yerel anlayış, cihanşümul anlayışa uygun bir işleyişe dönmedikçe işlevsizleşir.

Bir dünya var ve biz bu dünyada yaşıyoruz. Ya dünyanın geçer gerekçelerine boyun eğeceğiz, o zaman bize ne buyururlarsa onu icra edeceğiz veya biz yani İslâm âlemini ve insanlığı, fıtratı korumayı göze alarak yenidünyanın inşasına çalışacağız. Bu ikinci yolun önü açılmış durumda, düne göre daha imkân dâhilinde. Tabii bedeli de ağır olacak. Türkiye yol ayırımındadır.

Bedel ödemeyi göze alarak yeni ve en kadim yola girerse büyük sıkıntılara maruz kalacak, ama uzun zamana yayarak planlı ve programlı bir iç ve dış siyaset güdebilirse Türkiye'nin de İslâm dünyasının da fıtratın da önü açılacak ve insanlık yeni bir soluk alacak. Burada dinini ve insanlığını ciddiye alan kişi, kurum ve kuruluşların tavırları belirleyici olacak.

Daha önce de belirttiğimiz gibi “Herkes durduğu yere, bastığı yere ve kiminle birlikte olduğuna dikkat etsin.” Buna şunu da ilave edeyim: Herkes gelecekte nasıl bir dünyada yaşamak istiyorsa onu göre bir gayret içinde olsun.


Kâzım Sağlam

tefsir dersleri

medeniyet bulten logo

ilka kiz akademisi

Yazanlarımız