• TÜRKİYE'NİN KARŞI KARŞIYA KALDIĞI MESELELER

      Türkiye, Birinci Cihan Harbi’nden bu yana bu kadar problemi aynı anda yaşamamıştır. Bir asırdır karşı karşıya kaldığımız her bir problemin birkaç katı kadar problemlerle yüz yüzedir ülkemiz. Bu durum; Türkiye’nin yanlışları yüzünden mi olmuş,...

DUYURULAR

DİYANET'İN FETÖ RAPORU DEĞERLENDİRMESİ

diyanetin feto raporu 2
DİB (Diyanet işleri Başkanlığı) FETÖ terör örgütü ile alakalı bir rapor hazırlamış, bu raporun sunumunda devlet erkanı orada hazır bulunmuş ve yetkililer birer konuşma yapmışlar. Biz de yayımlanan bu raporu, açış ve sunuş konuşmalarını dahil bir değerlendirmede bulunduk. Konu başlıklarını rapordan aynen aldık,

başlıklardan önemli bulduğumuz kısmını alıntıladık ve o başlıkla alakalı yorumlarda bulunduk. Görüşlerimizi/yorumumuzu []içine aldık ve italik olarak belirtik.

Açış Konuşmalarının Değerlendirilmesi;
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan;
“…artık tabanı ibadette bile diyemiyorum. Günah bizden gitti bundan sonra vazgeçmeyen bedelini öder. Her anlamda mücadele dönemidir. Hırsızlık kötüdür. Ama en büyük hırsızlık insanların dinini, inancını, ihlâsını, ümidini çalmaktır. Fetullahçı Terör Örgütü, tarihin en büyük hırsızlık şebekesi olarak, on binlerce insanın geçmişini ve geleceğini çalmıştır.

Türkiye’nin, yaşadığı bu tecrübeden yola çıkarak, her alanda olduğu gibi dinî hayat, dinî müesseseler konusunda da kendini sorgulamaya, kendine çeki düzen vermeye ihtiyacı vardır.
Fitne ve fesat odağı hâline dönüşme emaresi gösteren dinî, etnik, ideolojik her türlü tehdide karşı tevhid ve vahdet sancağı altında birleşmek mecburiyetindeyiz, bunu başarmamız lâzım.”

[Toplumu gerginleştirme devam edecek demektir, bir yumuşama ve normalleşme henüz görülmüyor, demek tehlike büyük ve devam ediyor. FETÖ ile mücadele gittikçe sertleşecek, bu konuda sivil alana nasıl tesir edecek merak konusu? Din resmileşiyor mu? Devletin dışındaki din anlayışları kontrol edilecek manasına mı geliyor? Anlaşılan bundan böyle; cemaatler de yarı resmi hüviyet kazanacak, bu da diyanet üzerinden gerçekleşecek.]

İsmail Kahraman;
“Karanlık bir dipsiz kuyuya düşmemize ramak kalmışken, Cumhurbaşkanımız Muhterem Recep Tayyip Erdoğan’ın üstün cesareti ve imanı ve milletimizin inancı ve gayretiyle ülkemiz büyük bir felaketten kurtuldu. Millet darbeyi yendi. Demokrasiyi özümsediğini gösterdi, darbe engellendi.
Milletimizin temsilcisi, millî iradenin tecelligâhı olan Türkiye Büyük Millet Meclisimiz ikinci defa gazi unvanını kazandı.
15 Temmuz gecesinde teröristler hedeflerine ulaşmış olsalardı, hepimiz karanlık dehlizlerde, karanlıklar içinde güneşin ışıklarından mahrum, yokluk ve yıkıntı içinde bocalıyor, ülkemizin bölünmesini isteyenlerin hedeflerine yürümelerini seyretmenin hüznünü yaşıyor olabilirdik. Cenab-ı Hakk, o kâbus dolu geceyi uğurlu sabahlara çeviren milletimizin evlatlarından razı olsun.

Ve bugün FETÖ ile düştüğümüz tuzağa tekrar düşmemek için gereken dersleri almamız icap eder tabiî. Türkiye sadece İslam dünyasının değil, sadece Türk dünyasının değil, bütün dünyanın sıklet merkezidir.
Ve devlet kurtarılmış oldu ve milletimizle beraber bir destan yazıldı ve devletteki çift başlılığa son verildi ve inşallah bir daha böyle günleri görmeyiz.
Güvenliği sadece askerî ve polisiye tedbirlerle sağlamak bizi yanıltır; sosyal güvenlik, dinî politika, psikolojik güvenlik fazlasıyla üzerinde durmamız gereken hususlardır. DAİŞ’in Irak’ta, Suriye’de ve dünyanın başka ülkelerinde yaptığı vahşet nasıl İslam adına onaylanmıyorsa, 15 Temmuz’da üzerimize bomba yağdıran teröristleri de Müslüman olarak kabul etmiyoruz.
İç çatışma çıkartıp Türkiye’yi bölünmeye müsait hâle getirmekti ve çok şükür ki bunda muvaffak olamadılar.”

[Müslüman kabul etme etmeme meselesi çok tehlikeli mecralara dönebilir, herkes kendi zaviyesinden bakarak birilerini İslâm dışına çıkarma çabasında olursa sonu tekfirciliğe gider. Tabii FETÖ’nün yaptıkları sineye çekilecek şeyler değildir, İslâm bakışıyla da bağdaşmaz, ama İslâm dışılık İslâm dairesinde çıkma, çıkarma işi ilim erbabının işidir, siyasilerin işi değildir, yetkin heyetler oluşturulur onlar bir kanaat belirlerler. Herkes bulunduğu mevkiinin gereklerini yerine getirir ve ona göre değerlendirme yapabilirse bu daha güzel olur. Ne hikmetse, Türkiye’de herkes her şeyi biliyor hele din konusunda herkes uzman kesiliyor. Meclis başkanı meclisin FETÖ ile mücadelede nasıl bir mesafe kat ettiğini ve neler yaptığını gündemine alsaydı daha şık olurdu. 1967’ye dönüş sinyallerini veriyor. Milliyetçi, mukaddesatçı, Türkçü bir Türkiye özlemi, ama aynı zamanda İslâm dünyasına da önderlik yapacak bir Türkiye.]

Prof. Dr. Numan Kurtulmuş (Diyanet kendisine bağlı idi.);
“Sözlerimin başında ben de 15 Temmuz karanlık gecesinde, gecenin en zor anlarında, yüzündeki ifadede en ufak bir tereddüt, en ufak bir endişe olmaksızın milletin karşısına çıkarak, milleti meydanlara, demokrasiye ve haklarına sahip çıkmaya çağıran ve büyük bir kahramanlık ve cesaret örneğiyle milletimizin tarihinin dönmesine vesile olan Muhterem Cumhurbaşkanımıza takdirle, şükranla, saygıyla bir kere daha teşekkür ediyorum.

[Bu tür yakıştırmalar, fikir ve devlet adamlarına çok yakışmaz. Her şeyi bir zata bağlama da şık olmaz. Tayyip Bey’in yaptıklarını inkar mümkün değil lakin tek başına her şeyi ona mal etme…]

Ama bu milletin nasıl bir kahraman millet olduğunu, 15 Temmuz akşamı kendi gözlerimizle de gördük.
Ama hiç abartısız söylüyorum ki, İslâm'ın ilk günlerinden, irtidat tarihinin ilk anlarından itibaren, İslâm dünyasının görmüş olduğu en organize, en adi, en alçak irtidat hareketi, bu harekettir.
Ama dinî camiamıza düşen, Diyanet İşleri Başkanlığımız ve Din Şûrası vasıtasıyla din âlimlerimize düşen, bu ihanet fikirlerini, İslâm'ın tarihinden, İslâm'ın fikriyatından kazıyıp atmak, bunları tarihin çöplüğüne gömmektir.
Şimdi geçmişi bırakıp bundan sonra, bunların ve buna benzer düşünce sistematiğine sahip olanların, İslâm'ın fikriyatından kazınıp çöplüğe atılması için çok titiz, çok gayretli çalışmamız gerekiyor.

Dinler arası diyaloğun esasını oluşturan, “La ilahe illallah” demenin yeterli olduğu fikri, hiçbir şekilde kabul edilemez.
Şunu çok açık ifade etmemiz lazım. Bir yandan bu yaraları saracağız ama asla ve kat’a bu suçla, irtibatlı, iltisaklı olanlara karşı merhametli olmayacağız. Çünkü adaleti gerçekleştirmek suçluya değil mağdura merhamet etmekle mümkündür. Ancak hiç kimse endişe etmesin, bunlarla hiçbir şekilde irtibatı ve iltisakı olmayan hiçbir kimseye de haksızlık yapılmayacak, zulmedilmeyecektir.”

[FETÖ ile mücadelede hükümetin çok dikkatli ve kılı kırk yararak yürüttüğünü söylemek zor. Devletin çivisi çıkmış, hüküm verme ve delil toplama mevkiinde olanlara da güven kalmamıştır. Rapor hazırlayan istihbaratın ne denli doğru çalıştığı da tartışma konusudur. Zemin genişletilerek, alakası olmayanları da başka yaftalarla bu vesile ile devlet organlarından uzaklaştırıldığı vakiidir. Ayrıca suçu olmayanların görevlerine iadesinde geç kalınmaktadır, bu da FETÖ ile mücadeleyi sulandırmaya vesile olur.]

Prof. Dr. Mehmet Görmez (31.7.2017 itibariyle görevinden ayrıldı);

“15 Temmuz Darbe Girişimi ve Din İstismarına Karşı Birlik, Dayanışma ve Gelecek Perspektifi” başlığını taşıyan Olağanüstü Din Şûrası’ tertiplenmiştir. 

“Bu ihanet şebekesi, sadece milletin bütün varlığına suikast düzenlemekle kalmayıp inancımızı, güvenimizi, şefkat, merhamet, himmet ve izzetimizi, din ve medeniyetimizin bütün şeâir ve kıymetlerini, ümmetin ilim, irfan, marifet ve hikmet mirasını, feragat, yardım ve dayanışmanın ulviyyetini, dinimizi ve dindarlığımızı millet evladı nezdinde olduğu kadar insanlık nezdinde de bir düşman akçesine harcayacak bir öfkeye tahvil etmiştir.
Diyanet ve İlahiyat camiası olarak oldukça geç idrak etmenin derin teessürü içindeyiz.
Emre amade robotlar şebekesi milletimizi Allah ile peygamberi ve onun sahabesi ile aldatmıştır. Dinî cemaat taklidi yapan bir Truva atı, İslâm aklını da yanlış yerlere kanalize etmiştir.

Açıkça ifade etmek isterim ki, Türkiye’yi bütün boyutlarıyla kavrama ve ele geçirme iddiasındaki bu örgüt karşısında dinî ve akademik suskunluğun bir açıklaması yoktur.

Dini ve maneviyatı kirletmekten kaçınmayan bu hain saldırının genç nesillerin maneviyatını derin bir bunalıma, buhrana ve çıkmaza sürükleme potansiyelini bertaraf etmek ilahî bir sorumluluk olarak omuzlarımıza yüklenmiş bulunmaktadır.”

[Görmez Hoca, iki kimlik birden taşıyor; ilim adamı olma kimliği ile bürokrat kimliği. İlim adamı olarak görevini de ilmine uydurmaya çalışıyor, tabii diyanet başkanı olarak da bir vazifesi var. Cumhuriyetin ilanında dine biçilen görev ile dinin aslı ve hakikati zaman zaman çelişmiştir, bugün de tamtamına örtüşüyor demek de mümkün değil. Birileri Görmez Hoca’dan sıradan bir devlet memuru olmayı bekliyor, emir alan ve aldığı emirlerin dine uygun olup olmamasından çok mevcut erkin işleyişine yarayıp yaramadığına bakılması gerektiğine bakılarak karar vermesini istiyor. Birileri de İslâm devletinin şeyhülislamı gibi davranmasını istiyor. Bu devletin önceliklerini yok saymasını istiyor, hatta dünya Müslümanların halifesi varmış ve ümmet birliği sağlanmış da Görmez Hoca o hilafetin bir alimi, bir müçtehidi gibi davranmasını istiyor. Diyanet bu iki görüş arasında sıkışmış durumda, yakın zamana kadar memuriyet anlayışı baskın idi, elan iki şıkkı birden yürütme eğilimi ağır basıyor, devletin gidişatı diyanete yön veriyor. Ayrıca diyanetteki katı bürokratik işleyiş diğer devlet kademelerinden daha fazla ve katıdır.]


ŞÛRA KARARLARI VE AÇIKLAMALARI

Halk iradesine dayanan meşru bir yönetimi, din kisvesi altında örgütlenip silah zoruyla devirmeye teşebbüs etmek, millî iradeyi hiçe saymak bir hak gasbıdır. Dinen meşru görülemez.

[Çok temkinli bir dil kullanılıyor, dinen meşru görülmeyen şeyin adı nedir? Hükmü nedir? Hep kaçamak cevaplar veriliyor.]

FETÖ/PDY Dinî Bir Yapı Olarak Nitelendirilemez
Oldukça sığ ama bir o kadar duygusal telkinlerle beyinleri yıkanarak tek tipleştirilmiştir.
1986’dan itibaren dış güçlerin müdahalesine açık olarak şekillendiği tahmin edilmektedir.

[Bu hüküm çok sığ ve medyadan devr alınan bir yargıdır, FETÖ’nün daha Edirne’de iken hatta ondan öncesinde başlayan gizli ve kirli ilişkileri, CİA ajanı Ruzi Nazar, MİT’in kurucusu Fuat Doğu, Diyanet işleri başkan vekili Yaşar Tunagür ile ilişkileri ve neticede bu silsilenin desteği ve aracılığıyla Kestanepazarına yerleştirilmesi görmezden gelinmiş, bu tavrı diyaneti aklama teşebbüsü olarak görmek de mümkün.]

Gülen’den alıntılar:
(Esnek olun, sivrilmeden can damarları içinde dolanın. İstikbale yürümek için sistemin püf noktalarını keşfedin….Bir diğer yanı da ister adliyede, ister mülkiyede arkadaşlarımızın gittikleri yerlerde daha rahat iş yapmaları, tutulmaları, kaymakam iseler vali olmaları, sıradan bir hâkim iseler takdir olunan bir hâkim olmaları… Kuvvet dengesi yoksa kuvvete başvurmayın. Çok iyi planlayacak, ona göre yürüyeceksiniz. Dışarıdan bizi korkaklıkla itham edeceklerdir…Fuzuli kahramanlık yerine ele geçirmeyi tercih ederim.
Bu hizmetin içinde bulunanlar, bu hizmete göre hizmet vermek isteyenler, her birisi dünyayı idare edebilecek bir diplomat gibi hareket etmeli, kendi planındaki meseleleri çözdükten sonra ülkesinde de çözmeye çalışmalı bu şekilde.
Böyle bir dönemde tam özümüzü bulacağımız, kıvama geleceğimiz âna kadar, dünyayı sırtımıza alıp taşıyabilecek güce ulaşacağımız âna kadar, o kuvveti temsil edeceğimiz şeyler elimizde olacağı âna kadar, Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre, bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephemize çekeceğimiz âna kadar her adım erken sayılır.
Acı mesela, fakat bütün bunlarda karşı tarafı tahrik etmemek, bu okuduğumuz şeyleri daha yumuşak bir üslûp ile anlatmak çok önemlidir. Bunu aştıktan sonra da, acaba bu mevzuda dünyanın tavrı nedir, onu hesaba katmalı, ayrı ayrı platformlarda karşısına çıkabilecek planların hepsinde başarılı olmadan son adımı atmamalıdır. Bir yanlışlık bize falso yaşatır ve yanlışlıktan yediğimiz mağlubiyeti sonra telafi edemeyiz. Yanlışlık olur, telafi edemeyiz. Bu sefer onlar bizi kıskıvrak derdest ederler. Bir daha da belimizi doğrultmaya fırsat vermezler...
Bizim hizmetimiz; temel felsefesi, temel talimatı açısından bunu zaten öğretiyor. Yani böyle bir yerlerde birer tane ev açtık. Orada örümcek sabrıyla ağımızı kurup, o gün içine düşecek insanları bekleme, düşenlere bir şeyler anlatma, yememe, bitirmeme, onlara dirilmeye giden yolları gösterme şeklinde ağ kurup bekleme…)

Bu gizli hedefini gerçekleştirebilmek için Gülen, zaman ve zemine göre pragmatist bir tavır takınmış ve her ortama uygun bir söylem geliştirmiştir. Onun kırk yıllık söylem ve eylemlerine bakıldığında Sünnî, Alevî, sûfî, hurûfî, radikal, demokrat, laik, anti-komünist, liberal, hümanist, diyalogçu, çağdaş, modernist, milliyetçi… diye nitelendirilebilecek kadar birçok maskeyi ustalıkla kullanabilmiştir.

… söz konusu yapı, uluslararası çıkar ağlarıyla birbirine bağlanan fertlerin piramit tipi hiyerarşi, hücre tipi gizli yapılanma ve yabancı istihbarat örgütleriyle yakın temas içine girilebilen kirli bir örgüt hâline gelmiştir.

Örgütün dilinde ve faaliyetlerinde din, o sinsi planlarını uygulamak için sadece bir araçtır.

Medine döneminde yaşayan münafıklar ile büyük ölçüde örtüşmektedir.

…inananlara sinsice tuzak kurdukları, gizli ajandalarını gerçekleştirme adına şeytanî odaklarla buluştuklarında onlarla beraber olduklarını beyan ettikleri anlatılmaktadır. Yine bu konudaki ayetlere göre onlar mü’minleri bırakıp gizlice işbirliği yaptıkları gayrimüslimleri üst aklı dost (veli) edinerek Müslümanların aleyhine çalışırlar. Onlar, yaptıkları fitne ve fesat işlerini “sulh” adına yaptıklarını iddia ederler. Kendilerini dinletecek kadar güzel konuşurlar [Bakara, 2/8-15, 204-206; Münafikûn, 63/2-4].

Bu hastalıklı yapı, dinî bir cemaat değil, küresel sistemin sinsi bir projesidir. Dolayısıyla Kur'an ve Sünnet rehberliğinde değil; belli bir “üst akıl” ile sevk ve idare edilen, dış güçlerle işbirliği içerisinde olan, egemen güçlerin gizli emellerine hizmet eden bir yapı asla dinî bir teşekkül olamaz.

[Can damarından yakalamışlar, tespitler güzel, ama neye yarar? Bu düşüncelerini açıkça mescitlerde, vaaz kürsülerinde ilan eden adamın ileride büyük bir hesaplaşmaya hazırlandığını aklı başında herkes anlar, anlaması lazım. O günkü diyanet camiası ve devleti idare edenler acaba böyle bir yapının neye ve niçin hazırlık yaptıklarını hiç düşünmemişler midir? Yoksa diyanette ve devlet içinde onunla aynı fikri taşıyan ve aynı yolun yolcusu olanlar o zaman da diyanete ve devlete hâkim idi? Raporda bu konuda bir gayret ve değerlendirme yok. Haksız yere insanları işlerinden eden ve FETÖ mücadelesinde sulandırmaya vesile olan istihbaratçılar ve devletin parasıyla bu iş için görevlendirenler neye hizmet ediyor, emekten insan kendini alamıyor. Diyanet açıkça biz hükümet politikalarını harfiyen uyguluyoruz deseydi daha dürüst davranmış olurdu.]

FETÖ/PYD’nin Liderine Atfedilen Sıfatlar İslâm ile Bağdaştırılamaz
Yıllar boyu aldıkları eğitimden, daha doğrusu telkinlerden sonra örgüt mensupları, liderden ve abi/abla adı verilen yöneticilerden gelen her türlü talimatı âdeta “Allah ve Peygamber emri” olarak görmüşlerdir. Dinî kural ve esaslara tamamen ters düşse dahi, verilen emirleri, “mutlaka bilmediğimiz bir hikmeti vardır” ön kabulüyle hiçbir fikir beyan etmeden, tartışmadan, kayıtsız şartsız yerine getirmişlerdir. Onlar liderlerine sorgusuz sualsiz itaat ederken, İslam’da yer alan şu ilkeleri görmezlikten gelmişlerdir: “Yaradan’a isyanın olduğu yerde, yaratılana itaat yoktur. İtaat, ancak maruftadır.” Yani din ve akıl tarafından doğru kabul edilen husustadır [Buhârî, Ahbâru’l-âhâd, 1; Ahkâm, 4; Müslim, İmâre, 40; Ebû Dâvûd, Cihâd, 87; İbn Hişâm, es-Sîre, VI, 53].
Gülen’in, dinî kuralları belirlemede kendisini Kur’an ve Sünnet’in mutlak otoritesi yerine ikame ettiği anlaşılmaktadır. Zira korunmuşluk iddiasını kendisine kalkan edinerek söylediği her sözün hak ve hakikat olduğuna müntesiplerini inandırmıştır.


[Bu konu çok su götürür, daha doğrusu tesbit gayet yerinde ama sadece FETÖ için kıstas olarak kullanılır da benzer yapılar hakkında es geçilirse ileride FETÖ kadar olmazsa da sıkıntı çıkarabilir, sakat din anlayışı daima İslam ve Müslümanlar aleyhine kullanılabilir, tarihte örnekleri çoktur. Dinden kaçan devlet, böylesi sakat din anlayışına yakalanır ve iflah da olmaz. Onun için dinin aslını bozarak hayatiyetini sürdürmeye çalışan devletler sonunda iş kendilerine döndüğünü görürler. Şu anda da olan budur, devletin dini ve dini değerleri yok sayması ve dini bozarak insanları kendine bağlama ahmaklığı bu sapkın hareketi doğurmuştur.]

FETÖ/PDY Açık Bir Din İstismarı Hareketidir

“Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, mü’minler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Rasûlü’ne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, ‘Bizim iyilikten başka hiçbir kasdımız yok’ diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah şâhitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar. Onun içerisinde asla namaz kılma!…” (et-Tevbe, 9/107-110). Bu ilahî uyarı üzerine Hz. Peygamber derhâl o mescidi yıktırmıştır (Vâkıdî, III, 1046; İbn Hişâm, IV, 530).

a-Allah’ın adı istismar edilmiştir. (Gülen, 07.04.1991 tarihinde yaptığı bir vaazında biatten bahsederken Allah’ı istismar etmenin açık bir örneğini şöyle diyerek sergilemiştir: “Elimi elime koydum, ‘şunu benim arkadaşlarımın eli say yâ Rasulallah’, dedim. O eli tutanlar Allah’ın elini tutmuş sayılırlar. Bu cemaat Allah’ın elini tutmaya niyet etmiş gibidir.”)

b-Kur’an’ı da istismar etmekten geri durmamıştır. Gülen, 03.06.1990 tarihinde yaptığı bir vaazında güya heyecanlanıp Kur’an’ı cemaatin üzerine fırlatmış ve bu esnada da [“Kur’an’a sahip çıkın! Rasûlüllah’a sahip çıkın!”] diye bağırmıştır.

Gülen, 31.03.1991 tarihinde “Kutsîlerin Ufku” konulu vaazında, bu kutsîlerin Peygamberimiz ve ashabı olduğunu ifade ettikten sonra ahir zamanda “ikinci kutsîler” diye bir gruptan bahsetmekte ve onların geleceğini dile getirmektedir. “Kutsîler” sözüyle kendi grubuna kutsallık atfetmekte ve şu ayete atıfla da bu kutsîlerin Allah’ın şahitleri olduklarını ifade etmektedir: “İnkâr edenler, “Sen peygamber değilsin” diyorlar. De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve bir de yanında kitap bilgisi bulunanlar yeter.” [Ra’d, 13/43]. Ayette yer alan (yanında kitap bilgisi bulunanlar) ifadesini, kendi grubu şeklinde yorumlamaktadır.

Gülen, 6 Ağustos 1978’deki “Hizbullah” konulu vaazında “Ey iman edenler! Sizden her kim dininden dönerse Allah yakında bir kavim getirir; O, onları sever, onlar da O’nu severler, onlar mü’minlere karşı mütevazı, kâfirlere karşı onurludurlar; Allah yolunda cihad ederler; kınayanın kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah’ın fazlıdır, onu dilediğine verir…” [Mâide, 5/54] ayetini okuduktan sonra bu ayette sözü edilen gelecek kavmin kendi cemaati olabileceği imasında bulunmaktadır.

Gülen’in, Kur’an istismarı bazen oldukça garip tevillerle de kendini göstermekte, mesela Hz. Meryem’e gelen ruhun Hz. Muhammed olabileceğini söyleyecek kadar tahrifte ileri gitmektedir: “Meryem (sırf ibadetle meşguliyet için) kendini ailesinden ve diğer insanlardan tecrit etmişti. Biz ona ruhumuzu (vahiy meleğimizi) gönderdik. Ruh ona eli yüzü düzgün bir insan suretinde göründü.” mealindeki Meryem Suresi 17. ayetini şöyle yorumlamıştır: [“Acaba ne idi bu ruh? Hemen büyük çoğunluğu itibariyle bütün tefsirler, ayeti kerimede, “… Ruhumuzu gönderdik… “ diye belirtilen ruhun Cebrail olduğunu ifade etmektedirler. Ne var ki burada Kur’an “ruh” tabirini kullanıyor; ruhun tayininde ise ihtilaf vardır. İhtimalin sınırları ise ihtilafın çerçevesini aşkındır; hatta Efendimizin ruhunu içine alacak kadar da geniştir. Evet, bu da muhtemeldir; zira Hz. Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı. Bu itibarla da gözlerinin içine başka bir hayal girmemişti ve girmemeliydi de. Ona sadece kendisine helal olan biri bakmalıydı. O da olsa olsa Efendimiz olabilirdi; zira o bir münasebetle Hz. Meryem’in kendisiyle nikâhlandığına işaret buyuruyordu. Bu açıdan da “Ruh”un Efendimizin ruhu olabileceği de ihtimal dâhilindedir.”)

c-Gülen’in vaazlarında ve kitaplarında en fazla Hz. Peygamber’i istismar ettiği görülmektedir. 06.04.1979 tarihli bir vaazında şöyle demektedir: (“Birisi şöyle anlatır: ‘Gece bulunduğum yerde Rasul-i Ekrem’i gördüm. Bana dedi ki: 'Ben şimdi teftişe çıktım. Buradan da İzmir’e gidiyorum.' Bir başkası şunu söyleyecektir: 'Gelip minbere oturdu veya mihrabın dibine oturdu. O cemaatin içinde isbat-ı vücud etti.”)

09.07.1979 tarihli bir vaazında da, Peygamberimizin yer yer vatanımızı teftiş ettiğini ifade etmektedir: (“Onun teftişine hazır hâle gelmenin havasını meydana getirmeye çalışıyoruz.' Mefhar-i mevcudat Efendimiz mescidlerinize teşrif buyuruyor. 'Gelecekten ne haber diyor?' Yüz kere var ki, kalbi aydın ve içi duru kimselerin âlem-i menamında (uyku âleminde), belki de bazılarının yakazasında (uyanıkken) 'Ben, İzmir’e gidiyorum, oradaki havaya bakacağım.' dediğini duydular Kâinatın Fahrı’nın. 'Anadolu’da bana ihtiyaç var, gezmeye çıktım' dediğini duydular Fahr-i Kâinat Efendimizin. Sizin camilerinize geliyor. Seccadelere yüzünü yere koyan gençlerinize bakıyor. Yaşlılarınızın aşk heyecanını yokluyor. Cemaatinin kıvama gelip gelmediğine bakıyor.”)

d-Gülen’in sahabeyi de istismar ettiği görülmektedir: 03.06.1990 tarihinde yaptığı bir vaazında “Bu din garip olarak başlamıştır. Başladığı zamana avdet edecektir…” hadisini naklettikten sonra kendi grubunun bu gariplerin ikinci halkası olduğunu ifade eder. Daha sonra Rasûlullah Efendimizin bir elinin sahabesinin başı üzerinde olduğunu, bir elinin de kendi cemaatinin başı üzerinde olduğunu beyan eder ve Peygamberimizin onlara “ashabım” dediğini ifade eder.

04.10.1977 tarihinde yaptığı “Mesuliyet” başlıklı bir vaazında ise ümmetin ve insanlığın kurtuluşunu kendi cemaatine bağlayarak şöyle demektedir: (“Allah bizimle beraberdir. Rasul-i Ekrem bizimle beraberdir. Mele-i a’lanın sakinleri yeryüzünde var olma yok olma mücadelesi veren şu cemaate nazar etmektedirler. Bedir ashabı gibi, yâ bu cemaat yok olacak tükenecek ya da bu cemaat yeryüzünde insanlığın makûs talihini değiştirecek. Gökyüzünde alkış başlayacak; mahzun meleklerin bakışı tebessüme inkılab edecektir.”)

e-İslâmî kavramları istismar etmesi, cemaat, davet… Örgüt hiyerarşisinde ve faaliyetlerinde sıkça kullanılan bu kavramların anlamları kaydırılmış, gelenekteki içerikleri boşaltılmış ve farklı anlamlarda kullanılmaya başlanmıştır. O kadar ki, bugün olumsuz çağrışımlar yaptığı için Müslümanlar bu kavramları kullanamaz hâle gelmişlerdir.

f-Gençleri istismar etmiştir. Bu yumuşak huylu görünen emre amade robotlaştırılmış ve akletme melekeleri devre dışı bırakılmış müntesipler, milletimizi Allah, peygamber ve sahabe ile aldatmışlardır.

g-Bedduadır. Hz. Peygamber’in müşriklere dönük kullandığı beddua ifadelerini, öfkelendiği Müslüman kesimlere yöneltmekten geri kalmamıştır.

h-Gülen’in istismar ettiği bir diğer alan da fetvadır. Geleneksel fıkıh kültüründe yer alan bazı hükümleri bağlamından ve amacından kopararak tehdit vasıtası hâline getirmiştir. İslam’ın sembolü sayılan temel ibadetlerin ya eda şekilleri değiştirilmiş ya örgütün amacı doğrultusunda içleri boşaltılmış ya da tahrif edilmiştir. Mesela günde beş vakit olan ve bilinen şekliyle kılınması gereken namazın, ya uygun bir zamanda arka arkaya topluca ya da kalben ima ile kılınabileceği yahut daha sonra kaza edilebileceği; Ramazan orucunun bu ay dışında uygun bir zamanda tutulabileceği fetvaları verilebilmiştir.

[Bu bölüm Gülen’i iyi anlatan bölümdür. Gülen’in niyetini ve çalışma esaslarını anlatan ve İslam bilim ve ilim geleneğine, ahlakına uymayan yönleri iyi tesbit edilmiştir. Gayr-i müslimler için olan hükümler ve uygulamalar Müslümanlar için de kullandığı belirtilmiştir. Ama Müslümanları bu sapkın harekete iten sebeplere değinilmemiştir. Eğer yanlış ve sakat bir düşünce revaç buluyorsa bunun sebepleri araştırılmalı ve ona göre tedbir alınmalıdır. Yumuşak başlı, devletin ve kurumlarının yanlışlarına da ses çıkarmayan robotlaştırılmış insan tipini devlet de istiyor, devletin kendisi için istediğini Gülen fazlasıyla ve abartılı şekilde becerebilmiştir. Bu hususta devlet ve tabii diyanet kendini sorgulamalıdır. Hür fikirli ve özgür insanların yetişmesini öncelemelidir, bundan korkmamalıdır. Devletin veya sapkın cemaatlerin, örgütlerin emireri gibi insan yetiştirmekten kaçınmalı, insana güvenmeli ve akl-ı selimin çalıştırılmasının önü açılmalıdır. Bu da ancak dinin asli şekliyle öğretilmesiyle sağlanabilir. Dini yok sayarak, dini değerleri küçümseyerek bir ortam oluşturulursa varacağı yer bellidir.]

FETÖ/PDY Din Kisvesi Altında Bir Güç ve Çıkar Hareketidir
Gülen, siyasetle temasını sürekli güç ve menfaat teminini hedefleyerek ‘faydacı’ ve ‘pazarlıkçı’ bir çizgide yürütmüş, böylece adım adım ‘seçilmeden muktedir olma’ stratejisi izlemiştir. O, gerçek amacını gizleyerek ileri gelen birçok yöneticiden hatırı sayılır destek almış ve böylece yıllar ilerledikçe gücüne güç katmıştır. Okullar aracılığıyla dünyanın farklı ülkelerine gönderilen iş adamlarından himmet adı altında alınan çok yüksek meblağlar, örgütü tam bir çıkar hareketi hâline çevirmiştir. Büyük uluslararası ticari şirketlere ve bankalara sahip olmuştur.
Örgütün basın, eğitim, maliye, emniyet ve yargıdaki gücünü gören esnaf ve iş adamları, “himmet” adı altında gizli rüşvetler vermeye başlamışlardır. Yine memuriyette olan mensupların maaşlarından ortalama %10 oranında yapılan kesinti ve aktarımlar (ayrıca “Hocaefendi hakkı” denilerek alınan ilk maaşın tamamı) örgütün temel finans kaynaklarını oluşturmaktadır.
Elbette bu dünyaya açılım hedefinde küresel güçlerin, sistematik desteği açıktır.

[Vatandaş normal şartlarda kendi hakkını arama yolunun kapalı olduğunu sandığı için bu tür yollara başvuruyor, Gülen bunu istismar ederek kendi örgütüne menfaatler devşiriyor. Normal yollarla haklar yerine getirilirse bu tür dalaverelere ihtiyaç kalmaz. İstismar edilecek konu ve alan olmazsa istismarcılar meydanı boş bulup istismar yolunu seçemezler. Aşırı liberalizm, kontrol mekanizmalarını felce uğratmış, devletin kontrolü biterse veya yanlış işlerse beynelmilel şirketler devreye girer. Yabancı sermaye ve dış dünyaya açılımı devletin kontrolünden çıkmıştır, devletin kontrol etmediği bir kurum veya kuruluş bu ister ticari olsun ister sosyal olsun başka devletlerin kontrolüne geçer. Sosyal devlet oluşturulmadığı için FETÖ adı konulmamış örgüt merkezli bir sosyal organizasyon oluşturmuş, bu da yabancı sermayeli ve yabancı destekli olduğu için ipler adı geçen sermaye grupların eline geçmiştir. FETÖ burada sadece bir aracı firma hüviyetindedir.]

FETÖ/PDY Sahte Bir Mehdi Hareketidir
Gülen’in yaptığı çarpıtmalar içerisinde en önemli konulardan biri, mehdilik ve mesihliktir. Kendisi açıkça söylemese de bağlılarında böyle bir algının oluşmasına hem sebep olmuş hem de göz yummuştur. Bu konuyla ilgili görülen rüyaları ve müntesipleri arasında yayılan söylentileri reddetmemiş, âdeta bilinçli bir şekilde bu algının yerleşmesine katkıda bulunmuştur.
Bu yolla Hz. Peygamber ile rüyada ve rüya dışında sürekli görüşme iddiaları daha kabul edilebilir hâle getirilmektedir. Böylece Allah tarafından seçildiği düşünülen bir insanın söz ve davranışlarının Allah’ın iradesini yansıttığını kabul etmek çok daha kolay hâle gelmektedir.
Meselâ, Mesih İsa’nın İzmir’den çıkacağını, İzmir’in “belde-i tayyibe” [Sebe, 34/15] vasfını haiz olduğunu, Mesih İsa’nın üç önemli vasfının bulunduğunu, bunlardan birisinin de vaizlik olduğunu, ayrıca Mesih’in gökten nüzul etmeyeceğini, bilakis bir anne ve babadan geleceğini, onun güzel konuşacağını, kendisinin de güzel konuştuğunu, hatta Mesih İsa’nın İzmir’e gelip gittiğini söyleyerek kendisine kutsal bir kimlik giydirmeye çalışmıştır.
… Örgüt, harflerin esrarı gibi iddialar ileri sürerek ve kutsal metinlerdeki bazı ifadelerden çeşitli tarihler çıkartarak geleceğe dönük kehanetlerde bulunmuş ve müntesiplerini buna inandırarak kandırmıştır.
Nasr Sûresi’nin ilk âyeti olan “İzâcâenasrullâhive’l-feth” ifadesine getirdiği yorum çok dikkat çekicidir: “Nahiv kuralları açısından ma’tufdamuzafu’n-ileyh hazf edilir ve ondan bedel kelimenin başına belirlilik takısı olan lâm-ı tarif gelir. Dolayısıyla burada “ve’l-feth” ve fethullahi demektir. Buradaki nükteye gelince; Allah’ın bizi yaratması, hizmet yoluna sevk etmesi, halkın kalbini bize tevcih etmesi... hepsi Allah’ın yardımı ve inayetiyledir. Çok insan bunların böyle olduğunu müşahede eder ve her fırsatta tevhîdi düşüncenin gereği olarak da anar, anlatır.” [M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla-2, Nil Yayınları, İzmir 1995, s.184]

[Bu tür sakat anlayışlar toplumumuzda çok fazladır. Her çevre kendine bir gerekçe, farklı bir din anlayışını bularak dine yaslanmak ister, bunun için dil kuralları ve sahih sünnette kendilerine yer bulamazlar, yer bulamadıkları için de bu tür cambazlıklara ve kelime oyunlarına başvururlar. Dili bağlamından koparabilirseniz gerisi kolay. O zaman İşariliğe ve Hurufiliğe kapı açar ve oradan girerek istediğinizi Kur’an’a ve Sünnete söyletebilirsiniz. FETÖ ve benzerlerinin yaptığı da böyledir. Cumhuriyetin ilanıyla, harf inkılabı yapıldı ve İslâm ile bağların kopmasına vesile oldu. Öyle sanıldı, ama halk İslâm’dan kopmadı, gayr-i resmi ve merdiven altı bir din öğrenimi başladı. Bu sistem dışı din anlayışı hem Müslümanları diri tuttu hem de bu tür sakat ve telafisi zor din anlayışları gelişti. Bu sakat ve yanlış din anlayışı toplumu dönüştürmeye başladı, devlet din ile alakalı dinin aslına uygun bir din eğitimini vermezse / veremezse daha çok FETÖ çıkar.]

FETÖ/PDY’nin Dinî Bilgi Kaynakları Şaibelidir
Bu yapının sözde dinî söylemlerinde, İslâm’ın temel bilgi kaynaklarından çok, rüyalar, gizemli hikâyeler revaç bulmuş, bunlar aracılığıyla masum kitleler aldatılıp efsunlanmış, hastalıklı bir zihniyet oluşturulmuştur.

Gülen’in “Doğru ve sadık rüyalarda ilham ve irşat yüklü mesajlar vardır. O yüzdendir ki nice büyük keşifler rüyalar sayesinde elde edilmiş ve niceleri de fert ve milletlerin kaderini tayine vesile olmuştur.”
….
Bu tasarruflarına dair tefsir, hadis, siyer ve fıkıh gibi İslâmî ilimler müktesebatı içinde kendince bir meşruiyet aramış ve bulmuş; bunun mümkün olmadığı zeminde ise bilhassa Hızır ve Mesih imaları ile rüyalar yoluyla Kur’an ve Sünnet’e aykırı da gözükse yaptıklarında bir ‘hikmet’ ve bir ‘ilâhî onay’ olduğu kanaatini yerleştirmiştir.

[Devlet dine hizmet yerine dini kullanırsa FETÖ hayli hayli kullanır. Bu rüya geleneğine bir son vermek lazım. Başkasının rüyasından bana ne diyebilen bir din anlayışı yerleştirilmelidir. Rüya ile amel etmeye başlayan bir toplum rüyalara ve gerçek dışı hayallere teslim olur, böylesi bir toplumdan akl-ı selim de beklenmez. Hocaefendilerin kerametleriyle değil sahih İslâm kaynaklarına dayanarak bir inanç ve amel orta yere konulmalıdır. Diyanet bu hususta üzerine düşeni yaptı diyemeyiz. Aslında devlet de sahih din anlayışını pek istiyor diyemeyiz, o da dini kendi çıkarı için kullanıyor, böyle olunca da FETÖ’ye kapı aralamış oluyor.]

FETÖ/PDY İslâm Ümmetinin Vahdetini Parçalayan Bir Tefrika Hareketidir
İslâm toplumunda, farklı mezhep, meşrep ve düşünce ekolleri ahenkli bir şekilde bir araya gelmiş ve büyük bir zenginlik oluşmuştur. Ancak İslâm’da Müslümanların birliği esas olduğundan vahdeti parçalayacak her türlü tefrika ve gruplaşma yasaklanmıştır.
Dinlerarası diyalog çalışmalarında gayrimüslimlere oldukça hoşgörü ile bakan ve onlarla sıcak ilişkiler içerisinde olan örgüt, kendilerinden olmayan Müslümanlara karşı ise olabildiğince soğuk, dışlayıcı ve ötekileştirici bir tavır sergilemiştir.
….
Gülen “Zaman zaman hizmetin selameti için eğer yapılacaksa böyle bir fedailik, kendimizi bu ateşe ve yok oluruz!” diyerek intihara dahi yeşil ışık yakabilmiştir. “Bu dava uğruna babanı, ananı, kardeşini bile dinlemeyeceksin!”

[Ötekisi olmayan yaşayamaz, çok hümanistlik sonunda canavarlaşmaya döner. Ötekisi; insanlık düşmanı, fıtrat bozucusu, Allah’a açıkça meydan okuyanlar, sömürücüler, gaspçılar ve ahlak bozucuları, zalimlar olan bir anlayış ve düşünüş geliştirilmelidir, ayrıca böyle bir hedef belirlenmeli ve bu hususu dert edinen bir toplum oluşturulmalıdır. Ümmet ancak böyle bir vizyon ve bakış açısı ile toparlanabilir. Acaba bu ülke bugüne kadar ümmetin dağılmaması veya toparlanması için hangi adımlar atmış. FETÖ yüzyıllık bir günah galerisinin sonucudur, gökten inmemiştir, onu oluşturan zemin ortadan kaldırılmalıdır. Ulus-devlet saplantısı bu tür düşünceleri beslemektedir, ayrıca ulus-ümmet ilişkisi sağlam bir zemine oturtulmalıdır, devlet de diyanet de bu konuda samimi değildir.]

FETÖ/PDY İçinde Ahlâk Barındırmayan Bir Sır Hareketidir
Din alanında gizli faaliyet gösteren, denetime kapalı olan ve özellikle malî kaynakları şeffaf olmayan yapı ve organizasyonların, her türlü şaibe ve karanlık ilişkiyi içinde barındıracağı muhakkaktır. Bu noktada kendince dinî argümanlar üreterek meşruiyet sağlamaya çalışan bir hareketin takip ettiği siyaset ve stratejinin hiçbir sağlam ve sahih temeli yoktur. Dolayısıyla bu yapı insanların dinî duygularını istismar ederek kendi amaçları doğrultusunda kullanmıştır.

Gülen, kendisine özel ve gizli dinî bilgiler verildiği gibi iddialardan yola çıkarak, örgütün işleyişindeki gizli-saklı işlere kılıf uydurmuş ve hatta “en büyük ketûmiyet hareketini Peygamber kurmuştur.” diyecek kadar ileri gitmiştir. Oysa Mekke dönemi de dâhil olmak üzere Hz. Peygamber’in hiçbir dinî bilgiyi Müslümanların bir kısmından gizlemesi söz konusu değildir.
Gülen örgütünün teşkilat yapılanmasının, lider ve örgütünün dili ve düşüncesine paralel biçimde “ikili” karakterde olduğunu da söyleyebiliriz. Bu ikili yapı şeffaf ve gizli ağlar olarak açıklanabilir. Şeffaf ağlar, eğitim-öğretim faaliyetleri, sivil toplum ve meslek kuruluşları, yerel ve uluslararası ticari işletmeler, basın-yayın ve medya organları türünden legal yapılardan oluşmaktadır. Gizli ağlarda ise katı bir hiyerarşik yapının baskın olduğu görülür.

[Devletin baskısı ketumiyeti Müslümanların gözünde meşrulaştırmıştır, FETÖ da bundan istifade ederek ketumiyeti İslâm ve Müslümanlar aleyhine kullanmıştır. Bugün bile Müslümanlar İslâm’ın açık bazı hükümlerini değişik lafızlarla ve dolaylı bir şekilde dile getirmek zorundadırlar. Erk herkesin fikrini açıkça söylemesine zemin hazırlamalıdır, eğer İslâmî düşünce taşıyanlar fikirlerini açıklamaktan çekiniyorlarsa, bu durumdan en çok Müslümanlar ve devletin kendisi zarar görür. Gizli sırlı şeyler cezb edicidir ve insanları kendine çeker, FETÖ bunu fazlasıyla istismar etmiştir.]

FETÖ/PDY Gayr-i Ahlâkî Bir Harekettir
Kendini gizleme, olduğundan farklı görünme, ikiyüzlü davranma, çift dilli konuşma, takiyye gereği helal-haram gözetmeme, kod adı kullanma, bulunduğu ortamda inandığından farklı yaşama, yalan söyleme, tecessüste bulunma, mahremiyeti ihlal etme, şantaj yapma, kayırmacılık, kötü emeller için örgütlü dayanışma gibi yöntemler gayr-i İslâmî ve gayr-i ahlâkîdir.
Tedbir adıyla takiyye yapmaktır. Sözde Ehl-i Sünnet olan örgüt, bu takiyye anlayışını uygulayarak aldatma, yalan, iftira, hile, soru hırsızlığı vb. her türlü gayri ahlaki yola başvurmuştur. Gerçek niyetlerini sürekli gizleyen örgüt elemanları, gayelerine ulaşmak için pek çok şeyi mubah addetmişler, İslam diniyle asla bağdaşmayan çarpık bir anlayışı benimsemişlerdir.

[Bu değerlendirmelere, bu sapkın ve ahlak dışı yapılanmaya yöneltilen tenkitlere diyeceğimiz bir söz olamaz, ama tekrar belirtmek isteriz ki, bu ortam düzeltilmedikçe FETÖ benzeri örgütler çıkabilir, bundan sonra bu tür hain ve satılmış örgütler bundan da kendilerine göre ders çıkarıp daha da sinsi çalışma da yapabilirler. Ehl-i sünnet anlayışı, Kur’an ve sahih sünnetten uzaklaştırarak bir yerlere oturtturulursa, ehl-i sünnet adına şaklabanlıklar yapılır ve diyanet de buna ses çıkaramazsa FETÖ’ye bir şey söyleme hakkını kaybeder, söylese bile tesiri olmaz. Ahlâk, İslâm anlayışına dayanırsa bir değer ifade eder, ahlâk anlayışını İslâm dışı bazı dayanaklara bağlanırsa ahlâkilik göreceleşir ve herkes kendince bir ahlâk anlayışını üretir ve ona göre insanlarını eğitir, FETÖ de bunu yaptı.]

FETÖ/PDY Amacı Uğruna Kul ve Kamu Hakkına Tecavüz Etmiştir
Kendi mensuplarını kadrolara yerleştirip devleti ele geçirmek amacıyla başta soru hırsızlığı olmak üzere her türlü yolsuzluğu ve hukuksuzluğu yapmak, kul ve kamu hakkına tecavüz etmektir. Böyle bir yöntemi, örgütlenmesinin temel aracı yapmış olan bir yapı İslâmî kabul edilemez. Buna önderlik eden, yol veren ya da göz yuman insanların vicdandan, ahlaktan ve dinden nasipleri yoktur.

[Devlet, duruşu ve istikametiyle oturmamışsa, her gelen hükümet sanki yeni bir devlet kuruyor veya yeni bir sistem oturtuyor havasına bürünürse, tabii ki örgütler, cemaatler bundan yararlanıp yer edinmek ve yönlendirmek isterler. Hele siyasi partiler de bu kadroları kullanacağız diye anlaşmaya veya ittifaka girerlerse sonunda hükümetler sık sık değiştiğinde belli bir zaman sonra inisiyatif örgütlü kadroların eline geçer. Güçlü ve istikrarlı devletler, örgütleri kontrol eder ve ülkenin umumi siyaseti doğrultusunda kullanır, bunun dışına çıkan yapıların önünü kesebilecek imkanlara da sahiptirler, böyle bir emare belirdiğinde hemen tedbirini alır ve gereken müdahaleyi de yapar. Maalesef Türkiye cumhuriyeti kurulduğu günden beri sivil alanı yok saymaya daha meyyaldir ve önünü tamamen kapattığı için cemaatler kendilerini gizlemeyi tercih etmişlerdir. Gizlilik esasına dayalı yapılanmalarda kontrol mümkün olmadığı gibi aşırılıkların her türlüsü de kendi içlerinde bir makuliyet de taşır. Bunları fark edemeyen T.C. devleti bugünkü acı bela ile karşı karşıya kalmıştır.]

Gülen’in kırk yıllık söylem ve eylemlerinde ikiyüzlü davranma, çift dilli konuşma boyutu o kadar çoktur ki, sırf bu hususta “Çelişkiler İnsanı” adıyla müstakil bir kitap yayınlanmış ve Gülen’in hemen her konuda yüzlerce çelişkisi ortaya konulmuştur.
Sözgelimi Türkiye’de ‘tasavvufla alâkamız yok’ derken, Batıya, özellikle ABD’ye açıldıklarında ise, oralarda ‘tasavvuf’un ve ‘Mevlânâ’nın itibarını gördüklerinde “Kalbin Zümrüt Tepeleri”nin İngilizce’sini “Sufism in Islâm (İslâm’da Sûfilik/Tasavvuf)” başlığıyla yayınlamışlar, Rumi Forum’u kurmuşlardır.

[Burada bir hatıramı anlatmak isterim, 1978 yılında Gülen ile İzmir’de mülaki oldum. 8-9 arkadaş idik kendisine tarikat konusunda sorulan bir soruya verdiği cevapta; “hizmet bir akıl ve ilim işi, onlar (tarikatçıları kast ediyordu) kendilerine bağlı olanları cehaletten kurtarsınlar, bu işlerden anlamaz” deyi verdi. Niçin görüştüğümü merak edenler benim Gülen hakkında yazdığım yazılara bakabilirler]

Gülen, Türkiye’de ve diğer Müslüman topluluklarda Hz. Peygamber motifini sıklıkla kullanıp istismar ederken, diyalog çalışmaları bağlamında ise Peygamber unsurunu Kelime-i Tevhid’den çıkartabilmiştir.

[Sahih İslâm anlayışını Kur’an ve sahih sünnet birlikteliğinin dışında arama çabaları, Kur’an bize yeter düşüncesi, batının etkisiyle sünnete şüphe ile bakmanın moda olduğu ve rağbet gördüğü, buna diyanetin de kısmen göz yumduğu bir atmosferde, FETÖ gibi beynelmilel ajanların oyuncağı ve maşası örgütlerin işini kolaylaştırmıştır.]

FETÖ/PDY Fakirlerin Hakkı Olan Zekât ve Sadaka ile İnfakı Himmet Adı Altında Haraca Dönüştürerek İstismar Etmiştir.
Allah için yapılması gereken ibadetler, farklı amaçlar için istismar edilemez. Zekât ve kurban parasıyla televizyon kurmak, medya çalışmaları yapmak, lobi faaliyeti yürütmek, bu paraları değişik ülkelerde seçim kampanyalarına aktarmak, asla meşru görülemez.

[Devletin kendisi Allah için yapılması gereken ibadetleri istismar etmiyor mu? İbadetleri; bilhassa zekat, kurban ve sadaka hususunda devlet eliyle birara zorla alınan kurban ve kurban derileri, toplanan bağışlar ile neler yaptıklarını bu millet biliyor. Bu konuda diyanet üzerine düşeni yapmadı, devletin istismarına karşı direnemedi. Bu yanlışlar silsilesi FETÖ gibi hainleri doğurdu. Dinin emirleri ve yasakları devlet siyasetine göre kıymetlenirse sonuç hüsran olur. Diyanet siyasete bulaşmamalı diyorlar, ama siyaset dine karışıyor, bu konuda yeni bir yol bulunmalı ve takip edilmelidir. Bugün AKP’nin dini kullandığını söyleyenler dün dinin aslını bozarak kendi yanlış düşünüş, inanış ve yaşayışlarının bir ayağı haline getirdiler. O zaman dinin siyaset dışında ayrı bir varlığı mı vardı, diye sormaktan da insan kendini alamıyor?]


Netice olarak, tefsirde, hadiste, fıkıhta, siyer ve İslam tarihinde, velhasıl bütün İslâmî ilimler alanında FETÖ, eklektik, faydacı, usulsüz bir oluşum olarak karşımıza çıkar. Deyim yerindeyse, örgütün menfaatine olan her şey çok rahatlıkla ve ustaca kullanılmıştır. Özetle, kendi konumuna ‘meşruiyet’ kazandırmak için dinin esas, değer ve hükümlerini ‘araçsallaştırmaya’ çalışanlar hep olmuştur ve olacaktır. Gülen örgütü de bunun bir örneğidir, fakat tek örneği değildir. Bu tür söylem ve eylemlerde bulunan, süflî emelleri için dini istismar eden her türlü oluşuma karşı gerekli tedbirler zamanında alınmalıdır.

[Medreselerin kapatılmasıyla, dini aslına uygun öğrenme ve bunun gereğini icra etme diye bir müessese bir merci kalmadı. Kurulan ilahiyatlar ise tamamen etkisiz ve işlevsiz bir kurum haline dönüştürüldü. Diyanet teşkilatı yavaş yavaş asli vazifesini fark etmeye ve kendine gelmeye çalışıyor. FETÖ bu boşluklardan fazlasıyla yararlandı. Aslında FETÖ dış dünyaya ülkeyi teslim etme teşebbüsüne girişmese idi yaptıkları bozgunlukların hiçbiri kötü görülmeyecekti. Eğer FETÖ’ye savaş açılmışsa ülkeye verdiği zarardan dolayıdır. Bu da bir devlet için vazgeçilmez bir görevdir. Lakin sadece dinin istismarına dini hassasiyetlerle oynamasına karşı bir tedbir diye de üzerine gidiliyor demek biraz şüpheli. Bundan böyle din ile oynamanın devlete ve millete de zarar verir diye bir anlayış gelişirse hayırlara vesile olabilir.]

FETÖ/PDY Dinlerarası Diyalog Adına Din Mühendisliği Yapan ve Kelime-i Tevhid’i Parçalayan Bir Harekettir
FETÖ/PDY batılı kamuoyunun ilgi ve desteğini sağlamak, medeniyetler çatışması tezine karşı duyarlılık üretme adına ‘Dinlerarası Diyalog’ ve ‘Ilımlı İslâm’ diyerek şaibeli girişimler başlatmış, pek çok sırlı ve gizemli ilişkiyle uluslararası dünyada Müslümanların aleyhine oluşturulan karanlık projelerin bir parçası olmaktan çekinmemiştir.

Dolayısıyla dinlerarası diyalog adı altında belli bir siyaset mühendisliği olduğu anlaşılan ortak bir dinî teoloji veya dinî kültür birliği oluşturma çabası hiçbir şekilde tasvip edilemez. İslâm’ın temel esaslarından ödün vermek, söz gelimi kelime-i tevhidin ikinci kısmı olan Hz. Muhammed’in (s.a.s.) risâletini göz ardı etmek asla kabul edilemez.

Nitekim Gülen’in 9 Şubat 1998’de Papa’ya bizzat sunduğu mektubundaki şu açık ifadeleri bu konuda yeterli kanıttır: “Papa VI. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik.”
“Haçlı’nın ülkenizi işgal etmesi çok tehlikeli değildir. Çünkü sizinle onlar arasında kırmızı çizgiler vardır. Bir kere onlar sizin kadınınıza, kızınıza ilişmezler. Mabedinize ilişmezler. İlişmemiş Haçlılar.”

[Kendini batılılara kabul ettirmek Türkiye’de bir faiklik olarak görülüyor, bilhassa sol ve laik cenah İslâmî hiçbir değeri değer olarak görmüyor, İslam düşünüş, anlayış ve yaşayışının tarihte kaldığına inanıyor ve dine de öyle bakmamızı istiyor. FETÖ, bunu bildiği için o çevrelere bu yönüyle yakınlaşıyor. Aslına bakılırsa bugün FETÖ adına iş yapan ve onun adına ülkeyi iç savaşa sürükleme noktasına getiren bu laik ve batıcılar darbe başarıya ulaşsa idi ilk fırsatta onlara tekmeyi vuracaktı, o zaman anlayacaklardı, yalan ve dalavere üzere kurulan tezgahın ne olduğunu.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi ile FETÖ’nün giriştiği darbe teşebbüsü gerekçeleri arasında bir paralellik var. Ama dış dünya aks değiştirmiş uyanık FETÖ’cüler bunun farkında değildirler. Türkiye 1920 yılların Türkiye’si değildir, FETÖ’cüler bunu da göremediler. Artık bu ülke eskisi gibi rahatlıkla istedikleri zemine çekilecek ülke değildir, devlet olma sürecini yaşıyor, FETÖ vb. satılmışlar bunun da farkında değildirler. NATO’ya AB’ye, ABD’ye kayıtsız şartsız itaat etme döneminin bittiğini de akledemeyecek kadar da eblehtirler.]

FETÖ/PDY Avrasya Coğrafyasında İçi Boş Bir İslâm Anlayışı ile Nesilleri Oyalamıştır
FETÖ/PDY, başta ülkemiz olmak üzere dünyanın pek çok yerinde özellikle Asya ve Afrika’da açtıkları okullar marifetiyle içi boş bir İslam söyleminin öncüsü olmuş, bu bölgelerde yaşayan Müslümanların umut ve enerjilerini heder etmiştir.
FETÖ/PDY doksanlı yıllarda SSCB'nin dağılmasının ardından, ülkemiz yöneticilerinin ve halkın desteği sayesinde, Orta Asya ülkelerinde komünizm sonrası ortaya çıkan eğitim boşluğunu doldurma ve Anadolu'nun Müslüman kimliğini oralara taşıma iddiasıyla okullar açarak faaliyetlerde bulunmuştur.

[Bunda devletin bilgisi, desteği de olmuştur, devlet FETÖ’yü kullanacaktı ama FETÖ devleti kullanarak uluslararası ajanlara teslim oldu.]

FETÖ/PDY’nin Yayılma Alanı Bulduğu Ülkelerde Verdiği Zararların Tespit Edilmesi Elzemdir
FETÖ/PDY terör örgütünün eğitim gönüllüleri adı altında gönül coğrafyamızda, Orta Asya, Balkanlar, Afrika ve Uzak Doğu’da gerçekleştirdiği tahrifat ve tahribat ile bu ülkelerde dini ve dinî değerleri kullanarak kurdukları hegemonya tespit edilecektir. Söz konusu tespitler Kasım ayında toplanacak Avrasya İslâm Şûrası’na katılacak ülkelerin Din İşleri Bakanları ve Diyanet İşleri Başkanları ile paylaşılacaktır.
Örgütün, başta Arnavutluk olmak üzere Balkanlar gibi Avrupa ülkelerinde, Fas, Cezayir vb. Afrika ülkelerinin yanı sıra bilhassa Sovyetlerin dağılmasından itibaren Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, Tacikistan vb. bazı Asya ülkelerinde etkin faaliyetler yürüttüğü herkesin malumudur. Bundan dolayı birkaç ay sonra gerçekleştirilecek Avrasya İslâm Şûrası’nda da örgütün bu coğrafyadaki etkinliği ve olumsuz etkileri ele alınacaktır.

[FETÖ, dünya Müslümanlarına büyük zarar vermiştir, hayallerini yıkmıştır, dini hassasiyetlerini ve dini gayretlerini istismar etmiştir, en kötüsü Türkiye imajını zedelemiş ve dünya Müslümanların Türkiye’ye olan teveccühünü baltalamıştır.]

FETÖ/PDY’nin Dinî Hayatımıza Verdiği Zararları Tespit Etmek İçin Ortak Komisyonlar Kurulacaktır
Diyanet ve İlahiyat camiasının FETÖ ve benzer yapıların dini istismar faaliyetlerini irdeleyen ilmî çalışmalar yapmaları aciliyet kesbetmektedir. Bu bağlamda örgütü ve liderini yüceltici sözde bilimsel çalışmalar ve yayınlar da ilgili kurumlarca incelenerek bilimsel açıdan değerlendirilmeli ve gereği yapılmalıdır.
Din İşleri Yüksek Kurulu bünyesinde, İlahiyat Fakültelerindeki farklı branşlardan akademisyenlerin de iştirakiyle özel bir komisyon oluşturulacaktır. Bu komisyon, öncelikle FETÖ/PDY terör örgütünün İslam’a ve Müslümanlara verdiği zararları, İslam’ın inanç ilkeleri, ibadet telakkisi ve ahlak düsturlarında yaptığı tahrifat ve tahribatı, İslam’ın temel kavramlarına dair çarpıtmaları tespit edilecek ve bu tespitler kamuoyu ile paylaşılacaktır.
İkincisi ise yaşanan bu acı tecrübeden sonra, Diyanet İşleri Başkanlığı yasal zemin için gerekli çalışmaları yaparak, Diyanet Araştırma Merkezi ile Diyanet Akademisi’ni kurmalıdır.


[Diyanet, ataletini ve korkaklığını atarak ciddi eğitim müesseselerini kurmalıdır. Sosyal ve insani eğitim alanında örnek olmaya çalışmalıdır. Üniversiteler kurarak din, sosyoloji, psikoloji, tarih, düşünce alanlarında dünyaya örnek kadrolar yetiştirme yoluna gitmelidir. Sıradan ve eğitimsiz din adamı imajını değiştirmelidir. Bundan böyle ya ciddi bir eğitim ile istenilen ve ihtiyaca cevap veren bir kurum olacak veya oyuncak haline gelecektir. Her şeye burnunu sokmayacak ama kendi alanına hakim olacak ve kendi kurumunu da muhafaza edecek yapıya kavuşmaya çaba harcaması lazımdır.]

Her Seviyedeki Din Eğitim ve Öğretim Anlayışı Gözden Geçirilecektir
Bu tür dinî yapıların toplumu bir kez daha aldatmasına fırsat vermemek için, din eğitim ve öğretim politikaları yeniden değerlendirilmeli ve bu çerçevede her seviyede din eğitimi ve öğretimi gözden geçirilmelidir.
Bu itibarla inanç özgürlüğü devlet eliyle koruma altına alınmalı, en geniş manada dinî bilgilendirme ve din eğitimi toplumun sahih bilgi ihtiyacını karşılayacak şekilde verilmelidir.

…..

Aynı şekilde akıl ile duygu arasındaki ilişki ve dengeyi koruyan bir bakış açısı kazandırılmalı, ne akıl uğruna duygu, ne de duygu uğruna akıl feda edilmelidir.
Sadece ezberci bir din eğitimi, bireyi özgürleştirmek yerine esir alacak hatta robotlaştıracaktır.

[Devlete kafa tutmak ile devletin yanlışlarına ortak olmamak ara-sındaki çizgiyi diyanet hâlâ anlamış gözükmüyor.]

Benzer Yapıların Oluşmaması ve Benzer Hataların Tekrarlanmaması İçin STK’larla Ortak Çalışmalar Yapılacaktır
Diyanet İşleri Başkanlığı, özellikle Din İşleri Yüksek Kurulu marifetiyle -özgürlüklerine müdahale edilmeksizin Türkiye’de din hizmetine ve din eğitimine destek veren sivil dinî-sosyal teşekküllerle, İslam’ın tarih boyunca medeniyetler kuran ana yolundan ayrılmamak, her türlü ifrat ve tefritten uzak kalmak, daha şeffaf ve denetlenebilir yapılar olmak yönünde ortak çalışmalar yapılmalıdır. Ayrıca dinî ve ilmî denetim ve rehberlik için Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde üst kurullar oluşturulmalıdır.
Millî Eğitim Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı gibi yasal sorumluluk sahibi olan kurumlar, devlet ve milletimizin geçmişten günümüze tevarüs ettiği “orta yolu”, her türlü aşırılıklardan, sapkınlıklardan azade bir şekilde bugünün ve geleceğin nesillerine devredebilme adına, din eğitimi alanında faaliyet gösteren çeşitli sivil teşekküllerle birlikte yeni eğitim politikaları üretmek, öğretim metotları oluşturmak ve teknolojik imkânları geliştirmek üzere periyodik olarak müşterek etkinlikler yapmalıdırlar.

[Bu denetim sansüre kadar uzanabilir, sivil düşünce ve anlayışı denetim altına alma görevi diyanetin değildir. Devlet kendisi için zararlı gördüğü yapılanmayı hizaya getirebilir. Diyanet buna soyunursa devletin yanlışlarına da ortak olur.]

Sivil toplum alanının, topyekûn bir rehabilitasyon ile şeffaf, hesap verebilir, faaliyet alanı belli yapılardan oluşan sağlıklı bir konuma kavuşturulması için devlet kapsamlı, objektif bir denetimi hayata geçirmelidir.

[Diyanet kendini devlet görüyor, böyle olursa bağımsız ve adil olamaz, gerekirse devletin yanlışlarını söyleyebilmeli, kendini devletle eş ve aynı görürse körelir ve kirlenir, bunu bir türlü anlayamıyor]

Ülkemizde Din-Devlet-Toplum İlişkileri Sağlıklı Bir Zemine Oturtulmalıdır.
Cumhuriyet tarihi boyunca din-devlet-toplum arasında yaşanan sosyo-politik gerilim süreçlerinde ülkemize özgü bir kurumsallaşmanın yeterli düzeyde ve eş zamanlı olarak gerçekleştirilememesi nedeniyle ortaya çıkan boşlukta türeyen din eksenli yapılar, zaman zaman toplumun dinî hayatını zaafa uğratacak boyutlara ulaşmıştır. Bu durum, ülkemizde din-devlet-toplum ilişkilerinin gerekli yasal zeminin inşası da dâhil olmak üzere yeniden ele alınmasını zorunlu kılmaktadır.
…..
Cumhuriyet’le yaşıt olan Diyanet İşleri Başkanlığı, ellili yıllardan itibaren mevcut boşluğu doldurma çabası içerisine girmiş, yetmişli-seksenli yıllarda da teşkilatlanmasında önemli gelişmeler kaydetmiştir. 13 Temmuz 2010 yılında yeni teşkilat kanununa kavuşan Diyanet İşleri Başkanlığı gelinen noktada yüzü aşkın ülkede hizmet verir hâle gelmiştir.

[Diyanet yeni ortamın farkına vararak kendine çeki düzen vermesi lazımdır. Eski korkularla yaşamaya devam ederse toparlanması ve kendisinden bekleneni icra edemez.]

Maruz Kaldıkları Manevî Zararları Önlemek İçin Vatandaşlarımıza ve Özellikle Gençlere Yönelik Çalışmalar Yapılacaktır
Dini ve maneviyatı kirletmekten kaçınmayan bu hain saldırı neticesinde pek çok vatandaşımızın bilhassa genç nesillerin maneviyatını derin bir bunalım ve çıkmaza sürükleme potansiyelini bertaraf etmek için özel çalışmalar yapılacak ve yayınlar gerçekleştirilecektir.
Sanal âlemin kıskacında her türlü illegal ve zararlı etkilere açık olan milyonlarca gencimizin dinî, ahlakî ve millî değerleri donanmaları yolunda başta MEB, DİB olmak üzere tüm yetkili kurum ve merciler acil eylem planları yaparak gerekli somut adımları atmalıdır. Bu çerçevede DİTİB tecrübesinde olduğu gibi camilere bağlı “Gençlik Kolları” oluşturulmalı; il ve ilçelerde “Gençlik Rehberi” adıyla yeterli kadrolar ihdas edilmeli ve bu rehberler aracılığıyla DİB ideal bir gençliğin yetiştirilmesinde gerekli desteği vermelidir. Bilhassa asrın idrak ve imkânları doğrultusunda gençlere dönük görsel ve yazılı yayınlar yapmalıdır.

[İnşaallah bunlar temennide kalmaz, pratikte de uygulanmaya konulur. Toplumun bekası gençlerdedir, gençliğin içine sürüklendiği açmazı diyanet bütün toplumu hesaba katarak birkaç çeşit programlar uygulamalıdır, bu hususta sosyoloji, psikoloji, teknolojiyi vb. iyi kullanmalı ve önce bu kadrolar yetiştirilmelidir. Şu an diyanet camiasından adı geçen konularda ihtisas sahibi eğitilmiş kadro yoktur. Bu kadroyu tez elden yetiştirmelidir, günlük politikaların üzerine çıkarak ülkenin, İslâm’ın ve insanlığın geleceği için elli yıllık, yüz yılık planlar üretmeli ve ona göre kadro yetiştirmelidir. Bütün bunların yapılabilmesi için çekingenliğini ve ürkekliğini atması, kısır çekişmelerin dışına çıkması gerekir.]

Değerlendiren: Kâzım Sağlam

medeniyet bulten logo

ömer hoca ile röportajlar

tefsir 2017 2018 1

Yazanlarımız