• ÇOCUK EĞİTİMİNDE İSLAMİ AİLE MODELİ

      Modern(!) zamanlardayız. İnatla vahye ve ilâhî değerlere sırt çeviren modern zamanlar. Seküler ve laik değerlerin(!) fütursuzca körpecik dimağlara empoze edildiği, ahlâk ve insanlıktan uzak, çıkarcı, egoist ve postmodern zalimler üreten bir çağda...

DUYURULAR

15 TEMMUZU DEĞERLER ÜZERİNDEN OKUMAK

15 temmuz degerler

Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler, ağzına dolar insanın. Sussan acıtır, konuşsan kanatır. Acıtan ve kanatan o kadar çok yaramız var ki millet ve medeniyet olarak… Bazen bir kelime asırlık dertleri ifade eder, onu anlamak ve derk etmek dertleri çözmek demektir.

Bazen bir kelime“varlık gayemiz olan değerleri” ayakta tutan sağlam ve sarsılmaz sütunlara benzer, ona dayanmak ve hayatı bu sarsılmaz sütunlar üzerine inşa etmek gerekir.Kanayan yürekler var yüzyıllardır; akan gözyaşları, sönen umutlar, yitirilen değerler…Milletçe o kadar çok şey yitirmişiz ki sayabilmek mümkün değil. En acı olanı da neyi yitirdiğimizi bilmemek.Yitik değerler, yitik hazineler… Hepsi de bizi hayatın “öznesi”kılandeğerler…

Değerlere Yabancılaşmak

Yaklaşık iki asırdır bu kadim coğrafyada buhranlar yaşıyoruz. Fert ve toplumlar, içine doğdukları coğrafyanın kaderini yaşar. Millet ve devlet olarak bizler de fikren ve zihnen bu coğrafyanın kaderini yaşıyor, izlerini taşıyoruz. Bu da pek tabii bir durumdur.

“İnsan ve toplumlar geçmişi bir nüve halinde bazen silik bazen kalın çizgilerle içlerinde taşır. Ondan kopmaları veya kurtulmaları imkânsızdır, şayet ısrarcı davranılırsa felaket ve yıkımlar yaşanır.” Bu tespitten yola çıkarak diyebiliriz ki bizler de geçmişimizden kopamayız. Öyle veya böyle biz, geçmişin devamıyız çünkü. Kadim anlayış, gizli açık, ruh köklerimize sirayet etmiş durumdadır. Onu reddedemeyiz, yok sayamayız.

Tarihinden kopan toplumlar köklerine yabancılaşır. Köklerdeki aslideğerler değiştikçe yerini “yabancı değerler”alır. Bu da esasında ciddi bir hafıza ve şahsiyet kaybıdır. Hafızasını yitirmiş toplumlar geçmişin birikim ve değerlerinifark edemez. İnkâra başvurur, bilerek veya bilmeyerek sulbünü, dolayısıyla kendini tahkir eder. Soysuzlaşma da buradan başlar. “Bir milleti yok etmek için her zaman askerî istilaya gerek olmayabilir. Ona; tarihini unutturmak, dilini bozmak, dininden soğutmak, dolayısıyla manevi değerlerini, ahlakını soysuzlaştırmak kâfidir.” Değerlere yabancılaşmak tam da budur. Tarih, dil, din ve ahlaka kayıtsız kalmak ya da onları hayatın dışına atmak. 

Tarihinden, geçmişin maddi ve manevi değerlerinden kopan insan veya toplumlar, aidiyet problemi yaşar. Bulundukları yer daima kaygan olur, bu kayganlık şahsiyete de yansır. Yaşadıkları coğrafyanın değerlerine aidiyet hissi taşımayan toplumlarda her şeye karşı lakaytlık başlar. Bu lakaytlık ve gayr-i ciddilik yozlaşmayı ve aslından uzaklaşmayı da beraberinde getirir. Yozlaşma; kelime ve kavramlarda, ahlakta, dinde, düşüncede, yaşayışta, hayat algısında ve şahsiyet oluşumunda kendini gösterir. Geçmişten ve manevi mirastan kopuş başlayınca değerlerin içi de boşaltılmış olur, yerlerine başka değerler ilka edilir, bu da “değerlerin ilgası”anlamına gelir.

Değerlere İttiba İzzeti, Değerlerden Kopuş da Zilleti Getirir

Bir toplumu toplum yapan değerlerin başında dil ve kültür gelir. Dil ve kültür, doğup büyüdüğü coğrafyanın tarihini, kaderini ve manevideğerlerini ihtiva eder. İnsanlar hangi duygu, düşünce ve kültür üzere ise o hal üzere bir tarz-ı hayat belirler. Kişinin sevgi ve saygısı, sadakat ve vefası, siyaset anlayışı, din algısı, ahlak yapısı hep bu dil ve kültür üzerindenokunur. Dolayısıyla kullanılan dil, sahip çıkılan kültür, kişinin hangi dünyalara ait olduğunu da gösterir. Aidiyet, kimlik ve kişiliği ortaya koyan en belirgin emaredir.

Medeniyetler tarihinde insan ve toplumların kaderiyle coğrafyaların kaderi arasında çok büyük benzerlikler vardır. Kadim medeniyetlerin inşa olduğu coğrafyalar, tıpkı insan ve toplumlar gibi elemlenir, gözyaşı döker, buhran ve kaos yaşar. Bunun aksi de mümkündür; sevinir, güler, saadete kavuşur, felaha erer. 

İçinde bulunduğumuz coğrafya son derece kadim bir geleneğe sahiptir. İnsani ve İslamideğerleri mündemiçtir. Medeniyet ve kültürümüzle birlikte tesmiye edilen “sadakat”, “vefa”, “insanlık”, “kadirşinaslık”, “dürüstlük”, “doğru sözlülük”, “güvenilir olmak”, “merhamet”, “din”, “ahlak”, “hak”, “hukuk”, “adalet”, “itaat”, “hidayet”, “nübüvvet”, “keramet”, “gayb” vs. bu coğrafyalarda her şeyin üzerinde telakki edilmiştir.Çünkü bu coğrafyalara rengini veren, “en büyük boyacı”dır. Onun rengiyle boyanan kültür, coğrafya, medeniyet ve şahsiyetler de “yerde de gökte de ilah” olan o mutlak boyacının izlerini taşıyacaktır. Değer atfedilen her şey, onun rengiyle değerlenecek, eşyanın hakikati onunla anlam kazanacaktır. “Ma’rifetü’ş-şey’ialâmâ hüve aleyh.” yani “bir şeyi gerçekte olduğu durumu ile bilmek”onun boyasına boyanmakla mümkün olur ancak.

Büyük medeniyetler büyük krizler yaşar, her kriz de o medeniyeti daha bir güçlü kılar. Bu tespit hem bir hakikat hem de bir temennidir. Geçmişte yaşanan buhran ve kaoslar bazen mensup olduğumuz medeniyeti diriltmiş, kendine getirmiş, bazen de inkıraza uğratmıştır.Nice savaş ve katliamlar bir neslin ve devletin yok olmasına sebep olurken aynı zamanda yeni bir neslin doğmasına ve dirilmesine de vesile olmuştur. Bu dirilme kendiliğinden değildir. İlahî bir iradenin müdahalesinin neticesidir. İlahî irade, sonsuz hayat nizamının ve ona inanan gönüllerin ebed-müddet muzaffer olacağını müjde buyurduğu için ölümler ve savaşlar, işgaller ve yıkımlar, ihanet ve kumpaslar bünyede tahribatlar meydana getirmiştir belki ama ilanihaye varlığı yok edememiş, hakiki ve kalıcı rengi tamamen silememiştir. 

Bu coğrafyalar; ruhuna yabancı, ihtiva ettiği değerlere muhalif ve muarız pek çok kişi, kurum ve hadiselerle çalkalanıp durmuştur. Fakat her zaman bir safra gibi onları bünyesinden atmasını da bilmiştir. Atamadığı tek klik, kimlik ve kişiliğini gizleyen, bünyenin sahici bir parçasıymış gibi tavır takınan güruh olmuştur. Bünyeye en çok zarar veren de yine bu anlayışlardır. Bu da kronik ve marazi bir vakadır.

Temel anlamda “hayat tarzı” demek olan din kavramı, kişinin kendiyle, toplumla, yaratıcıyla, tabiatla olan bağını tanzim eder. Tanzim ediyorsa o, onun dini yani hayat tarzıdır. Başka değerler tanzim ediyor ise o zaman da onun dini yine odur. Din her şeyi belirleyendir. Kelimeleri, anlayışları, algıları, yaşam biçimlerini,sevgiyi ve nefreti, dostluğu ve düşmanlığı, iyiyi ve kötüyü kısaca her şeyi belirleyen “din”dir. “Sadakat”, “vefa”, “emin olma”, “dürüst davranma”“samimiyet” gibi insani temel değerler de din kavramı çatısı altında anlam kazanır. 

“Yegâne hayat tarzı”nın yani İslam’ın hâkim olduğu ve zerresinden kürresine kadar her şeyi kendi rengiyle boyadığı bu topraklar, evrensel insani değerlere ilahîbir nefha üflemiştir. Kişi, bu nefhaya teslimiyetimesabesinde şahsiyet ve değer kazanır. İnsan, eşref-i mahlukat seviyesine de bu nefhayla kurduğu bağ vesilesiyle yükselir.

Medeniyetimizin inşa ettiği düşünce evreninde “sadakat” çok önemli bir yer tutar. Sadık olmak ve dürüst davranmak fıtratı muhafaza etmenin bir ölçüsüdür. Fıtrat, yaratılmışlık halini en temiz ve en orijinal yapısıyla muhafaza etmek demektir. Hakiki inanmışlık ve insan olmak da bu kavramla doğrudan ilgilidir. Gerçek manasıyla inanan insan, inandığı davasını açıkça ilan eder. Ona sadık kalır, bağlılığını her şart ve ortamda dile getirir. Zor zamanda haktan ayrılmaz, yalan söylemez, ikiyüzlü davranmaz, gizli ve kötü gayelere tevessül etmez. Hedefine ulaşmak için inançlarına uymayan hiçbir şeyi vasıta edinmez. Gittiği yol da yürüdüğü kişiler de hep kendindendir. Dostunu ve yol arkadaşını kendisi gibi hakiki manada inanan insanlardan seçer. Şahsiyetini asla gizlemez. Ortama ve esen rüzgâra göre şekil almaz. Eylem boyutunda yanılabilir, hatalar yapabilir ama inanç ve sadakatte tereddüte düşmez, eksen kayması yaşamaz. Yaşadığı sekteler arızidir ve koca bir hayat içinde pek büyük bir anlam ifade etmez.

Sadakat, içinde yalan söylememeyi, güvenilir olmayı, dürüst davranmayı da ihtiva eder. Bunlardan yoksunluk, en büyük yoksulluktur. İnançlarına, derdine ve davasına sadık kalamayanlar, insanlıklarına da sadık kalamazlar. Bu insanlara ne “can” emanet edilebilir ne “mal” ne “namus” ne “nesil” ne de “din”. Çünkü bu insanlar fıtraten kirlenmişler, temiz hallerini koruyamamışlardır. Bu insanlardan her türlü ihanet, hıyanet, kötülük, kumpas ve tuzak dabeklenebilir. Çünkü bozguncudurlar. Hile ve desiselerini allayıp kendilerini hep güvenilir ve anlayışlı kişiler olarak takdim ederler. Oysa toplumu sürekli ifsat ederler. Bunu çoğu zaman yumuşak ve mülayim bir dille, dürüstlük pozlarında; bazen de bastırılmış duyguların vermiş olduğu hırs, kin ve garezle en şedit bir şekilde ifa ederler. Fitne fesat çıkarmak bunların temel özelliğidir. Fitne fücurları deşifre olunca “ıslah” maskesi takma yöntemine başvururlar. Onlara kalırsa aslında kendileri ömürlerini iyiliklere adamış “nuraniruhaniler”dir, tek gayeleri toplumları ıslah etmektir. Dolayısıyla değerlere ittiba izzeti, değerlerden kopuş da zilleti ve sahtekârlığı beraberinde getirmektedir.

Değerlerden Kopuş ve Çağdaş Mankurtlaşma

Coğrafyanın değerlerine yabancılaşmak aslında sadakatten ayrılmakla başlar. Hafıza başkaları tarafından iğdiş edilince ortaya çıkan insan tipi için maddi ve manevideğerlerin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Yabancılaşmak, kişilik ve kimlik yozlaşmasıdır. Temel değerler yozlaşınca ihanet ve hıyanetler de sökün eder. Mankurtlaşmak tam da budur. Bedenen “bura”lara, zihnen “öteki” değerlere ait olmanın en modern klişe ifadesidir mankurtlaşmak. Bir kez mankurtlaşınca, ayaklar sizi başka coğrafyalara götürür. Başkasının adına ve hesabına çalışmak zorunda kalırsınız. Zihin, kelime ve kavramlardaki deruni anlamları boşaltır,yerine yeni, sahte ve seküler anlamlar doldurur. Bu hâl, tam bir melal ve zillet halidir. İçinde bulunulan durum kendilerine ne kadar izah edilirse edilsin, bilgi ve belgeler birbiri ardınca ortaya serilsinkişinin dünyasında herhangi yankı uyandırmaz. Bir defa zihnî kölelik başlamıştır. Yabancılaşma illetine merbut olmuştur. Islahları ve iflahları mümkün değildir. Vuku bulan her hadise, taraftarlarınca kendi yollarının ne kadar da doğru olduğuna hamledilir. Dolayısıyla mankurtlaşmanın tabiatında batıl yolunu hak, yanlış gidişatını doğru bilmek de vardır. 

Mankurtlaşan, yozlaşan, sadakatten kopan kişi veya kurumlar, cemaat ve oluşumlar asla ayık dolaşamazlar. Şuursuzdurlar, buna rağmen küstah bir özgüvene sahiptirler. Hipnotizeedilmişler, sürekli telkinlere maruz kalmışlardır çünkü benliklerini başkalarına satmışlardır. Düşünme ve muhakeme etme melekeleri dumura uğramıştır. Bunun için “sadakat”, “teslimiyet”ve “itaat” kavramları onlarda farklı şekillerde tecelli eder.

Sabite olmayınca başka dünyaların uydusu olma devreye girer. “Aydınlık ve ışıklı” yollar “öteki”ler tarafından nurlandırılmıştır. Bütün “füyuzat” başka dünyalardan alınmıştır. Beslenme kaynakları, evvel emirde teslim olduğu önceki değerler ilkesine taban tabana zıttır. Başkasının besisi ile beslenenler de yine onların dilini ve ahlakını kullanır. Bu kişiler insanlar arasında takiye yaparak yeni bir kimlik ödünç alırlar. Bu halleriyle etraflarına kitleler toplamayı da başarırlar. Konuşurken kelime ve kavramlarını itina ile seçerler. Ne var ki ağızdan çıkan kelimeler sözlük anlamında değildir, başka anlamlar yüklerler hep kelimelere. Dil başka, zihin başka işler çünkü niyet başkadır. Seçtikleri kelime ve kavramlar birden çok manaya gelebilir. Muğlaklık, her yöne çekilebilirlik ve elastikilik karakteristik özellikleri olmuştur.Hiç güven vermezler insana. Ellerinden ve dillerinden sadır olacaklardan emniyet içinde hissetmez insan kendini.

Bu insanlar genelde insancıl tavırlar takınırlar. Hoş sözlü ve mülayimdirler. Çok anlayışlı ve idare edici bir görüntü çizerler. Renk vermezler, pragmatist ve içten pazarlıkçıdırlar. Sürekli toplumun manevideğerleri üzerinden menfaat devşirmeye çalışırlar. Dinî kavramları aslî bağlamından kopararak indî ve keyfî amaçlarına meze yaparlar. Dinî kavram ve kutsalları tahrip ve tahrif etmekte üstlerine yoktur.

İlginç Bir Tarihî Kişilik

17. yüzyılın Osmanlı’sında zuhur eden Sabatay Sevi, ilginç bir “dönme” karakteriyle temayüz eder tarihimizde. Doğup büyüdüğü toprakların mensubiyetini taşımaz hiçbir zaman. Önce bu medeniyetin diliyle başlar sinsi ve hain emellerine, sonra da şartlar oluşunca, müsait bir ortama kavuşunca yürürlüğe koyar yıllarca ketmettiği kirli planlarını. Konuşmalarında “sevgi”, “merhamet”, “din”, “yüksek insanlık”, “sadakat”, “emniyet”, “şeksiz şüphesiz teslimiyet”, “sorgusuz sualsiz itaat”, “lahutîâlemle hemhal olma” gibi kavramları ustaca tekellüm eder. Tıkanınca vazgeçer, daha vaziyet idare edici bir dile sarılır. Bunda da başarılı olur. Sürekli yer değiştirir; İzmir’le başlar yürüyüşüne, Edirne’de bulur kendini. Yurt dışına “kaçmaz”, çıkar. Her gidişine manevi anlamlar yüklenir sevenlerince. Yurt dışı bağlantıları çok kuvvetlidir. Her gittiği yerde kendini büyük bir lider, gizli bir Mesih olarak ihsas eder.Etrafında yığınlar, talebeler toplanır. Onu savunanlar arasında toplumun hemen her kesiminde çeşitli meslek ve makam sahipleri vardır. En önemlisi de sermaye sahipleriyle arası çok iyidir. Mesihliğine inanan müritler de onu her fırsatta yüceltirler, gayb âleminde İsa Mesih’le hatta Allah’la düzenli olarak görüştüğünü büyük bir vecdle tebliğ ederler. Bu hakikate muttali olmanın da ancak onun manevişahsiyetine sevgi ve muhabbet beslemekle mümkün olabileceğinidile getirirler. 

Ne var ki hakikat bütün batıl yolları tıkar. Batıl davalar er geç çıkmaz sokaklara girer. Genç yaşta başlayan gizli Mesihlik inancı, maske düşünce gün yüzüne çıkar. Yıllarca takiye yaparak ustalıkla gizlediği gerçek şahsiyetini bir başka takiye ile yeniden gizlemeye çabalar. Başaramaz. Hapislere atılır, zoru görünce de böyle bir düşüncede olmadığını, iftiraya maruz kaldığınıiddia eder. “Otorite”ye sığınır, erkten medet umar. Mektuplar yazar, mesajlar gönderir Saray’a. Aslında kendisinin otoriteninhizmetkârı olduğunu, ona her zaman sadık ve samimi bir dost olarak yaklaştığını yüksek sesle dile getirir.

Sabatay Sevi isim değiştirir, kimliğini gizler, uzun yıllar bekâr yaşar, “din içinde din” ihdas eder, gizli ve karanlık yapılanma meydana getirir. Kendisine duyulan aşırı tazime hiç ses çıkarmaz, kurnaz bir şekilde bu tazimleri daha da tahrik eder. Kapısına gelenler onu gördüklerinde yerlere kapanacak kadar eğilirler; aldığı, dokunduğu eşyalara el sürmek için kıyasıya yarışırlar ama hiçbirine itiraz etmez. Rüyasında ve gayb âleminden desturlar almıştır. Bu yüzden ne yaparsa yapsın yaptıklarında hep bir hikmet aranır.

Kadim medeniyetimize beşiklik etmiş bu coğrafyalar mehdilikten peygamberliğe, asilikten hainliğe pek çok sapkınlık görmüştür ama hiçbiri bu topraklarda barınamamıştır. Er geç asıl kimlikleriyle insanlık onları tanımıştır.“Hak gelince batıl zail olacaktır. Zaten batıl, zail olmaya mahkûmdur.”

Küresel İhanet ve İşgallere Karşı Koyabilmenin Yolu

İbn-i Haldun, “Geçmişler geleceğe suyun suya benzemesinden daha çok benzer.” der. Bugünü anlamanın yolu geçmişi iyi anlamaktan geçer. Coğrafyamızdayaşanan hadiselerin sebeplerini geçmişe bakarak daha iyi tahlil edebilmek mümkündür. Hiçbir toplumsal ve siyasal olay kendiliğinden vuku bulmaz. Öncül ve ardılları vardır. Yakın dönemlerde yaşadığımız meşum darbeler ve ihanet teşebbüsleri de bu coğrafyalarda öteden beri var olan kötü emellerin tezahüründen başka bir şey değildir. Bu sinsi tuzaklar ne ilk ne de sondur. Bu hadiseleri alelâde hadiseler olarak telâkki etmek vahim bir yanlışlıktır. Bunlar küresel emperyalist zihniyetlerin “yerli(!)” ve yabancı piyonlar aracılığıyla bir tarihi, bir medeniyeti, bir coğrafyayı mahkûm etme teşebbüsleridir. Doğrudan doğruya evrensel değerlerin istiklal ve istikbaline kastetmektir. Başarabilirler mi? Bunu bizim tercih ettiğimiz “hayat tarzı” belirleyecektir.

Uyanık ve diri olmak icap eder. En büyük silahımız ise yeniden kendi değerlerimize sarılmaktır. Hakikati bir “kül” halinde kuşatmış “evrensel mesaj”ın aydınlık yoluna ram olmak, bizi kolonyalist sistem ve düşüncelerin ve onlara uşaklık yapan piyonların kirli tuzaklarına düşmekten koruyacaktır. Tek sığınağımız ve kurtuluş yolumuz budur. “Yegâne otorite”ye itaat edip “sapasağlam kulp”a sarıldıktan sonrabaşa gelebilecek tehlikeler millet ve devlet olarakdaha âsân atlatılabilir. Çünkü bu, ilahî bir müjdedir:“İnanıyorsanız, üstün gelecek sizlersiniz.”.

Mensubu bulunduğumuz medeniyetin değerleri, insanlarla barış ve huzur içinde yaşamayı elzemkılar. Bunun içindir ki barışın ve huzurun, sadakat ve emniyetin dilini kuşanmak gerekir. Fert ve toplum olarak “İçerisinde yaşadığımız çağın, zamanın, tarihin, toplumsal, kültürel, siyasal gerçekliğini yansıtmayan, temsil etmeyen, açıklayamayan, yaşadığı çağa hitap edemeyen abartılı bir romantizmle malûl, vülgarize edildiği için niteliksizleştirilmiş bir dil” kullanmaktan vazgeçmeliyiz. Kendi değerlerimizin evrensel dilini ve ahlakını kullanmalıyız. Evrensel dil, “sevi” dili; evrensel ahlak numune-i imtisal olan “usve-i hasene”nin ahlakıdır.Hikmet, adalet ve hakkaniyet bağlamında onu kuşanmak gerekir.Böyle yapıldığı takdirde ancak küresel ihanet ve işgallere karşı koyabiliriz.

Yaşadığımız bu son ihanetler, coğrafyamızda ne ilktir ne de son olacaktır. İyiliği temsil edenler gibi kötülüğü temsil edenler de mücadelelerine devam edeceklerdir. Önemli olan kimin nasıl bir yol izleyeceği ve hayatı hangi değerler etrafında inşa edeceğidir. Neticeyi değerlere “sadakat” veya “ihanet” belirleyecektir.

Mustafa Gülali

tefsir dersleri

Yazanlarımız



muvafakat besir

ömer hoca ile röportajlar