• TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ İLE İLGİLENMENİN GEREKLİLİĞİ-1

      Türkiye dünyanın bir parçası olması dolayısıyla onu dünyadan ve dünya gündeminden koparamayız. Sunumumda* Türkiye ve dünya gündemini ele alırken yöntem olarak tümevarım değil, tümdengelim metodunu kullanacağım. Bu yöntemi kullanırken öncelikle ve ister...

DUYURULAR

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ İLE İLGİLENMENİN GEREKLİLİĞİ-1

Türkiye dünyanın bir parçası olması dolayısıyla onu dünyadan ve dünya gündeminden koparamayız. Sunumumda* Türkiye ve dünya gündemini ele alırken yöntem olarak tümevarım değil, tümdengelim metodunu kullanacağım. Bu yöntemi kullanırken öncelikle ve ister istemez hatırımıza bir “din ve dünya” gelir.

Dünyaya bu ismin veriliş sebeplerinden birisi bize yakın olan hayatın dünya hayatı olmasıdır. Dünya “dünuvv” kelimesinden gelmektedir. “Dünuvv” kelimesi aşağılık, aşağı olmak ve yakın olmak üzere iki temel mana ihtiva eder.

Dünya hayatı, bize yakın hayattır ve bu hayatın da yaşanması ve dikkate alınması gereken bir takım ilke ve esasları vardır. Biz bu ilke ve esaslara “din” diyoruz. Hepimizin bildiği üzere “din” ahiret günü anlamına da gelmektedir. Çünkü “din” aynı zamanda hesap ve ceza demektir. Fatiha Suresi'ndeki “mâliki yevmiddin” ibaresi, hesap gününün mutlak egemeni, mutlak maliki ve hâkimi gibi bir anlam taşımaktadır.

Günümüzde aslında bu din ve dünya ayrımının ne anlama geldiğinin -özellikle biz Müslümanlar için- net olarak ortaya konması lazım. Çünkü İslâm'ı gündemlerinde çok tutmayan ve alabildiğine sınırlı ve dar bir çerçevede anlayan kimseler için din adeta hesapta yok gibi. Hâlbuki dünyayı yani o yakın hayatı, o din gününe yani ahirete hazırlayacak olan şey, bu dünyada bizim yaşayacağımız dindir, dini algımızdır ya da din ile alakalı yaklaşımımızdır. Belirleyici olan, budur. Onun için -hadis olarak rivayet edilen ve fakat sağlam bir senedi bulunmamakla birlikte- hakikati ifade etmesi açısından: “Dünya ahiretin tarlasıdır.”1 rivayeti çok önemlidir.

Tarlada yetişen bitki ile tarla arasında geçici olmakla birlikte ayrılmaz bir alaka vardır; tarla olmadan, yer olmadan, arazi olmadan o bitki olmaz. Aynı şekilde bu dünya olmadan da ahiret hayatı olmaz. O hâlde ahiret hayatını belirleyecek olan da bizim bu dünyadaki hayatımız olduğuna göre bu dünyadaki hayatımıza da “din” denilmesi çok manidardır.2 Dolayısıyla İslâm gözüyle din ve dünyaya bakacak olursak İslâm'da dünyayı din ile imar etmek ve bu suretle din gününe yani ahirete hazırlanmak esastır.

Burada din derken özellikle kastettiğimiz İslâm'dır. Kur’ân-ı Kerim'in bilhassa Âl-i İmran Suresi'nin 19 ve 85. ayet-i kerimelerinde belirtildiği üzere Allah nezdinde kabul edilecek olan din İslâm'dır. Dolayısıyla bir Müslüman'ın terminolojisinde din denildiği zaman kastedilen İslâm dinidir.

İslâm bu dünyada yaşamak, bu dünyayı tanzim etmek, bu dünyaya nizam vermek üzere gelmiş bir hayat sistemidir. Dolayısıyla İslâm'da bu manada din ile dünya arasında tamamen birbirinden kopuk bir ayrım mevzubahis değildir. Bu yönüyle İslâm nazarında ne din ve dünya birbirinden ayrı olabilir ne dünya ahiretten soyutlanabilir. Az önce bahsettiğimiz gibi “Dünya ahiretin tarlasıdır.”. Biz burada ne ekersek orada onu biçeceğiz.

İslâm Gözüyle Din ve Dünya Ayrımı

İslâm'da ne kadar din ve dünya iç içe ise Batı'da da din ve dünya o kadar birbirinden ayrıdır. Maalesef bunun temelleri, elimizdeki mevcut tahrif edilmiş İncil'e kadar uzanmaktadır. İncil'de Hz. İsa'ya isnat edilen şöyle bir hadise anlatılmaktadır: Hz. İsa'yı zor duruma düşürmek kastı ile birileri ona bir Roma parası gösteriyor ve “Ben Allah'ın hakkını bununla nasıl ödeyeceğim?” veya “Kimin hakkını kime vereceğim?” anlamına gelen bir soru soruyor. O da “Sezar'a ait olanı Sezar'a ver, Tanrı'ya ait olanı Tanrı'ya ver.” diyor.3 Tabii olarak Roma paralarının üzerinde Sezar'a ait ibare ya da kabartmalar vardı.

İşte bu şekilde Tanrı'nın hakkı ile Sezar'ın hakkı üzerinden İncil'deki din ile dünya ayırımı Hz. İsa'ya atfedilen bu ifadelere kadar uzanabiliyor. Bu zihniyet Batı'da bilhassa Orta Çağ'da dünyayı sürekli olarak horlamak, küçümsemek olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü dünya bütün hataların, günahların, veballerin yeridir. Onlara göre özellikle kadın bu günah ve vebalden sorumludur çünkü bunca sıkıntıyı başa getiren onlara göre Havva annemizdir. Havva annemiz dolayısıyla ebedî günah, müteselsilen Âdem aleyhisselamdan devam etti. Dolayısıyla bu dünyanın sıkıntılarından, dehşetlerinden, zorluklarından kurtulabilmenin sadece bir yolu vardır. O yol da başta kadını lanetlemek, dünyayı sevmemek, dünyayı boşlamak ve dünyadan nefret etmektir. Bu sebeple dünyaya en çok bağlayıcı unsur olarak kabul ettikleri malı ve kadını hayatın dışına itmişlerdir. Rahiplerin ruhbanlık hayatının Hristiyanlıkta vazgeçilmez bir müessese olarak kurulması bundan dolayıdır.

Orta Çağ'da olduğu gibi din adamlarının katıksız ve tartışılmaz hâkimiyetine siyasî terminolojide “teokratik egemenlik” denilmektedir. Din adamları o kadar hâkim bir konuma sahiptirler ki IV. Henry aforoz edilmesinden sonra kendisini affettirmek için kışın çıplak ayaklı başı açık hâlde tir tir titreyerek papanın affını beklemiştir. Tarihte hepimizin bildiği bu hadise, Batı'da “din ve dolayısıyla Allah adına” yoğun bir din adamları sınıfı hâkimiyetinin var olduğunu gösteren vakıalardan sıradan bir vakıadır sadece.

Sonraları güç merkezi krallıklara doğru kayınca bu sefer krallar, kendilerini papaların takdisi ile Allah adına yeryüzünün egemenliğini sürdürdüklerini ilan ettiler. Meşhur 16. Lui'ye nispet edilen, “Kanun da benim, devlet de benim; din de benim, yasa da benim.” sözlerinin kaynağı ve dayanağı budur.4

Batı'da din adamları sınıfının bu şekildeki tahakkümü, Rönesans ve Reform hareketlerinde ağır bir bedel ödemeye neden oluyor. Dinin artık hayatın dışına itilmesinin zorunlu olduğu ve başka türlü özgürlüğün elde edilmesini imkânsızlığı kanaati yaygınlaşıyor. Bu düşüncenin egemen bir kanaat hâline gelmesi ile de kilisenin egemenliği yani papa ve din adamları sınıfının hâkimiyeti gittikçe gerilemeye başlıyor.

Batı nazarındaki din ve dünya kısaca anlatmaya çalıştığımız şekilde böyle bir ayrıma ve konuma gelmiş oluyor.

İslâm nazarında ise dünya horlanan bir yer değildir. Aksine Cenab-ı Allah'ın, insanı halife kıldığı bir mekândır. Halifeliğimiz yeryüzündedir. Cenab-ı Allah “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara Suresi, 30) demişti. Dolayısıyla yeryüzü bizim için Allah adına, Allah'ın emir ve yükümlülüklerini yani halifelik makamının gereklerini yerine getireceğimiz bir mekân, bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Batı'da ise din artık hayatın dışına itilmiş, bunun yerine fikrî yaklaşımlar ve felsefeler ön plana çıkmıştır.

Daha önce de bahsettiğimiz üzere hepimiz Türkiye'de yaşıyoruz. İsterseniz Misak-ı Millî hudutlarını yani ulus devlet hudutlarını bir kenara bırakarak söyleyelim: Hepimiz bir İslâm coğrafyasında yaşıyoruz. Burada yaşananlar bizim yerel gündemimizi oluşturuyor. Yani İslâm'ın egemen olduğu tarihte en azından, batıda Endülüs'ten doğuda bugün Endonezya'yı teşkil eden adalara, Filipinler'e kadar hatta Endonezya'nın en uzak köşedeki adasına veya Yeni Zelanda'ya kadar olan alan bizim ilgi alanımızdır ve buraları bizim dünyamızdır, biz Müslümanların dünyasıdır.

Diğer taraftan bize ait bu dünyaya egemen olan bir Batı dünyası bulunmaktadır. Maalesef bu vakıa ile birlikte dünyamız üzerindeki bu hegemonya dolayısıyla Batı kültürünün egemen olduğu bir dünya gerçeği ile karşı karşıya bulunuyoruz. Yani artık “bizim” dediğimiz dünya bile bir manada Batı'nın tasallutu, Batı'nın boyası ile boyanmış bir tablo olarak karşımıza çıkıyor.

Dolayısıyla ister kendimizi yerel dünyamızın mensubu olarak görelim ister dünya genelinde ve dolayısıyla özel isimle adlandıracak olursak Batı uygarlığı içerisinde bulunmuş insanlar olarak görelim veya ümmet olarak görelim her hâlükârda dünya gündemi ile bizim çok yakından ilgilenmeniz gerekiyor. Fakat gereklilik sadece böyle bir vakıanın zarureti değildir.

Dünya Gündemi ile Neden İlgilenmeliyiz?

Dünya gündemi ile ilgilenmemizi gerektiren aslında bizim akidemiz ile çok yakından irtibatı olan birçok husus saymak mümkündür. Ben bunlardan birkaç tanesini hatırlatmak istiyorum.

1. Cenab-ı Allah bizleri “vasat ümmet ve bütün insanlara karşı şahit olmak” durumunda olan bir ümmet olarak tayin etmiştir.

“Vasat”ın anlamlarından bir tanesi de itidalli, dengeli ve hâkim olabilmektir. Burada da aslında itidalli, dengeli ve hâkim olan en üst ümmet anlamındadır. Çünkü Peygamber (as) bir hadisinde şöyle buyuruyor: “Cenab-ı Allah'tan dilediğiniz zaman Firdevs'i isteyin çünkü Firdevs, cennetin en vasat ve yüksek yeridir, Rahman'ın Arş'ına da en yakın yerdir.”5 Rahman'ın Arş'ına en yakın yer olabilmesi için Firdevs'in cennetin en yüksek yeri olması gerekir. Çünkü “vasat” kelimesi Arapçada daima en üstte, en üstün olmayı da ifade eder. Dolayısıyla “vasat ümmet” demek aynı zamanda “en üstün ümmet” demektir ya da şöyle diyelim: Bütün beşeriyetin kendisine bakarak hizaya girmek durumunda olduğu ümmettir.

“Şahitlik” ise bilmeyi gerektirir. Beşeriyeti, dünyayı bilmemiz gerekiyor ki dünya ümmetleri hakkında şahitlik edebilelim. Bilinmeyen bir şey hakkında şahitlik, yalan şahitliktir. Yalan şahitlik ise İslâm'da kabul edilmez ve en büyük veballerden birisidir. “Helak edici yedi büyük günah” arasında Peygamber Efendimiz yalancı şahitliği de saymıştır. Dolayısıyla “vasat ve şahit ümmet” isek aynı zamanda dünyayı, dünyanın vakıasını, beşeriyeti ve beşeriyetin vakıasını gerektiği gibi ayrıntılarıyla bilmemiz gerekiyor. Hepimiz mi? Hayır. Ümmetin ilgili birimlerinin, görevlilerinin, yetkin şahsiyetlerinin, sorumlu insanlarının bundan haberdar olması, bilmesi gerekiyor. Bunun kapsamına her türlü siyasî, teknik, edebî, ahlâkî bilgi ve bilim dâhildir.

2. Rum Suresi'nin baş taraflarını hepimiz biliriz. O zaman Müslümanlar Mekke'deydiler. Dünyanın iki tane süper gücü olan Bizanslılar ve Sasaniler birbirleriyle savaşmış ve Mekke'deki bir avuç Müslüman bu olayla ilgilenmiştir. Onların bu ilgisi o kadar gerekli ve önemli bir hadisedir ki Kur’ân-ı Kerim bunu gündem etmiştir. “Onlar bu yenilmelerinden sonra pek yakında galip gelecekler.” (Rum, 3) ifadesi bir manada: Ey Müslümanlar, bu olayları takip etmeye devam edin, demektir. Dünyada olan biten sizi ilgilendirmesin demiyor; aksine dünyada olandan bitenden haberiniz olsun, bunu iyi bilin ve iyi öğrenin diyor.

3. Ümmetin tarihî derinliği de dünyada olan bitenlerden haberdar olmamızı zorunlu kılmaktadır. “Ümmeti tarihî derinliği” dediğimiz zaman şunu anlatmak istiyoruz: Bu ümmetin tarih sahnesine çıkması Muhammed (as)'in nübüvveti ile başlamamıştır. Bu ümmetin başlangıcı Kur’ân-ı Kerim'in yer yer referans olarak da gösterdiği gibi ilk peygamber Hz. Âdem (as)'dir. Bütün nebevi risaletler ise bizim medeniyet çizgimizi, bizim tarihî derinliğimizi oluşturmaktadır. Kıssaları bu sebeple Kur’ân-ı Kerim'de bilhassa vurgulanmıştır. Kıssalar kendilerinden ibret alınmayan hikâyeler değildir. Kur’ân-ı Kerim'deki kıssaların temel gayesi kendisinden birtakım ibretlerin ve derslerin alınmasıdır. Mısır'dan çıktıktan sonra iki hanımefendinin koyunlarını sulama ve onlardan birisiyle evlenme hadisesi sonrasında Musa (as) Medyen'de on yıl kalmıştır ve Kur’ân-ı Kerim'de buna dair tek bir açıklama bulunmamaktadır. Çünkü o dönemde Musa (as) beşeriyet hayatı açısından rutin olan ve sonraki nesillere miras olarak aktarılacak bir tarafı bulunmayan evlenme, çocuk sahibi olma, koyun gütme gibi hadiseler yaşamıştır. Miras olarak aktarılacak olan Musa (as)'nın mücadelesidir ve o mücadele bizlere Kur’ân-ı Kerim'de genişçe aktarılmıştır.6

Diğer bütün kıssalarda da durum böyledir ve bu kıssalarda her bir peygamberin bize bıraktığı müstesna bir miras vardır.

4. İsra ve Miraç hadisesi. Kur’ân-ı Kerim'in de ifade ettiği gibi Mekke'deki Mescid-i Haram'dan Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya gitme hadisesine İsra, hadis-i şeriflerin açıkça anlattığı ve Necm Suresi'nin de işaret ettiği üzere semavata çıkma hadisesine ise Miraç diyoruz.

İsra ve Miraç hadisesi, birinci elden Müslümanların belki kıyamete kadar ilgilenecekleri hatta her zaman ilgilenmek zorunda oldukları merkezî coğrafyayı göstermektedir. Beşeriyet tarihine baktığımız zamanda da bu bölgenin dünyanın en can damarı mahiyetindeki coğrafi bölgesi olduğunu görürüz. Bugün birçok şey ABD'den idare ediliyorsa dahi en azından I. Dünya Savaşı'ndan bu yana dünya politikasını belli başlı olaylarını yönlendiren coğrafya bu coğrafya olmuştur. Böylelikle Kur’ân-ı Kerim İsra ve Miraç ile bilhassa dünya gündemi içerisinde üzerinde hassasiyetle durmamız gereken coğrafyanın hangi coğrafya olduğuna da dikkat çekmiş oluyor.

5. Peygamber (as)'in siretinden gönderdiği davet mektuplarını iyi takip edelim. Eğer Peygamber (as) o zaman çevresinde olanı biteni, siyasal ve toplumsal vakıaları ve eğilimleri bilmeseydi, bunlarla yakından ilgilenmeseydi o mektuplar o üslupla yazılmazdı. Peygamber (as) mesela Müslüman olan iki yöneticiyi yerlerinde bırakıyor ve onlara yönetimlerine devam etmesini söylüyor. Bağlılık Peygamber (as)'e olduğu için onların yönetimlerine devam etmesinde sorun görülmüyor. Çünkü halk o yöneticileri seviyordu. Peygamber (as) böyle bir detayı bilmeseydi ve ilgilenmeseydi böyle bir siyaset takip etmesine imkân olmazdı.

6. Hicretten sonra Medine'de Ensar, Muhacir, müşrik olan Araplar ve Yahudiler arasında hazırlanan Vesika metnini tetkik ettiğimiz zaman da böyle bir ilginin varlığını görüyoruz. O tetkikte Peygamber (as) toplumsal yapıyı, sosyolojik yapıyı, bu sosyolojik yapının birbirleriyle alakasını ne kadar derin ve etraflı bir şekilde bildiğini ve bunu doğmakta olan İslâm devletinin lehine nasıl değerlendirdiğini görüyoruz.

7. Başlı başına bir askerî deha ve bu askerî dehanın yansıdığı pek çok incelikler bulunan Mute ve Tebük gazvelerinde de Peygamber (as) Bizans'ın durumunu, Bizans'a bağlı Suriye'deki eyaletlerin durumunu veya Farisilerin Irak'ta veya Suriye'de onlara bağlı devletçiklerin durumunu bilmemiş olsaydı Mute ve Tebük gazvelerinin de hazırlanması kolay bir hadise olmazdı.

8. Tebliğin, cihadın ve fethin mahiyetini biliyoruz. Tebliğin yapılacağı yer, nerede tebliğ yapılır, ne zaman cihat gerekir, cihat sonrası fütuhatın manası nedir ve fethedilen bir ülke nasıl İslâm yurdu hâline getirilir? Bütün bunlar, muhatabınızı ve kendileriyle İslâm nokta-i nazarından alaka kuracağımız ülkeleri veya toplumları yakından bilmemizi gerektiriyor. Bunlar bilinmeden hiçbir zaman tebliğin ve cihadın fethettiği ülke gerçek manada Darü'l-İslâm olamaz. Bunun için gerekli siyasetin takip edilmesi lazımdır. Bunun en güzel örneklerinden birisini Peygamber (as)'in Muaz b. Cebel'i Yemen'e vali olarak gönderdiği zamanki sözlerinde görüyoruz. Peygamber (as): “Onları tevhide davet et, tevhidi kabul edip itaat ederlerse ondan sonra namaz kılmalarını söyle ve ondan sonra tedricî olarak İslâm'ın diğer emirlerini emret.” buyuruyor. 7

9. Bu, bir toplumu ve bir insanı, insan yapısını tanımanın göstergesidir. Tüm bunların neticesinde fetihten sonra İslâm'ın iman, kültür ve ahlâkının taşındığını görüyoruz.

M. Beşir Eryarsoy


* Bu metin M. Beşir Eryarsoy Hoca'mızın Konya'daki Öğretmenler ve Mezunlar Buluşması programında gerçekleştirdiği “Türkiye ve Dünya Gündeminin Değerlendirilmesi” başlıklı sunumun ilk bölümünün yazıya geçirilmiş hâlidir. İkinci bölüm bir sonraki sayımızda yayınlanacaktır.

1 Bu gibi rivayetleri değerlendiren hadis âlimleri, bu lafızla hadis sabit olmamakla birlikte anlamı itibarıyla doğru olduğunu ifade etmiş ve buna yüce Allah'ın: “Kim ahiret ekinini isterse onun ekinini artırırız. Kim de dünya ekinini isterse kendisine ondan bir şeyler veririz. Ahirette ise onun hiçbir payı olmaz.” (Şûra, 20) buyruğunu delil gösterirler.

2 Arapçanın en müstesna özelliklerinden birisi de kelimelerin etimolojik yapısı ile alakasının çok sıkı ve muhteşem bir örgü hâlinde olmasıdır. Özellikle Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniye ile bu durum Arapçada çok daha yoğun bir hâl almış bir vaziyetedir.

3 Matta İncili'nde (Bap: 22, 15-23) bu hadise şöylece dile getirilmektedir: “O zaman Ferisîler gidip İsa'yı sözle nasıl tuzağa düşürürler diye öğütleşiyorlardı… İmdi bize söyle, sana nasıl görünür? Kayser’e vergi vermek caiz mi yahut değil mi? Fakat İsa onların kötülüğünü anlayıp dedi: … Bana vergi parasını gösterin. Ve İsa'ya bir dinar getirdiler. İsa da onlara dedi: Bu suret ve yazı kimindir? Onlar: Kayser'in dediler. O vakit İsa onlara: Öyle ise Kayser'in şeylerini Kayser'e ve Allah'ın şeylerini Allah'a ödeyin, dedi.”

4 Bu anlayışa temel teşkil eden ifadeleri Matta, Bap. 16, 18-20 ile özellikle Pavlus'un Romalılara Mektubu'nun 13. Bap, 1-7'ye bakılabilir. Orada teokratik sistem ve anlayışın temel dayanaklarını daha açık ifadelerle görmek mümkündür.

5 Buhari, 2790, 7423; İbn Mace, 4331; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 8421

6 Musa (as)' nın mücadelesini iki temel boyutuyla ele almak gerekir:

a. Kavmine karşı verdiği “tevhit üzere sebat mücadelesi” ile

b. Bu tevhidin hayata hâkim olması ve hâkimiyetinin sürekliliği için hem Firavun’a ve düzenine karşı verdiği gerçek anlamda “özgürlük mücadelesi” boyutuyla hem de İsrailoğullarına karşı verdiği “tevhit üzerinde sebat göstermek” ve tevhidin sürekliliğini sağlamak” boyutuyla ele alınmalı ve üzerinde durulmalıdır.

7 Bk. Buhari, 1395, 1496, 4347; Müslim, 19; Tirmizi, 625; Nesai, 2435; İbn Mace, 1783…

 

medeniyet akademi 2019 2020 1

tefsir dersleri

medeniyet bulten logo

Yazanlarımız