• TEFRİKAYA SEBEP OLMAK DÜŞMANA DESTEK OLMAKTIR

      Aramızdaki her ayrılık, her bölünme, gücümüzü zayıflatan her çekişme, düşmana verilen üstü örtülü bir destektir. Başta toplulukları peşinden sürükleyen veya sözü dinlenenler -parti, cemaat, tarikat ve kanaat önderleri- olmak üzere bilerek veya...

DUYURULAR

TEFRİKAYA SEBEP OLMAK DÜŞMANA DESTEK OLMAKTIR

tefrikaya sebep olmak
Aramızdaki her ayrılık, her bölünme, gücümüzü zayıflatan her çekişme, düşmana verilen üstü örtülü bir destektir. Başta toplulukları peşinden sürükleyen veya sözü dinlenenler -parti, cemaat, tarikat ve kanaat önderleri- olmak üzere bilerek veya bilmeyerek tefrikaya, Müslümanların enerjilerini ve zamanlarını birbirlerine karşı harcamalarına sebep olanlar büyük bir vebal altındadır.

Bunlar kendi yanlışlarının cezasının yanı sıra yanlış bir çığır açarak sebep olduklarının günahlarını da yüklenmiş olurlar.

Menzile varmak için tutuğumuz yol ne olursa olsun, düşmanın değirmenine su taşımamalı, ümmetin birliğine destek olmuyorsa bile hiç olmazsa bölünmesine yol açacak bir çaba içinde olmamalıdır. Çünkü tefrikayı haklı çıkaracak hiçbir sebep ve gerekçe yoktur.

Buradan inancımıza, kaynaklarımıza, temel değerlerimize aykırı düşünce ve hareketleri tasvip etme ve onların yanında yer alma sonucu çıkarılmamalıdır. Bu kayıtlarımızla birlikte, ümmetin birliği ve maslahatı için bu hareketler karşısında yerine göre susmak, yerine göre destek olmak icap edebilir.

Hatta dünyada mevcut küresel güçlerin Müslümanlara karşı ittifak içinde, İslâm birliği ve ümmetin vahdetine bir tehdit olmalarını önlemek için birine karşı diğerine destek vermek dahi gerekebilir. İslâm tarihinde bunun örnekleri vardır.

Bugün neredeyse bütün İslâm coğrafyası, çevremiz, komşularımız işgal altında; büyük çoğunluğu sivil olmak üzere ölü sayısı milyonlarla ifade ediliyor, çaresiz, yerlerinden yurtlarından edilmiş, hicret etmek zorunda kalmış milyonlar var. Geriye kalanlar her an can güvenliği endişesi taşıyorlar. Yine dünyanın birçok yerinde sömürü, savaş, terör ve kıtlıklar yüzünden temel insani ihtiyaçlarını karşılayamayan veya açlıktan ölen milyonlarca insan var. Ortalık adeta yangın yeri iken oraya su taşımak yerine, ihtilafları gündeme getirmek en iyimser tabirle basiretsizliktir.

Herkes Benim Gibi Düşünmek ve Benim Gibi Yaşamak Zorunda Değil

Müslüman dairesi içinde kaldığı, dinden çıkaran bir söz ve fiil içinde olmadığı sürece bütün görüş ayrılıkları, fikrî ihtilaflar, dillerimizin, renklerimizin, akıllarımızın, bilgilerimizin farklılığı gibidir. Nasıl ki bütün insanları doğuştan var olan farklılıklarını doğal kabul etmeyip onları tek tipleştirmek beyhude ise İslâm dairesi içinde kalan görüş ayrılıkları için uğraşmak, onları tek bir görüşte birleştirmeye zor lamak da yanlış, boş ve beyhude bir iştir. Bunun için harcanan zaman boşa harcanmıştır.

Düşmanlık Sadece Zalimlere Karşıdır

İslâm hukukuna göre inanmamak veya batıl bir dine mensup olmak öldürülme sebebi değildir. Allah bütün kullarına hidayeti (doğru yolu) gösterdikten sonra, inanma ve inanmama konusunda cüzi irade vererek serbest bırakmıştır. Dilerse iman eder, dilerse inkâr eder. Aksi takdirde imtihan anlamsız olur. Ancak batıl, hak üzerine galebe çalmaya başlar, hakkı susturmaya, boğmaya çalışırsa bu en büyük zulümdür. Bu anlamda hak batıl savaşı kıyamete kadar devam eder. Hak hiçbir zaman batılın hükmü ve tahakkümü altında yaşayamaz, ancak hakkın hâkimiyeti altında batıl da barınabilir.

Bize Verilen Nimetler ve İmkânlardan Dolayı Sorguya Çekileceğiz

Bildiğimiz ve her zaman itiraf etmek zorunda kaldığımız bir hakikat var; bir şeyi ancak kaybedince kıymetini anlıyoruz. Yokluğunu yaşamadan sahip olduklarımızın kadrini takdir edemiyoruz. Savaş olmadan, barışın, mülteci durumuna düşmeden devlet ve vatanın, hasta olmadan sağlığın, yaşlanmadan gençliğin, aç kalmadan tokluğun, ihanete uğramadan sadakatin, dostluğun ve vefanın kadrini bilmiyoruz.

Oysa asıl kaybetmeden önce sahip olduklarımızın değerini bilmemiz gerekiyor. Çünkü başımıza gelmese bile bunların hepsi ya tarihin bir yerinde yaşandı veya şu anda bizi kendisine şahit tutarak dünyanın bir tarafında, belki de yanı başımızda yaşanıyor. Bildiklerimiz ve şahit olduklarımız, eğer sahip olduğumuz nimetlerin kıymetini kavratmıyor, sorumluluklarımızı hatırlatmıyorsa bunları kaybetmemiz mukadderdir.

Farkında olmadığımız, sayamadığımız ve şükrünü ifa etmekten aciz olduğumuz envaiçeşit nimetler içindeyiz. Emin bir beldede refah ve huzur içinde yaşıyor, korkmadan seyahat edebiliyor, çalışabiliyor, ticaret yapabiliyoruz. İstersek başarısızlıklarımıza sayısız mazeretler, makul, mantıklı gerekçeler bulabiliriz ancak şikâyet etme, mazeret üretme noktasında değiliz. Tam işleyen adil bir düzen yok ama azimle çalışan ve üretenin önünde hiçbir engelin duramayacağını da biliyoruz. Kısaca, kendimizi kandırmaya gerek yok, imkânlarımızı sonuna kadar kullanmıyoruz.

Her fert, topluluk ve devlet imkânlarının, neye gücünün yetip neye yetmediğinin hesabını iyi yapmalıdır. Şartları, imkânları ve potansiyeli doğru değerlendirmeli ona göre adım atmalıdır. Kişi önce kendisinden, sonra ailesinden, sonra komşularından sonra mahallesinden daha sonra içinde yaşadığı toplumdan aldığı role göre kademe kademe sorumludur. “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz…” Herkes her şeyden sorumlu değildir.

Yaşadığımız sorunların çözümü konusunda taraf ve müdahil olamadığımız konuları, sorumluluk ve salahiyet sahibi olmayan kişilerle sürekli konuşup durmak, moralimizi bozmaktan başka bize hiçbir katkı sağlamayacaktır. Evet, ümmet olarak dünyanın neresinde acı ve gözyaşı varsa o bizim meselemizdir. Buna bigâne kalamayız. Fakat bunları eli kolu bağlı olarak sadece konuşmak bizi ye’se düşürür, acziyete sürükler. Kendi gündemimizi kendimiz belirlemez isek, belirleyici ve içinde olmadığımız mevzulara sadece seyirci olarak iştirak etmiş oluruz.

Kudüs Davamız

Kudüs'ü Müslümanların gündeminde tutmak Kudüs davasına bir katkıdır elbette, ancak bu yeterli değildir. Kudüs, sadece gündemde (güncel) olduğu zaman değil, özgürlüğüne kavuşuncaya kadar sahip çıkılması gereken ümmetin ortak bir davasıdır. Mescid i Aksa'nın işgalden kurtarılması bir akide meselesidir. Her Müslüman “Ben Kudüs için ne yapabilirim?” sorusunu kendisine sorup yapabileceğini yaptığında ancak Kudüs davasına sahip çıkmış olur. Tıpkı bugünkü gibi, Kudüs işgal altında iken Mescid i Aksa'ya minber yapan marangoz gibi. Bütün imkânsızlıklara, kısıtlamalara ve ablukaya rağmen Gazzelilerin Kudüs için nasıl canlarını feda ettiklerini görünce bizim arkasına sığınabileceğimiz hiçbir mazeretimiz kalmaz.

Kudüs ve çevresinde oturan, orada ribat yapan bir avuç Müslüman'ın bir arada var olmasına, hayatlarını sürdürmesine ve direnmelerine katkı sağlamak, onlara moral vermek, sabır dilemek de Kudüs davasına bir katkıdır. Karınca kaderince bu yolda atılan her adım önemli ve değerlidir.

Ancak unutmamak lazım ki Kudüs, Müslümanların bölük pörçük ve dağınık olmalarının bir sonucu olarak işgal altındadır. Maalesef bugün zillet içinde yaşamamızın sebebi İslâm'ın bize emrettiği sürekli, sistemli ve istikrarlı çalışmayı (cihadı), azimli ve sabırlı olmayı terk etmemiz ve yasaklamış olduğu kendi aramızda çekişmeyi, çatışmayı sürdürmemizdir. Yani Allah'ın emrettiğini terk etmemiz, nehyettiğini yapmamızdır.

Ümmet olarak kaybettiklerimizi tekrar kazanmamızın bir tek yolu vardır, o da her ne olursa olsun kendi aramızdaki ihtilaf ve çekişmeleri bir tarafa bırakıp, düşmana karşı azim ve kararlılıkla çok çalışmaktır. Allah'ın yeryüzüne koyduğu kanun ve sünnetullaha göre müslim veya gayrimüslim çalışan kazanır. Kazanmak için çalışmak ihtiyari bir tercih değil, bir zorunluluktur. Kudüs'e giden yol da İslâm ümmetinin vahdeti için çok çalışmak ve güçlü olmaktan geçer.

Ramazan Tuğ

tefsir dersleri

Yazanlarımız



muvafakat besir

ömer hoca ile röportajlar