• DEİZM'İN ARAMIZDA NE İŞİ VAR DEMEYELİM

      Bilindiği üzere Şeytanın işi itikadî ve amelî her türlü dalâlet ve yanlışlığı beşeriyet alemi arasına pompalamaktır. Pompaladığı itikadî, amelî, ahlâkî kategorilerdeki her türlü dalâleti kendisine verilmiş bütün imkânlarla Âdem oğluna güzel ve...

DUYURULAR

DEİZM'İN ARAMIZDA NE İŞİ VAR DEMEYELİM

Bilindiği üzere Şeytanın işi itikadî ve amelî her türlü dalâlet ve yanlışlığı beşeriyet alemi arasına pompalamaktır. Pompaladığı itikadî, amelî, ahlâkî kategorilerdeki her türlü dalâleti kendisine verilmiş bütün imkânlarla Âdem oğluna güzel ve süslü gösterir, üzerine aldığı esas görevini kendisi için en verimli bir şekilde neticelendirmek için her türlü yolu dener ve bütün imkânlarını kullanır.

Bunu sebebi vardır. Çünkü İblis, beşeriyyetin atası Âdem’den dolayı büyük bir yara almıştır. Hatta sahip bulunduğu en değerli varlığı olan pek üstün konumunu kaybetmekle karşı karşıya kalmış olmayı Âdem’in varlığına bağlamış, sahip bulunduğu her türlü imtiyazın elinden gitmesinden dolayı Âdem’i suçlamıştır. Çünkü Âdem’e bahşedilen pek yüksek konumu bir türlü hazm edememiş, asla kabullenmemiş ve kabullenmeyecektir. Zira İblis, Âdem’e bahşedilen müstesnâ konuma ancak kendisinin lâyık olduğu kanaatine sahiptir. Kendisi dururken Âdem’in bu konuma getirilmesinin kendisine yapılan büyük bir haksızlık, adaletsizlik, isabetsizlik ve hikmetsizlik olduğunu kabul etmiş ve dile getirmiştir:

Hadiseyi sebep ve sonuçlarıyla Kur’ân-ı Kerîmimiz'deki benzeri bir çok âyet arasından şu aşağıdaki âyet-i kerime meâllerinden izlemeye ve anlamaya çalışalım:

“Andolsun ki sizi yarattıktan sonra size şekil verdik. Sonra meleklere: Âdem’e secde edin, dedik. İblis müstesnâ secde ettiler. O ise secde edenlerden olmadı.

(Yüce Allah) buyurdu ki: Ben sana emr ettiğim halde seni secde etmekten alıkoyan nedir? O: Ben ondan daha hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın, onu da çamurdan yarattın.

Öyleyse hemen in oradan. Artık orada kibirlenmek haddin değildir. Hemen çık, git. Çünkü sen aşağılıklardansın, buyurdu.

Bana (insanların) diriltilecekleri güne kadar mühlet ver, dedi.

Haydi öyle olsun, sen mühlet verilmişlerdensin, buyurdu.

(İblis) dedi ki: Beni azgınlığa ittiğin için, ben de andolsun Senin doğru yolunda onlara engel olacağım.

Sonra andolsun, önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım. Böylece çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.

Küçültülmüş, kınanmış ve kovulmuş olarak çık oradan. Yemin ederim ki onlardan kim sana uyarsa, cehennemi hep sizden dolduracağım, buyurdu.” (A’râf, 11-18)

İşte meselenin esası bu. Şeytan kendisine layık gördüğü konumun haksızlık ve hikmetsizlik neticesinde Âdem’e verildiğini iddia ettiği –kendince- bir yanlışa itiraz etmiştir, kendince bu yanlışa karşı çıkmıştır. Onun  kanaati bu. 

Bu yanlışa itiraz etmesi İlâhî gazaba maruz kalmasına ve bütün konumunu ve ayrıcalıklarını kayb etmesine sebep teşkil ediyor. Ama ona göre bu işin suçlusu, asıl müsebbibi -bir yere kadar bütün bunlardan habersiz- Âdem’dir. İblis de bundan ötürü –Allah’ı, isabetsizlik, ilimsizlik ve hikmetsizlikle itham etmek çılgınlığı yanında- faturayı Âdem’e ve zürriyetine kesmiştir.

Âdem’i ve soyundan gelecekleri “Allah’ın yolundan uzaklaştırmak için gerekli imkân ve donanımlara sahip kılması gerektiği bilinciyle Âdem oğulları dünyada var oldukları sürece o da hayatta kalmak” başta olmak üzere kendisine biçtiği görev için gerekli kabul ettiği her türlü imkân ve donanıma sahip kılınmayı istedi. Ölümden sonra dirilişe kadar ölmemek isteği dışında dilekleri kabul edildi.

Büyüklenmesi ve itiraz ederek diklenmesi karşılığında, kovulmakla, kınanmakla, küçültülmekle cezalandırıldı.

***

İşte biz Müslümanlar bu günlerde, gençliğimizi ciddi bir şekilde tehdit eden “DEİZM” dedikleri tehlikenin derin sebeplerini burada aramalıyız. Mazlumları oynayan, timsah göz yaşları döken İblis’in, Âdem’e ve soyundan geleceklere iliklerine kadar işlemiş olan kin ve nefretin tarih boyunca saptırıcı yol ve yöntemlerinden birisi de, bu günlerde yeniden cilalayıp piyasaya sürdüğü yeni tuzağı “DEİZM” dedikleri tuzaktır.

NEDİR BU DEİZM?

Zannımca Deist olduğunu söyleyenlerin de ona itiraz edenlerin de bir bölümü bunun tam olarak ne anlama geldiğini bilmemektedir. Ne olduğu ile ilgili olarak ilgili sözlük ve ansiklopedilerde ve bu gibi konuları irdelemeye ayrılmış eserlerde uzun boylu bir seyahat yapmaya gerek kalmadan itimad edilebilir bir eserden hareketle kısa bir tanım yapmak yerinde olacaktır. (Yapacağımız alıntıdaki koyu vurgular -madde başlığı hariç- şahsıma aittir): 

“Deizm: Yaradancılık. Yetkin bir kişisel varlık olarak Tanrının varlığına duyulan inanç; İngiltere ve Fransa’da 16. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan ve dini yaşantının Romantik hareket tarafından önemli bir dönüşüme uğratıldığı 19. yüzyıla kadar süren eleştirel din hareketi. Akıl çağında anlaşıldığı şekliyle doğal teoloji ve rasyonel bir ahlâkın, dinin tek mümkün içeriğini meydana getirdiği görüşü olarak deizm vahyi, vahyin bildirdiği Tanrı’yı ve dini inkâr ederek, yalnızca akıl yoluyla kavranan bir Tanrı’nın varoluşuna inanır.

……

Deizm, şu temel tezleri ve tavırları içerir: 1. Tanrı, ilk neden olarak evreni varlığa getirmiştir. 2. Tanrı, evreni yöneten değişmez yasaları da yaratmıştır. 3. Tanrı yaradılışa, yarattığı evrene hiçbir şekilde içkin olmayıp tıpkı bir saatçinin saatini imal edip kurduktan sonra saatiyle bir ilişkisinin kalmaması gibi, evrene aşkındır. Evrene müdahale etmez.1  4. Akıl vahiyle uyum içindedir, ya da vahiy akla uygun olmalıdır. 5. Dinin kutsal kitabı, aklın ışığında analiz edilmeli ve mistik öğelere ve mucizelere yer verilmemelidir.

Buradan anlaşılacağı gibi, söz konusu anlayış, peygamberlere ve dinlere gerek olmadığını öne sürmekte ve bir tür “doğal din” düşüncesini benimseyip savunmaktadır. Voltaire ve Rousseau tarafından da savunulan bu tanrı anlayışı, hoşgörü, dünyevileşme ve laisizmin gelişiminde etkili olmuştur.” 

Bu boyutlardaki bir yazı için uzun sayılabilecek bu alıntının, 1. konunun mahiyetini yetkin ve tarafsız bir ağızdan derli toplu özlü bir şekilde anlamak, 2. bunun üzerinde mutabık kalındıktan sonra, 3. mutabık kalınan bu tanımdan ve çizilen çerçeveden sonra konuyu red, kabul ve itirazlar çerçevesinde ele alma imkânı yakalamak gibi maksat ve sebepleri vardır.

Ben burada konuyu belirtiğim çerçevede ele almayıp sadece bir mümin olarak Deizm’e bazı itiraz ve eleştirilerimizi ortaya koymaya çalışacak ve bu akımın bize yaptırdığı bazı çağrışımlara kısaca dikkat çekmek istemekteyim.

Deizm, felsefî bir inanç olarak Rönesans sonrası ve Aydınlanma çağının bir ürünü olarak ortaya çıktığı kabul edilse bile bu, İblis’in insanların ayağını kaydırarak intikam aldığı ve Âdem oğlunun doğru imanını hedef alan, korkunç etkili, son derece zehirli ve paslı bir hançeri insanın kalbine doğrudan saplamasıdır. 

Böylece bir taraftan insanın Tanrı’nın varlığına imanın verdiği rahatlıkla bir tür itminana sahip olmasını sağlar. Diğer taraftan Tanrı’nın kâinata ve insanın hayatına müdahil olamayacağını söyleyerek, böyle bir inancın insanın yeryüzündeki ilâhlık iddiasına her hangi bir halel getirmez. 

Bu yönüyle Deizm bize Kur’ân-ı Kerim’in aşağıdaki âyet meallerinde dile getirilen hem tarihin derin zamanlarından itibaren var olan hem de bu zemine kayanların asla kurtulamayacakları son derece tehlikeli, kesin helâk edici şu kaçınılmaz ve çıkılması bazen çok zor olan girdaplara düşürür. İşte Kur’ân-ı Kerim tam da bu noktada bizim Rubûbiyyeti kabul edip ulûhiyyeti red etmekle çelişkiye düştüklerini söylemek istediğimiz3  “deistler”le şöyle bir diyaloga girmektedir:

“Sen onlara: Göklerle yeri kim yarattı ve güneşi ve ayı kim emrinize verdi, diye sorsan, onlar, elbette: Allah, diyeceklerdi. O halde nasıl yüz çevirip döndürülüyorlar?” (Ankebût, 61)

“Sen onlara: Gökten suyu indirip onunla yeri ölümünden sonra dirilten kimdir, diye sorsan, onlar elbette : Allah’tır, derler. Allah’a hamd olsun, de. Fakat onların çoğu akıl erdirmezler.” (Ankebût, 63)

Benzeri sorular Lokmân, 25; Zumer, 38; Zuhruf, 9-10 ve 87. ayetlerde de gündeme gelmektedir. Bu sorulardan maksat ise, böyle bir Rab/tanrı inancına sahip olanların esas itibariyle bir çelişki içinde olduklarına dikkat çekmektir.

Dikkat etmemiz gereken bir diğer husus ise bu gibi âyetlerin Mekke’de inmiş surelerde yer almış olmasıdır. Çünkü Mekkeliler de aynen böyle diyorlardı: Evreni Allah yarattı ve idare etmektedir, yeri idare etmekle en ufak bir ilişkisi yoktur. Yerin, yeryüzünün yönetimi putlarımız aracılığıyla bize aittir, diyorlardı. Bunu açıkça ifade etmiyorlardı, belki ama sonuç bundan başkası değildi.

İşte bunu ispatlayan bir örnek: 

“Onlar zanlarınca: Bu davarlar ve ekinler dokunulmazdır, onları dilediğimizden başkası yiyemez. Birtakım davarların da sırtları (na binmek ve yük vurmak da) haram kılınmıştır, dediler. Birtakım hayvanlar da vardır ki Allah’a iftira ederek (boğazlanırken) üzerlerine O’nun adını anmazlar. O, onları bu iftiraları yüzünden cezalandıracaktır.

Ve dediler ki: Şu davarların karınlarındakiler yalnız erkeklerimize helâl, kadınlarımıza haramdır. Şayet ölü (doğar) ise onlar bunda ortak olurlar. (Allah) onlara bu yakıştırmalarının cezasını verecektir. Muhakkak ki O Hakîm'dir, Alîm'dir.

Bilgisizlik yüzünden evlâtlarını beyinsizce öldürenler ve Allah’ın kendilerine ihsan buyurduğu (helâl) rızkı Allah’a iftira ederek haram sayanlar gerçekten büyük bir zarara uğramışlardır. Şüphesiz onlar sapmışlar ve doğru yolu da bulamamışlardır.” (En’âm, 138-140)

İşte enazından “deizmin bir türü” diye adlandırabileceğimiz “doğru akideyi paramparça eden bu inanç”ın sonunda insanı nereye kadar götürebileceğini açık örneklerinden biri.. Allah’a iftiradan tutun, çocuklarını beyinsizce öldürmeye varıncaya kadar her türlü şirk…

Demek ki, Allah’ın yasalarından kurtulayım derken ya da onun ulûhiyetini inkâr edeyim, red edeyim derken daha iyi bir sonuca ulaşılmıyor, ne olursa olsun yasasız kalınmıyor. Yasayı kişi de yapsa Dârunnedve, parlamento, kral ya da bir monark yapsa sonuç yine değişmiyor.

Deizmin insanı içine düşürdüğü ikinci tehlikeli girdap ise, Allah’ın ya da Deistlerin dediği gibi Tanr’ının müdahil olması kabul edilmeyen ve dolayısıyla insanın kendisi için boşaltıldığı açık ifade edilmese bile vakıada oraya kadar varan yeryüzünde insanın nefsini ilahlaştırması üzerinden Şeytanın ilâhlaştırılması hakikatidir: 

“Hevâ ve hevesini kendisine ilâh edineni gördün mü? O kimseyi sen mi koruyup savunacaksın?” (Furkan, 43)

“Kendi hevâsını ilâh edinmiş, bilgisine rağmen Allah’ın kendisini şaşırtmış olduğu, kulağına ve kalbine mühür vurduğu, gözü üzerine de perde gerdiği kimse hakkında ne dersin? Artık buna Allah’tan başka kim hidayet verebilir?” (Câsiye 23)  

Bu iki âyete göre bu girdaba kapılmış bir kimseyi “sen” diye hitap edilen Allah rasûlü de koruyamaz. Pek büyük bir güç sana geldiği bilgisi de kurtaramaz. Geriye kurtuluşun tek bir ihtimali kalmaktadır:

Kişinin Allah’ın yardımını isteyerek bütün samimiyetiyle Allah’a yönelip Rubûbiyyetini kabul edip ulûhiyyetini red etmek şeklindeki saçma, çelişkilerle dolu bir anlayıştan ve bazen da çeşitli psikolojik rahatsızlıkların yansıması olan bu yanlış akideden kurtulup arı duru, berrak tevhide yönelmesinden başka bir çıkar yol kalmamaktadır.

 

***

Şimdi de çuvaldızı biraz da kendimize batıralım:

Sebep ne olursa olsun ve adına ne denirse densin, bir inanç olarak İslâmî-Kur’ânî karşılığı kesin olarak “küfür-inkâr” olan Deizm ve benzeri inançlara sahip olanlar yabancılar değildir, içimiz yana yana ifade edelim ki: “bizim çocuklarımız”.

Bunlar dışarıdan gelmedi. Başkalarının çocukları değil… Yani bizim kendileri için hazırladığımız ilmî, fikrî, ahlâkî, ailevî, terbiyevî, eğitimsel, toplumsal, siyasal ve küresel şartların bir neticesidir.

Aslına bakarsanız bu neslin bu hali şartlarıyla mütenasip değil. Oluşturduğumuz bu şartların toplamına göre daha zor bir nesil ile karşı karşıyakalabilir ve imtihanız çok daha zor olabilirdi.

O halde belirttiğim bütün bu alanlardaki hatalarımızın ve yaptığımız yanlışların doğru ve tam bir listesini ortaya çıkarmakla işe başlamalıyız.

Dilerseniz hepimizi ilgilendiren şu soru ile ve onun teşkil ettiği yan başlıklarıyla işe başlayalım:

-Büyüyünce ne olacaksın? Sorusuna hangi cevabı vermesini telkin etmiştik? sorusuyla yani.

Oğlum 4-5 yaşlarında iken böyle bir soru ya muhatap olmuştu evimizi ziyaret eden bir zat tarafından. Oğlumun cevabı çok esaslıydı:

-Adam olacağım, demişti.

Çocuk haliyle “adam olma”nın tam olarak ne anlama geldiğini biliyor olamazdı elbette… Ama benim Allah’a olabildiğince iyi kul olabilmek diye anlamlandırdığım “adam olma”yı amaçlarımızın ve edindirdirmek istediğimiz vizyonun tam merkezine oturtmamız ve her şeye rağmen bu hususta tavizsiz olmamız gerektiğine inanıyorum.

Mühendis, doktor, asker ve belki de ailesinin şartları gereği, imam, hoca vs… dememişti. Çünkü onunla o konuları pek konuşmuyorduk….

Çocuklarımıza gereksiz telkinlerin, onları yanlış yönlendirmelerin, her yaşta öğretilmesi gerekenlerin, kazandırılması gereken ahlâk ve alışkanlıkların, sahip olmaları gereken vizyon ve ideallerinin neler olduğu üzerinde kaçımız yeterince kafa yorduk, düşündük araştırdık. 

İlgili bilim adamlarımızın bu alandaki çalışmaları ne âlemde? Bunu yaptıysak çocuklarımıza bunları ne kadar verebildik?...

Vur abalıya diyerek, Batı'yı, emperyalizmi, yahudiyi/siyonizmi, laikliği ya da pek çok maznunu günah keçisi ilan edip lanetmeden kendi tutum ve duruşumuzu sorgulamamızın daha önemli ve öncelikli olduğuna inanıyorum.

Kanayan yaralarımızın ilacı yine bizde, elimizde… 

M. Beşir Eryarsoy

 

 


[1] Bu anlayış Newton’a ait olup onun Tanrı ve kâinat tasavvurunu ifade eder. Dolayısıyla Deizm’in bir felsefi inanç olarak oluşumundabir çok ilim ve fikir adamının, felsefecinin payı bulunmaktadır.

[2]Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, İstanbul Ekim 2002, s. 255-256

[3] Dikkat edecek olursak –hadiste belirtildiği üzere Allah ile kul arasında pay edilmiş olmakla nitelendirilmiş- Fâtiha Suresi’nin ilk yarısı Allah’ın Rubibiyyetini, ikinci yarısı ise ulûhiyyetini dile getirmektedir. Rububiyyet, Allah’ın mutlak yaratıcılık ve kâinattaki mutlak egemenliğini dile getirirken,  ikinci yarısı da Yüce Rabbimizin yeryüzündeki beşerî hayatın üzerindeki her türlü hukuki, Şer’î ve yasal egemenliğini dile getirmektedir.

tefsir dersleri

Yazanlarımız



muvafakat besir

ömer hoca ile röportajlar

tefsir 2017 2018 1