ÖMER KÜÇÜKAĞA HOCAMIZ İLE RÖPORTAJ-5

omer kucukaga ile 5

(Ömer Küçükağa Hocamız ile sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.)

Küçükağa: Böylece Erzurum’dan Isparta İmam-Hatip Lisesi'ne geçtik. Artık yavaş yavaş okulla tanışıyorum, arkadaşlar ediniyorum. Baktım birisinin elinde kitap var. Yabancı dil kitabı, ama hiç Fransızcaya benzemiyor. Hemen yanına sokulup ne kitabı olduğunu sordum.

İngilizce kitabı olduğunu söyledi. Allah Allah, sizin okulda İngilizce mi var, dedim. Evet, dedi. Sen bilmiyor musun? Hayır, bilmiyorum, dedim. Buna çok sevindim. Benim yabancı dilim Fransızca, ama İngilizce de öğrenmek istiyorum. Fransızcayı daha önce öğrenmiştim. Seviyem çok iyiydi. Dört beş sene Fransızca okuduydum. Hocalarımız da çok iyiydi.

Medeniyet: O yıllara ait bir hatıranız yahut sizde iz bırakan bir hocanız oldu mu hiç?

Küçükağa: Olmaz mı hiç, unutamadığım bir hocam vardı mesela: Şenay Hanım... Otuz yaşlarında, hafif şişman, yaklaşık 1.45-1.50 boylarında evli bir hanım. Fransızca hocamız. Belki yurt dışında da çalışmış. Fransızcası çok çok iyi. O gelinceye kadar Fransızca hocalarını pek kale almıyorum, çünkü ben hocaların hepsinden iyiydim. Ama o benden daha iyi çıktı. Belki size biraz garip gelecek ama, ortaokul ve lise hayatımda hiç ders kitabı kullanmadım ben. Hocalar biraz kızacak olsa yanımdakinin kitabına bakardım. Fransızca kitabım da yoktu. Hoca hanım, sınıfa girdi ve ders anlatıyor. Herkesin kitabı var, bir benim yok. Senin kitabın nerede, dedi. Kitabım yok. dedim. Niye yok. aç çantanı çıkart çabuk kitaplarını, dedi. Çantam da yok, dedim. Tabii sınıf gülüyor. O soru sordukça sınıf başlıyor gülmeye. Her soruda aynı cevap, aynı gülüşler. Hoca bunu kendisine yönelik bir alay zannetti. Hâlbuki öyle değil. Her yeni gelen hoca ile aynı diyalogu yaşamışızdır. Kitabın neden yok, nerede, nasıl...? Şenay Hanım, niye gülüyorsunuz diyerek kızdı. Sınıftakiler dedi ki hocam. Ömer’in Fransızcası çok iyidir, o defter kitap getirmez; sadece sizin derste değil bütün derslerde böyledir: ama dersleri dikkatle dinler, dikkatli dinlediği için de çok başarılıdır. Hayır, ben kabul etmem, dedi hoca. Bunun üzerine dedim ki, hiç olmazsa bu derslik arkadaşın kitabından takip edeyim, önümüzdeki derste kitapları alırım. Arkadaşlar yine gülüştü. Alınırı deyip de almadığım çok olmuştur çünkü. Ondan güldüler. Neyse, gel zaman git zaman, aradan biraz geçti. Yazılı zamanı. Fransızcadan yazılı olacağız. Hocanın gözü üzerimde. Soruları tahtaya yazıyor. On tane soru sordu. Sınıfta da en başarılı birkaç öğrenciden birisiyim. Bir arkadaşım vardı, bazı derslerde o daha başarılıydı. Onun da ismini söylemem lazım: Abdullah Aydınlı.

Medeniyet: Yoksa meşhur Abdullah Aydınlı Hoca mı? İlahiyat profesörü...

Küçükağa: Evet, ta kendisi. Şu anda çok güzel akademik çalışmalar yapıyor Onunla yan yana oturduk. Yaklaşık dört buçuk sene aynı sırayı paylaştık. Hiç ayrılmadık. Zeki bir insandı, hâfızdı. Dört yaşında hafızlık yapmıştı. Şu anda hadis profesörü. Emekli oldu mu bilmiyorum. Onun çok ilginç bir özelliği vardı. Eminim siz de çok şaşıracaksınız. Hem sağ eliyle yazabiliyor hem sol eliyle. Normalde sol elini kullanıyor fakat Arapçayı sağla yazıyor. Allah Allah, şaşılacak bir durum gerçekten. Derslerde cevapları o benden önce veriyor. Neden önce veriyor? Bir eliyle Arapçasını yazıyor bir eliyle Türkçesini. Yazma işini aynı anda yapabiliyordu. Nasıl yapıyordu bunu bilemiyorum. Yoksa ben mi yanlış hatırlıyorum?

Abdullah, derslerde benimle yarışa giriyordu. Yazılı kâğıdını benden önce vermek istiyordu. Hızlı yazıyor, Fransızca dersinde daha da hızlı yazıyor. Yazısı güzel değil; ama çok hızlı. Hoca sorulan tahtaya yazarken ben sorulan kâğıda hiç yazmadım. Direkt cevapları yazdım. Hoca on soruyu bitirdi. Soruları bitirince kimsenin birbirine soru sormamasını, herhangi bir sebeple bile olsa konuşmamasını istedi. Cevaplara başlayabilirsiniz, der demez kâğıdımı hocaya uzattım. Otur, yaz dedi; belki aklına gelir. Kâğıdıma şöyle bir göz attı, yazdıklarımı soru zannetti. Hocam yapıp bitirdim, dedim. Oğlum otur ve yaz, hiç olmazsa iki üç soru cevaplandır ki sıfır alma! Tekrar hocam ben yaptım, hepsini cevapladım, dedim. Tabii sınıf nasıl gülüyor! Sınıf durumu anlıyor da hoca anlamıyor. Sonra kâğıdımı verdim çıktım. Öğrencilerin kimisi a’yı göremiyor kimisi b'yi kimisi üstünde aksan var mı, diye soruyor. Yazılanları okumakta bile güçlük çekiyorlar. Ben ise verdim çıktım. Hoca cevaplara bakmış. Bakmış ve hayli şaşırmış, kızarmış. Hiç unutmuyorum o yazılıyı, yüz almıştım. Sonra yine dersler. Benim kitap gene yok. Hocaya alacağımı söylemiştim bir kere, ama bana dedi ki senin kitap almana gerek yok; bundan böyle defter kitap getirmesen de olur. Sonradan anladım ki Şenay Hanım açık birisi olmasına rağmen inançlı bir kadınmış. Ramazanlarda evinde hatim okutuyordu. Hatim okutmak için de Abdullah'ı [Aydınlı] ve beni çağırırdı. Siz okuyun derdi bize. Bizi çok seviyordu. Orta ikinci sınıfta geçen bu hâdiseyi niçin anlattım? Abdullah'ı da anmak istedim. Sorularınız bana bunları da hatırlattı.

Medeniyet: Abdullah Aydınlı Hoca’nın ilmî çalışmalarını takip edebiliyor musunuz?

Küçükağa: Fazla değil, son olarak Hadis Tetkik Dergisi ismiyle -yanlış hatırlayabilirim- bir dergi geçti elime. Çok güzel bir makalesini gördüm. Onur duydum. O kadar güzel bir makale ki, çok orijinal. Uzunca bir makale. Vaktiyle Bandırma’da yaşamış bir hadis âlimini anlatıyor. Kendi dalında ilk orijinal çalışmaları yapmış bir hadis mütehassısı olarak. Osmanlı'nın Bandırmavî isminde bir âlim şahsiyetinden bahsediyor. Bilim adamları birbirlerini tekrarlamak yerine orijinal şeyler ortaya koymak durumundadırlar. Yoksa bir başkasının yazdığını alıp aynen nakletmeyi herkes yapabilir. Tabii Türkiye’deki profesörlerimizin maalesef büyük çoğunluğu birbirlerini naklediyorlar. O ondan alıyor, o ondan alıyor, büyük bir emek vermiyorlar. Abdullah öyle birisi değil. Sadece o makale bile bunu gösterir. O elinize geçerse okuyun, bu tür hadis ıstılahları ilk defa onun tarafından kullanılıyor. Hadis konusunda inşaallah daha iyi çalışmalar yapar. Çünkü Türkiye'de de insanların, bizim, Müslümanların, özgün hadis çalışmalarına ihtiyacımız var. Çünkü hadis ve sünnet, dinin ikinci kaynağı. Maalesef tarih içerisinde bu kaynakla ilgili çeşitli ekoller oluşmuş, bazen bilen de bilmeyen de hadislerle ilgili şüpheler yaymışlar. Bunca hadis kitabı içerisinde üç tane bile sahih hadis yokmuş gibi bir hava estirmeye çalışmışlar. Bu çok aşırı bir ekol, doğrusu insafsız da ve de bilimsellikten uzak bir anlayış. Ama bunun tam karşısında yer alan ekoller de var. Bütün hadis kitapları içerisinde şüphe duyulacak hiçbir hadis yokmuş gibi bir tavır takınan gruplar var. Doğrusu bunu da çok sağlıklı bir yaklaşım olarak görmüyorum. Hatta bazıları daha da ileri götürüyor. Menkıbe kitaplarındaki hadis diye söylenilen şeylerin de tamamının sahih olduğunu söylüyorlar. Hak arasında yaygın kimi kelâm-ı kibarların, vaaz ve nasihat kitaplarında geçen bazı sözlerin hadis olduğunu kabul ediyorlar. Bu iki aşırı ekolün arasında özgün hadis çalışmaları, sünnet çalışmaları yapacak, bunların sıhhat dereceleri ile ilgili bizi ikna edecek, tatmin edecek gerçek ilim adamı sıfatına lâyık hadis âlimlerine ihtiyacımız var. Umarım Türkiye’de böyle âlimler çoğalır ve biz de onlardan istifade ederiz. Çünkü hadis ilmi zor bir ilim.

Medeniyet: Isparta’da her şey yeni. Okul, sınıf, öğretmen... Yaşınız küçük. Orta birinci sınıfta da kitap almaz mıydınız?

Küçükağa: Hayır, orayı düzeltelim şimdi. Orta birde korktum, hocalardan çekindim; dediğiniz gibi yaşım da küçüktü ve hiçbir şey bilmiyordum, tanımıyordum. Bu sebeplerden iki-üç kitap aidiydim. Diğerlerini almamıştım ama. Onları da şöyle yapıyordum. Teneffüste öbür şubelere koşup tanıdığım arkadaşlardan kitaplarını ödünç istiyordum. Nusret Akarkaya isminde bir arkadaşım vardı mesela. Onunla iyi anlaşıyorduk. Çünkü o bizim Obej'de kalıyordu. Hatırlayacak olursanız Obej’i anlatmıştım geçmiş sohbetlerimizde. Diyelim ki Arapça dersimiz var, hemen ona koşuyordum; kitabını ver, öteki derste getiririm, diyordum. Okula, öğretmenlere iki-üç ay sonra biraz biraz alışınca artık kitapları getirmemeye başladım. Ama bu benim tembel bir öğrenci olmamı gerektirmiyordu. Derslerde gerçekten dikkatliydim, çalışkandım. Hocalar biraz tanıyınca beni -Fransızca hocamızda olduğu gibi- bir daha kitaptan defterden söz etmelerdi. Beni tanıyan dört-beş tane iyi hoca vardı. Onlar yaşıma rağmen benimle arkadaş gibi konuşurlardı. Odalarına davet ederlerdi. Yatılıdaysak, nöbet tutuyorlarsa beni yanlarına çağırır, sohbet etmek isterlerdi. Hocalarımızdan birisi de Salim Çalışkan'dı. Çok iyi bir meslek hocasıydı. Gerçekten çok şuurlu bir insandı. Birisi -marksist olmakla beraber- Veysel Sönmez’di. Türkçe öğretmenimizdi. O dönemde açık ve net bir şekilde ben komünistim diyen nadir insanlardan biriydi. Çok büyük cesaret isteyen bir davranıştı bu. Başının önüne düşen şöyle üç-beş tel saçı vardı. Onu da başına doğru yaymaya çalışırdı. İlginç olurdu tabi. Fıkrada olduğu gibi. Başında üç-beş tel saç olan adamın durumuna benziyor. Hani berbere gidip traş olmak istiyor ya adam. Anlatmama gerek yok, bilirsiniz. Aynen onun gibi. Ama hoca, branşında çok iyi yetişmişti. Otoriter bir insandı. Belki İmam-Hatip hayatım boyunca gördüğüm en iyi Türkçe öğretmeni idi. Çok okuyordu çünkü. Bir fikri, bir davası, bir ideali vardı: Marksizm! Fikri olan insanlar kendilerini geliştirmeye çalışıyorlar. Herhalde orta üçteydik. İlk geldiğinde benimle bir takıştı. Ciddi bir
takışmaydı hem de. Orta üçten sonra öğretmenlerimin haksızlığına karşı çıkıyorum. Orta bir ve ikide o kadar yapamıyordum bunu.

Medeniyet: O yaşlarda hak aramak, haksızlığa karşı çıkmak büyük cesaret istiyor. Haksızlığa karşı çıktığınız somut bir olayınız var mı?

Küçükağa: Anlatayım. Mesela Hamit isminde bir Türkçe hocamız vardı. (Veysel Sönmezi anlatacaktık, Hamit Hoca ya geçtik. Biraz sonra tekrar Veysel Hoca’ya döneriz.) Kırk beş dakika öğrenci dövüyordu. Çok ilginç. Kötü dövüyordu. Orhan diye hem çok tembel hem çok muzır bir arkadaşımız vardı. Çıkarttı tahtaya, kırk beş dakika boyunca sürekli dayak attı buna. Dile kolay, kırk beş dakika. Çocuğun ağzı gözü kanlar içinde kaldı. Dövdü dövdü... Belli ki psikopat bir adamdı. Ama ne olursa olsun hiçbir öğretmenin tembel diye, yaramaz diye öğrenciyi bu şekilde dövmeye hakkı yok. Şu anda olsam ben kalkar müdahale ederdim. Çok küçüktük, ne yazık ki müdahale edemedik. Bir gün onun dersinde yere mi tükürdüm, başka bir şey mi yaptım, yoksa hoca mı yanlış gördü tam hatırlamıyorum. Ne tükürüyorsun yere, utanmıyor musun, dedi. Bununla kalmayıp pislik herif, dedi. Okulda bir ismi de Azrail'di. Çok korkutuyordu öğrencileri. Böyle iri yarı bir adamdı. Dedim ki ağzını topla, pislik diye hitap edemezsin bana! Ben pislik değilim, öğrenciyim, ağzını topla. Böyle demek kolay değildi. Karşısında konuşmaya bile cesaretimiz yoktu normalde. Ben böyle karşı çıktım. Kıpkırmızı kesildi. Niye tükürüyorsun, dedi. Özür dilerim, dedim. Özürle her şey bitti mi şimdi, dedi. Tükürdüğümü hatırlamıyorum, ama yapmışsam da özür dilerim, dedim. Gel buraya dedi, sert bir tonla. Geliyorum, dedim. Bir fiske vur, bak sana ne yapıyorum, dedim. Öfkeden çatlayacak gibi oldu, eli kolu titredi. Vurmak istiyor, ama vuramıyor. Benim kararlılığımı görüyor. Çünkü kafama koymuştum, vurursa ben de vuracaktım. Gücüm yeter yetmez fark etmez. Hiçbir şey yapmamışım. Git otur, dedi. On-on beş dakika durdu sessizce. İmam-Hatipli olacaksınız bir de, bu mu terbiyeniz sizin, dedi. Dedim ki, evet İmam-Hatipliyim, bununla da gurur duyuyorum. Ben diğer okulları da biliyorum, diğer öğrencilerin neler yaptığını sizden daha iyi biliyorum, sizden daha iyi görüyorum. Daha dün üniversiteye gittim ve vaziyeti gördüm, durum hiç de sizin dediğiniz gibi değil, dedim. (Ders dinlemek için üniversiteye gidiyordum.)

Medeniyet: Çok ilginç, ortaokulda iken üniversiteye ders dinlemeye gidiyorsunuz öyle mi?

Küçükağa: Evet, gidiyordum. Kimse de bir şey demiyordu. (Orhan isimli bir okutman vardı. İlk o fark etmişti beni derslerde. Sonra liseye geçtiğim senelerde dayım (rahmetli şair-yazar Rıfkı Kaymaz.) oraya öğrenci olarak gitti. Dayım benden iki-üç sene öncedir. Bu sefer de dayımla birlikte derslere gittik. Nedense kimse bir şey demiyordu. Genellikle edebiyat derslerine giriyordum.)

Medeniyet: Hocam, çok önemli ayrıntılar bunlar. Şaşırmamak mümkün değil gerçekten. O yaşlarda üniversitede derslere gitmek! Gerçekten şaşırtıcı! Biz tekrar Hamit Beyle yaşadıklarınıza dönecek olursak, nasıl neticelendi hâdise?

Küçükağa: Ben oralara da gidiyorum, oradaki öğrencilerle İmam-Hatiplerin farkını gayet iyi biliyorum, boşuna Imam-Hatiplere hiç laf söylemeyin, dedim. Tabii o an, hocanın karizmasının bittiği andı. Dersi yarıda kesti ve çıkıp gitti. Olay anında bütün okula yayıldı tabii. Sonra beni müdür bey çağırdı. Hesap sormak için elbette. Dedim ki müdür beye kararlı bir şekilde; hocam, bütün sınıf şahit, hiçbir suçum yok, çağırıp kendisine de sorabilirsiniz, her şeye rağmen iki-ûç defa özür de diledim kendisinden, ama her defasında beni dövmeye kalkıştı, Belki haberiniz yok, daha geçenlerde bir arkadaşımızı tam kırk beş dakika boyunca acımasızca dövdü, bu büyük bir haksızlık ve ben bu haksızlığa asla boyun eğemem, kimseden bu dayağı yemem. Araştırdılar, durum aynen anlattığım gibi çıkınca öğretmenin görevine son verildi. Öğretmenlik yapabilecek normal bir adam değildi zaten.

Medeniyet: Veysel Sönmez'e döneriz demiştiniz?

Küçükağa: Evet, iyi ki hatırlattınız. Önemli çünkü buralar. Dediğim gibi Veysel Sönmez ile ilk başta bir takıştık. Sonra sonra bana biraz yakınlaştı. Türkçe derslerinde çok başarılıyım. Dikkatini çektim. Ya orta üçteyiz ya lise bir de. Bir gün bana kimsenin olmadığı özel bir ortamda dedi ki; Ömer, sen başarılı bir çocuksun, ama bu İmam-Hatip Liselerinin geleceği yok, gel seni başka bir liseye yazdıralım. Düz liseye yazdıracak beni. Almazlar, dedim. Normalde almıyorlar. Imam-Hatiplerin müfredatı normal liselerden daha farklı. Bizleri de küçük görürlerdi. İdarecileri tanıyorum, alırlar, sen merak etme, dedi. Üstelik oranın da yatılısı var, bir şey kaybetmezsin. Yarın buluşup gideriz okula, bu işi de böylece bitiririz, dedi. Gece boyunca bu mevzuyu düşündüm. Teklif hoşuma da gitti aslında. En azından yeni bir macera benim için. Niyetimde oradaki insanlara davamı anlatmak var. İslâm’ı tebliğ ederim, sonra onları toplantılara. İslâmî ortamlara davet eder ve belki hidayete ermelerine vesile olurum diye düşünüyorum. Imam-Hatip'te insanlar iyi kötü zaten dinlerini öğreniyorlar. Burada kendimize göre bir grubumuz da var, onlarla oturup dersler yapıyoruz, kitaplar okuyoruz. Ta, orta birden başlamak üzere mezun oluncaya kadar bu tür çalışmalarımız devam etti. Yazdık, çizdik, okuduk, seminerler verdik. Kendimize göre bir gazete (Hür Söz) çıkardık vs. İstiyorum ki çalışmalarımı biraz da öteki liselerde yapayım. Kimseye bir şey demeden ertesi gün buluşup gittik okula. Önce müdürle görüştü. Sonra beni de yanlarına çağırdı. Müdüre karşı çok övdü. İşte zekidir, akıllıdır, geleceği olan bir çocuktur, yazık olmasın vs. Bugün anlıyorum ki hoca aslında benim ‘dinci’ olmamı istemiyor. Müdür bey, kaydımı kabul etti. Kayıt için benden birkaç belge istedi. Kimseye duyurmamamı, yoksa müdür ve öğretmenlerimizin razı olmayacağını söyledi. Belgeleri hazırlamak için çıktığımda koridorda Ziya isimli bir hocayla karşılaştık. Kendisiyle daha önceden tanışıyoruz. Risale-i Nur talebesiydi. Galiba fizik hocası idi. O okulda müdür muavini olmuş, istiyorum ki kimse görmesin beni. O günkü düşüncem öyleydi. Ama bugün diyorum ki, iyi ki görmüş. Çünkü sonuç hayırlı oldu. Ziya ağabey beni görünce, Ömer ne arıyorsun burada, dedi. Lafı döndürüp dolaştırdım. Söyle söyle niye geldin buraya, dedi. Sıkıştırınca durumu anlattım. Şaşırdı, kızdı. Kim yapıyor bunu, dedi. Veysel Sönmez, dedim. Veysel Hoca da biraz ileride bekliyordu. Çekti beni, çabuk odama gel, dedi. Odasına gittik. Deli misin sen, dedi. Orada o kadar öğrenci var, onları sohbetlere getirip götürüyorsun. Onları kime bırakacaksın, asla olmaz, buna izin veremem, dedi. O zamanlar Risalen Nur talebeleriyle aram iyi idi. Gerçekten çok sayıda kişi benim vesilemle sohbetlere gidiyordu. Ziya ağabeyin bu ikazından sonra şöyle bir durup düşündüm. Evet, haklıydı Ziya ağabey. Vâkit kaybetmeden Veysel Hocaya gidip dedim ki, ben vazgeçtim. Niye vazgeçiyorsun? İki gündür seninle uğraşıyorum görmüyor musun, emeklerimize yazık değil mi. dedi. Hocam haklısınız, ama kusura bakmayın, ben İmam-Hatip'te devam etmek istiyorum, dedim. Sonunda kaydolmadan döndük. Kader-i ilahi işte böyle örüyor hayatı. Bir anlık hâdise. Ziya Hoca koridorda beni görmeseydi, lise tahsili yapmış olacaktım. Belki edebiyat fakültesine gidecektim, büyük bir ihtimalle de giderdim. Kader işte...

Veysel Sönmez. Salim Çalışkan, Hatip Balcı, Şenay Hanım gibi hocalarımız derste başka kitaplar okumamıza izin verirlerdi. Bizi çok iyi tanıyorlardı. Çalışkandık, sınıftan çok çok ilerdeydik. Arapçayı, Fransızcayı. Türkçeyi, diğer dersleri büyük bir başarıyla geçiyorduk. O dönemler batı klasikleri okuduğumuz dönemlerdi. İnsanlar bizi sadece Risale-i Nur veya dini kitaplar okuyor sanıyordu; oysa biz batı klasiklerini, Tolstoy'u, Dostoyevski'yi de okuyorduk.

Medeniyet: İngilizce öğrenme isteğiniz ne oldu?

Küçükağa: Yabancı dilim Fransızca olduğu için doğrudan Fransızca şubesine nakledildim. İngilizce şubesinin de olduğunu öğrenince anında koştum müdürün yanına. Yeniyim, okulda bir ya da iki günlük öğrenciyim. Hocam ben İngilizce sınıfında olmak istiyorum, dedim. Ne demek, dedi. Sen Fransızca okumuyor musun, nakil kâğıdında böyle yazıyor, bu durumda seni ben nasıl İngilizce şubesine alırım, asla olmaz, dedi. Hocam, evet ben Fransızca okudum, ama Fransızcam çok iyi, İngilizce de öğrenmek istiyorum, mutlaka yapılacak bir şeyle vardır, lütfen yardımcı olun, dedim. Olmaz, dedi. Moralim çok bozuklu. Ertesi gün doğru milli eğitim müdürlüğüne gittim. O arada vilayette bayındırlık müdürü olan bir ağabeyimiz vardı. Gidip ona durumumu anlattım. Ya kendisi ya bir arkadaşı mevzuyu milli eğitim müdürüne açmış. Yönetmeliklere bakmışlar. Sonra bana durumumun uygun olup olmadığını anlamam için Tebliğler Dergisi'ndeki ilgili maddeleri göndermişler. Kendileri okumaya zaman bulamamışlar. Tebliğler Dergisi'ni aldım, okudum. Birtakım ön şartları varmış, öğrenci eğer şunları şunları yaparsa, önceki dönemlerin derslerini verirse vs. an- cak o zaman geçiş yapabilirmiş. Bir gün sonra müdüre gidip dilekçemi verdim. Böyle bir hakkımın olduğunu ancak sınavlara girmem gerektiğini söyledim. Orta bir, iki, üç ve dördün sınavlarına girmeye hazırım, dedim. Hâlbuki hiç hazır filan da değilim. Hiçbir şey bilmiyorum çünkü. Bir yandan da kim bana kitabını verecek diye harıl harıl İngilizce kitabı arıyorum. Zannediyorum ki ertesi gün imtihan olacağım. Hâlbuki öyle bir şey olmaz. Ne bileyim, o zamanki düşüncem işte! Dilekçemi müdüre uzatınca bu ne, dedi. Ben de Tebliğler Dergisi’nde okuduğumu il milli eğitim müdürlüğüne başvurduğumu vs. anlattım. Kızdı. Sen beni atlayarak milli eğitim müdürlüğüne nasıl gidersin, dedi. Ben şube değişikliği yapmana müsaade etmem, dedi. Hocam kusura bakmayın, yapmayın, etmeyin, ben bir öğrenciyim, başka ne yapabilirdim, lütfen hoşgörün. İngilizceye büyük merakım var, dedim. Erzurum’dan başımıza bela mı geldin sen, dedi. Geldiğin şurada bir hafta olmamış, her gün başımıza bir dert açıyorsun. Epey sitem, kızma ve bağırmadan sonra tamam, dedi Her gün bir dert açıyorsun dediği de şu: Okulda ben gayri resmi hitabet kolu kurdum. Kimler güzel konuşuyorsa sınıf sınıf dolaşarak hepsini tespit ettim. Düşüncem de onları önümüzdeki Ramazan ayında camilerde konuşturmak. Nasıl olacaksa bu? Çünkü ne müftüyü tanırım ne başka bir görevliyi. Tabi okul idaresi olup bitenleri görüyor. Okul çıkışı biz bir sınıfta sekiz on kişi toplanıp konuşuyoruz, idareciler, hademeler, başkaları görüyorlar neler yaptığımızı. Ne var bunda anlamıyorum! Bu projeden benim birkaç tane samimi arkadaşım da çıktı. Mesela Bekir Sağlam bu projede tanıştığım bir arkadaştır. Bekir Sağlam'ı tanıyorsunuz değil mi? Şu an Isparta'da oturuyor. Buraya da birkaç defa geldi. O da benden bir sınıf ya da iki sınıf aşağıda idi. Bekir'in diksiyonu, ses tonu, telaffuzu hoşuma gitmişti. Sonradan geliştirdi kendisini tabi. Şu anda da herhalde yirmi beş otuz senedir her hafta en azından bir hutbe veriyor. Vaazlar veriyor. Şunu da söylemem gerekiyor. Bekir kendisini donanım olarak biraz daha geliştirmek zorunda. Yalnızca hitabetle olmaz. Muhtevanın da dolu olması lazım. Benim nazım geçeceği için söylüyorum bunları. O da belki bunlan okur, duyar. Bekir Hocamızın donanımı yok mu diyoruz? Hayır, onu demiyoruz. Ama hitabetine uygun donanıma kavuşmak için biraz daha çalışması lazım. Bu sadece Bekir Hoca için değil, hepimiz için de geçerli aslında. Evet, biz daha sonra bazı camilerde Ramazan vaazları verdik ayrı ayrı. Nasıl oldu da müftülükten izin aldık o kadarını şimdi tam hatırlayamıyorum. Bu vaazlarımız, Imam-Hatip Okulu için iyi bir reklâm oldu. Bu uygulama sonraki yılarda da devam etti.

Dilekçem işleme konuldu. Sanırım on beş-yirmi gün veya bir ay sonrasına gün verdiler, İngilizceden sınava gireceğim. Eğer başarırsam İngilizce şubesine geçme hakkım olacak. Kitapları topladım. Zaten tamamı iki ya da üç kitaptı. Çünkü hepsini bitiremiyorlardı. Bir de kitaplar bugünkü gibi güzel kitaplar değildi. Hatırlar mısınız bilmiyorum. Getinbay'ın ki- taplarıydı. Getinbay diye kitaplar vardı. Kitaplar çok klasik metinlerden seçme. Çok zor, asla öğretime uygun değil. Onları öğrenci ezberleyerek sınıf geçiyor. Yani Shakspeare’den. Vıctor Hugodan vb. yazarların metinlerinden. Yıl, 1969 veya 70. Gerçekten kitaplar çok kötüydü. Metinler güzel, ama bir eğitim için uygun değil. Hem dilbilgisi öğretme metodu hem metinler yönüyle oldukça zor. Getinbay mı dedim, affedersiniz yanlış söyledim. Ninehundred olacaktı. Yo. yo. Getinbay, Getinbay. Evet, Ninehundred başkaydı, onlar güzeldi. Getinbay, artık ne demekse? Yazarı herhalde. Mesela hiç unutmuyorum, Florence Nightingale isimli bir metin vardı. Bir hemşirenin fedakârlığını anlatıyordu. Bu metinler sadeleştirilmemişti bile. Tamamıyla orijinal. Soruyorum hiç kimse bana bir şey anlatamıyor. Bilmiyorlar ki! Sadece bazılannın defterlerinde kesmelerinin altlarına manalar yazılmış, o kadar. Hemen koştum Sur Kitabevi'ne. Ali Songül'dü sahibi. İmam-Hatip'teyken ondan çok kitap alıyordum. Beni iyi tanır. Sonradan ortak kitapçılık yaptık kendisiyle. Yaklaşık üç sene de kitap kırtasiye işi yaptım. Esnaflığa onunla atıldım. Evden de komşumuz olur. Bizim evin karşısında da oturuyor. O da yeni başlamış kitapçılığa. Genç bir insan o zaman. Isparta'nın en kıdemli kitapçısıydı, hâlâ da o.

Medeniyet: Risale-i Nur'la irtibatınız devam ediyor mu?

Küçükağa: Evet, devam ediyor. Sonuçta herkesin benim gibi düşünmesi şart değil. Ben de onlar gibi düşünmek zorunda değilim. Hâlâ da aynı kanaatteyim. Şu anda beraber olduğumuz arkadaşlarla da her konuda aynı şeyleri paylaşmayabilirim. Nitekim paylaşmıyorum da. Kimi arkadaşlarımızın Türkiye'nin önemli yazarlarını okumamış olmalarını da anlayabilmiş değilim doğrusu. Hatta kimi arkadaşlarımız, ağabeylerimiz, hocalarımız Akif in ‘Safahat" ını eline bile almamışlar. Olacak şey mi bu? Böyle bir anlayışı kabul etmek mümkün mü? Ama aynı şeyleri düşünmesek de bu çevrelerle iyi geçinmek zorundayız. Risale-i Nur talebeleriyle de irtibatımı da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Isparta’da Risale derslerine gittim. Ama doğrusu istifade edeceğim insanlarla pek fazla karşılaşamadım. Erzurum'daki Kırkıncı Hoca gibi bilgili, donanımlı birisini hiç göremedim mesela. Belki de ben karşılaşmamışımda diyeyim. Mantığı ve genel kültürü kuvvetli, diyalektiği güçlü, tartışmasını bilen bir matematik hocası hariç. Branşında da çok başarılı idi. Isparta İmam-Hatip'ten hocamızdı. Risale-i Nur talebesi idi. İsmi Mehmet Nuri Güleç. Acaba zihnim Mehmet Güleç ile matematik hocası olan Mehmet Güreşçi'yi karıştırıyor mu, bilmiyorum. Son olarak geçen yıl Said-i Nursi ile ilgili bir belgeselde görmüştüm kendisini. Onu da konuşturmuşlar. Çok yaşlanmış. Ondan istifade etmişimdir. Isparta’ya ilk gittiğim günü hiç unutmuyorum. Galiba bir ikindi sonrasıydı. Henüz naklim yapılmamış, ama yapmak üzereyiz. Eve gidip yemeğimi yedim ve namazımı kıldım. Sonra çıkıp şehri gezeceğim. Eskiden beri böyle en büyük zevklerimde biridir, girdiğim şehri şöyle baştan sona gezmek. O gece ben Isparta’nın mahallelerinin muhtemelen tamamını dolaştım. Akşam namazından gece saat bire ikiye kadar. Çok büyük bir şehir değil. O zaman herhalde 50 bin veya 60-70 bin nüfuslu bir şehir olmalı. Bir o tarafa gittim bir bu tarafa. Otantik evler gördüm. Hoşuma gitti. Erzincan öyle değildi, Isparta’ya göre biraz daha yeni ve moderndi. Erzincan deprem dolayısıyla hep yenilenmiş, modern, fazla modern hatta çok tekdüze, sadece bahçeli olması dolayısıyla orijinalliği olan bir şehir. Ama Isparta’da o eski Osmanlı'dan Selçuklu’dan kalan evler var. Dar sokaklar... işte bugün Safranbolu evleri dediğimiz evler. Bütün Anadolu’da var. Safranbolu'nun adı çıkmış. Safranbolu. Safranbolu... Her tarafta o evlerden var. Burdur'da var, Isparta’da var. Hatta Beypazarı’nda da var. Safranbolu marka olmuş. Safranbolu Türkiye'nin biraz hakkını yemiş o konuda. Çok fazla öne çıkmış. Sanki o evler sadece Safranbolu’da varmış gibi... Malatyalılar kızmasınlar, ama biraz kayısı işi gibi. Malatyalılar Türkiye'nin en güzel kayısısının orada yetiştiğini söylerler. Bizim Erzincanlılar ise en güzel kayısının Erzincan'da olduğunu söylerler. Nitelik olarak bizim Erzincan’ın kayısılarının daha iyi olduğuna inanırlar. Bunu tartışmaya bile yanaşmazlar. Malatya’nın kayısısı Erzincan'da sadece bir kesimin damak tadına uygundur. Erzincan'da çok çeşitli kayısı türü var. Erzincanlılar kayısı deyince Malatya'nın akla gelmesine çok kızarlar. Malatyalılar kayısıyı sanayileştirdi diyorlar, içine isli katıyorlar, rengini değiştiriyorlar, doğallığını bozuyorlar diye kızarlar. Safranbolu evleri de öyle. Safranbolu'nun adı çıkmış, ama her tarafta var o evlerden. Isparta’da da o evleri gördük. Bir iki tane kütse harabesi gördüm. Onlar çok hoşuma gitti. O gün hepsini gezdim. Isparta hoşuma gitti. Dikkatimi çeken başka ne oldu? Dar sokaklı, ahşap kapılı şehrin birçok yerinde evlerden gelen Kur'ân sesleri. İnsanlar Kur'ân okuyor. Anladım ki Isparta’nın bu manada diğer şehirlerden bir farkı var. Her ev diyemeyeceğim, ama özellikle bir iki sokak var, orada kırk tane ev varsa en az yirmi tanesinde Kur’ân sesi duymuşumdur. Bu benim çok hoşuma gitti. Isparta’nın o gün bende bıraktığı etkiyi unutmuyorum.

Medeniyet: Isparta’nın manevi havasında Üstad'ın ve Nur hareketinin de bir etkisi olmalı herhalde.

Küçükağa: Tabi bunda üstadın Barla'da birkaç yıl geçirmiş olması ve Risale-i Nur'un oralarda yerleşmiş olması da etkili olmuştur. Yine ilk talebelerinden bazılarının da orada bulunması da şehrin dinî yönünü etkilemiş olabilir. Allah rahmet eylesin, makamını yükseltsin, Hüsrev Efendi (Altınbaşak) orada ikamet ediyordu biliyorsunuz. Hayrat Vakfı’nın bastığı Kur'ânların hattı Hüsrev Efendiye ait. Ben kendisi ile görüştüm. Tam tanışma denemez belki. Birkaç defa ziyaretine gittim o kadar. Bazı sorular sordum. Yanındakiler kızdılar, ama onun hoşuna gitti sorularım. Duruşu ile konuşması ile cevapları ile bende iz bırakan bir Müslüman olmuştur Hüsrev Efendi. Muhterem bir insandı, Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun. (Bir de Said Hoca var. Kendisiyle tanıştığımı zannediyorum. Şimdi İstanbul’da galiba. Belki de İsparta'dadır. Tam bilemiyorum. O çevreden başka tanıdıklarım da var.) Hüsrev Efendi sağken yanına gittim birkaç defa. Güzel, sade bir evi vardı. Bir bahçe içerisinde eski bir ev. Şu anki Kavaklı Cami değil, Ulu Cami’nin tam arkasında bulunuyordu. Hüsrev Efendi evinden pek çıkmazdı. Genellikle evinde oturur, ziyaretçileriyle konuşurdu.
1970’li yıllardı. O zamanlar atmış-yetmiş yaşlarındaydı sanırım. Nasıl gittim, izini nasıl buldum orasını hatırlamıyorum. Ama gittim, görüştüm, sohbetini dinledim. Bazı sorular sordum. Kendileri cevap verdiler. Bende çok müsbet bir “Müslüman” etkisi bıraktı Hüsrev Efendi. Esasen öyle olmasa bu kadar insan kendisine zaten saygı göstermezdi. Ûstad Said-i Nursi'den sonraki ilk dönem Nur talebeleri içerisinde en ekili isim oydu. Sağlığında da oydu.

Medeniyet: Buna Mehmet Kırkıncı Hocaefendi de dâhil mi?

Küçükağa: Mehmet Kırkıncı Hoca üstadın ilk talebelerinden midir bilmiyorum. Hüsrev Efendi ilklerdendir. Muhtemelen Kırkıncı Hoca biraz daha sonrakilerden olabilir. Olabilir diyorum, kesin böyledir demiyorum. Hüsrev Efendi yaşça daha büyüktü sanırım. Bir ekol sahibiydi. Gerçi Kırkıncı Hoca da bir ekol sahibi sayılabilir. Fakat Hüsrev Efendi çok daha farklı bir ekol. Nasıl farklı? Şöyle: Evet, diğer Risale-i Nur talebelerinin bir kısmı ondan sitayişle bahsetmeyebilir, yazıya önem vermesini abartılı bulup eleştirebilirler.

Ama şöyle bir faydası olmuştur: Türkiye’de devrimler olmuş. Her şey yerle bir edilmiş, geçmişe ait ne varsa silinmeye çalışılmış, Arap alfabesi yasaklanmış, Latin alfabesi gelmiş... İnsanlar hızla Kur'ân okumayı unutuyorlar. Arap alfabesini unutuyorlar. Ne demek bu? İnsanlar kendi köklerinden, özlerinden, asıllarından, inançlarından kopuyorlar. Bir zat çıkıp diyor ki benim gayem insanları bu yazıdan koparmamak, Kur'ân hurufunu unutturmamak! Ömrünü buna harcıyor. Kendisini ona hasrediyor, ona vakfediyor. Hüsrev Efendi böyle birisi. Ben, İslâm yazısının -belki bazıları buna itiraz ederler- Kur’ân harflerinin diyelim, unutulmamasında o zor şartlarda Üstad Hüsrev Efendi’nin büyük hizmetleri olduğuna inanıyorum. 

(Devamı gelecek sayıda...)

Yazanlarımız