ÖMER KÜÇÜKAĞA HOCAMIZ İLE - 14

omer kucukaga ile 14

(Ömer Küçükağa hocamızla röportajlarımız devam ediyor.)

Medeniyet: Bir önceki konuşmanızda hac hatıralarınızı anlatıyordunuz ve ilginç bir hatıranızın daha olduğunu söylemiştiniz.

Küçükağa: Tamam, oradan devam edelim öyleyse. Kafilemiz Kuveyt’e girdi. Bir iki saat mola verdik. Hacılar aşağıya indiler.

Kuveyt polisi üstüne basa basa temizlik uyarısında bulunmuştu. Polisin, sokağa tükürmeyin, çöp atmayın, yoksa ceza alırsınız uyarıları herkesi şaşırtmıştı. Arap, hâline bakmayıp kalkmış bize temizlik öğretiyor, şeklinde yorumlamışlardı polisin bu uyarılarını.

Kuveyt’e girince gördüler ki burası Türkiye’den daha temiz ve daha düzenli. İlginçtir ki uyarılara rağmen bazı hacılar temizlik kurallarına uymadılar ve ceza aldılar. Oysa Türkiye, o kadar da temiz sayılmazdı o yıllarda. 1970’li yılların Türkiye’sini anlatsam sizlere, çok şaşırırsınız. Cadde ve sokaklar kirli, bakımsız, halk ise eğitimsiz. Buna rağmen evlerimiz temizdi, sokaklarımız kirli. Şöyle de diyebiliriz, ahali temiz, devlet kirli.

O yılların Türkiye’sinin en çarpıcı fotoğrafı İstanbul’un göbeğindeki Topkapı semti sayılabilir. Topkapı, Pakistan’ın bugünkü Karaçi’deki Sadar Meydanı’nı andırıyordu. Sadar aşırı kalabalık bir meydan. Gürültüden, pislikten, sokak satıcılarından, tinercilerden geçilmez. Zabıtalar sadece rüşvetle çalışır. Her gün yüzlerce kavga olur. Kavgaların bir kısmı yolcu kapma yüzünden, bir kısmı da yolcular arasında meydana gelir. Bu meydanda açıktan hırsızlık yapılır. Adam şöyle bir bakıyor, gözü keserse alıyor cebinizden cüzdanı. Kimin gücü kime yeterse. Kanun, nizam yok. Bir zamanlar bu meydanda benim de pasaportumu çalmak istemişlerdi de başarılı olamamışlardı.

Kuveyt’i öyle düzenli, temiz ve güzel görünce hepimiz çok şaşırdık. Bunun sebebini şimdi çok daha iyi anlıyorum. Orası İslâm ülkesiydi ama Amerika ve İngiltere’nin sömürgesi altında bulunuyordu. Bu nedenle, orayı kendi malları gibi görüyorlardı ve bol bol yatırım yapıyorlardı.

Medeniyet: Siz ne yaptınız bu mola sürecince?

Küçükağa: Bol bol gezdim fakat bir iki saatlik molanın bana yetmeyeceğini anladım. Biraz daha gezmek istedim. Ama şoför var, yolcular var, halam var, hacca gidiyoruz, ötesi var mı, bu nasıl mümkün olabilir? Ne olursa olsun karar vermiştim. Hemen şoföre gidip dedim ki, yetişemezsem beni beklemeyin, halama da söylemeyin nereye gittiğimi, ben bir şekilde arar bulurum sizi. Şoför şaşırdı, yapma kardeşim, nereden bulacaksın, nasıl bulacaksın, gitme, dedi. Şoför, Selahaddin isminde, elli yaşlarında bir ağabeydi. Onu dinlemeyip gittim. Beş altı saat kadar gezip Kuveyt’in altını üstüne getirdim. Birbirinden güzel yapılarla, birbirinden ilginç tarihî mekânlarla karşılaştım. Bu kadarlık kâfiydi artık. Kuveyt hakkında yeterli bir bilgiye sahip olmuştum. Dönebilirdim. Ama yolu bilmiyorum.

Bizim hacılar çoktan kalkmışlardır şimdi. Sora sora hacıların geçtiği güzergâhı buldum. Buldum ama bizim hacılar nerededir acaba? Muhtemelen sınır kapısındadırlar. Oraya gitmeliyim, diye düşündüm. Gelip geçen arabalara el kaldırıyorum, nafile, kimse almıyor beni. Hem yürüyor, hem otostop için fırsat kolluyorum. Karşıdan 4x4 bir Jeep’in geldiğini görünce bir kez daha şansımı denemek istedim. Ümidim hiç yoktu ama olsun, denemekten zarar gelmezdi. El kaldırdım, fakat Jeep yanımdan hızla geçip gitti. Elimi daha indirmemiştim ki biraz ilerde yavaşlar gibi oldu. Baktım, iyice durdu. Sonra geri geri gelip yanıma yanaştı. Nereye gittiğimi sorduArapça. Hacca, dedim. Adam şaşırdı, sonra kahkahayı bastı. Bu hâlde mi, dedi. Bunca yolu böyle mi gideceksin? Evet, dedim. Ne olmuş ki, sen hiç karıncanın hikâyesini duymadın mı? Adam hem dinliyor, hem de baştan sona beni süzüyordu. Gel dedi, gel, seni uygun bir yere kadar götüreyim. Oturdum şoförün yanına. Adam hâlâ inanamıyordu benim hacca gittiğime. Tekrar tekrar nereye gittiğimi soruyor, hacca deyince de büsbütün şaşırıyordu.

Kendini toparlar gibi yapıp nerelisin genç, dedi. Türkiyeliyim, dedim. Türk deyince şöyle bir durdu, yüzü ekşidi, küçümser bir tavırla bana baktı. Altındaki arabaya bakılırsa adam belli ki petrol zengini birisiydi.

Medeniyet: Tepkiniz ne oldu?

Küçükağa: Alaycı yüzü ve küçümseyici tavırları beni rahatsız etmişti. Kendimi tutamayıp dedim ki, bakın beyefendi, bizler Müslüman’ız ve kardeşiz. Aynı ailenin, aynı ümmetin çocuklarıyız. Babamız Âdem, annemiz Havva. Birbirimizi küçük göremeyiz. Bu ne İslâm’a, ne de insanlığa sığar. Yıllarca Araplar Türkleri, Türkler de Arapları küçük gördü. Çünkü kendilerine böyle öğretildi. Avrupalı emperyalistler, İngiliz-Yahudi zihniyeti bizleri kandırdı. Bu tuzağa düşmemeliyiz.

Bir Müslüman olarak ben İngilizlerin oyununa gelmemişim, ama görüyorum ki sen gelmişsin. Şu tavırlar kibir kokuyor, İngiliz kokuyor, Amerikan kokuyor, Yahudi kokuyor. Bizlere yakışmaz bu tavırlar. Lütfen bu tavırlarınızdan vazgeçin.

Medeniyet: Adam ne dedi?

Küçükağa: Çok bozuldu. Ne diyeceğini bilemedi. Birkaç kez yutkunur gibi oldu. Sonra dedi ki, aslında ben Türkleri küçük görmüyorum ama sizler de hiç kendinize bakmıyorsunuz, paranız yok, temizliğiniz yok, medeniyet yok…

Medeniyet: Bugün bizim onlara söylediğimizin aynısını onlar da bize söylüyorlar yani?

Küçükağa: Evet, ben de öyle söyledim. Dedim ki, ne gariptir ki aynı şeyleri bizim Türkler de sizin Araplar için söylüyorlar. Hangisi doğru acaba? Arap dünyası Kuveyt’ten mi ibaret? Hiç başka Arap ülkesine gittiniz mi? Suriye’ye, Yemen’e, Suud’a mesela. Oradaki insanların hâlini gördünüz mü? Oradaki açlığı, sefaleti, pisliği, geri kalmışlığı gördünüz mü? Her yer Kuveyt gibi mi sanıyorsunuz? Hem sanki burasını sizler mi imar ettiniz de övünüp duruyorsunuz? Sizler mi yaptınız bunca binaları, sizler mi temiz tuttunuz cadde sokakları? Yoksa Amerikan-İngiliz emperyalizmi mi? Onlar gelip sizleri sömürüyor, sizleri dininize yabancılaştırıyor, lükse, israfa alıştırıyor, aramıza tefrikalar sokuyor, sizler de kalkıp bu yapay hâlinizle ümmete karşı övünüp duruyorsunuz? Sizler daha düne kadar bedevi değil miydiniz? Ne çabuk unuttunuz aslınızı? Ne çabuk uzaklaştık İslâm’dan, ne çabuk ayrı düştük ümmetten?

Adam, biz şimdi ümmeti sevmiyor muyuz yani, diye itiraz etti. Hayır, dedim, sevmiyorsunuz. Sevseydiniz böyle davranmazdınız. Sevseydiniz, İslâm düşmanlarının tuzağına böyle düşmezdiniz. Sevseydiniz, Bilâl-i Habeşî ile Ebu Zer-i Ğıfarî’nin izinden giderdiniz, deyip bu iki sahabe arasında geçen o meşhur hikâyeyi anlattım etkileyici bir dille.

Medeniyet: Çok açık ve oldukça da sert konuşmuşsunuz.

Küçükağa: Açık konuşmam gerekiyordu çünkü. Sözümü esirgeyecek biri de değilim. Doğruya doğru, yanlışa yanlış. Nasıl tepki verirse versin. Çok çok beni arabasından kovacak. Ona da razıydım. Ama öyle olmadı. Ne kızdı, ne bağırdı, ne de beni arabasından kovdu. Arabayı durdurdu. Baktım ağlıyor. Vallahi genç, dedi; sen çok doğru söylüyorsun. Yıllar oldu bu kadar içli ağlamamıştım, hiç böyle de düşünmemiştim. Bizler bu hikâyeyi defalarca duyup dinlemişiz, lakin ibret almamışız. Yol bitmiş, sınıra yaklaşmıştık. Kahkahayla başlayan kısa yolculuğumuz, gözyaşlarıyla son bulmuştu. Konuştuklarım adamı etkilemiş ve onu düşünmeye sevk etmişti. Bu da hayırlı bir neticeydi. Hem benim, hem de onun için.

Medeniyet: Adamla Arapça mı konuşuyordunuz?

Küçükağa: Arapça konuşuyordum. Aslında ben o zamanlar Arapçayla birlikte biraz Farsça, biraz Fransızca, biraz da İngilizce biliyordum.

Medeniyet: Bu konuşmalar, o yaşlardaki bir genç için çok ileri seviye. Yaşınızın çok çok üzerinde.

Küçükağa: Övünmekten Allah’a sığınırım, ama ben okuyan, düşünen birisiydim. İmkânlar elverdiğince İslâm coğrafyalarına ait meseleleri takip ediyor, olup bitenlerin muhasebesini yapıyordum.

Medeniyet: Bu özellik sadece sizlere mi hastı, yoksa o yılların bütün gençleri de böyle miydi?

Küçükağa: Hayır, herkes öyleydi diyemem, ama yakın arkadaş çevremin öyle olduğunu söyleyebilirim. Benim bir avantajım daha vardı; Arapça, Farsça biliyor olmam. Mesela; Elmalı Muhammed Hamdi Yazır’ın tefsirini Türkçeden bile okusam dil avantajım sayesinde onu birçok arkadaştan daha iyi anlıyordum.

Sedat da (Yenigün) çok entelektüel birisiydi. Medeni cesareti çok yüksekti. Hatta bu yönüyle biz ona göre Anadolu çocuğu sayılırdık. İstanbul’da Kadircan Kaflı ile (Tercüman Gazetesinin milliyetçi/ muhafazakâr yazarı) Ahmet Kabaklı ile edebiyat üzerine tartışmalar yapabiliyordu. Bu kadar özgüveni yüksek birisiydi.

Bunu kibirden söylemiyorum, kibirden Allaha sığınırım. Çeşitli cemaatlerin liderleriyle tartışıyorduk ve asla altta kalmıyorduk. Yirmi yaşındayken cemaat önderleri ile tartışıyorduk. Eğer yanlış bir şey söylemişse kesinlikle bunu yüzlerine vuruyorduk. Tekrar ifade edeyim ki hâşâ bunları övünmek, kibirlenmek için söylemiyorum. Rabbim beni ve sizleri şeytanî ahlâktan uzak eylesin.

Başta Sedat olmak üzere bizim özgüvenimiz çok yüksekti. Sedat’ın medeni cesareti, özgüveni bizden daha iyiydi. Bir örnek vermek istiyorum. Tren yolculuklarımın birinde rütbeli bir askerle tartışmamız oldu. Yüzbaşı mıydı, binbaşı mıydı hatırlamıyorum, ailesiyle yolculuk yapıyordu. İslâm’a ve Müslümanlara bakışı çok olumsuzdu. Bildiğimiz asker zihniyetine sahipti. Onunla uzun uzun konuştuk. Sonunda adam çok mahcup oldu. Ailemin yanında böyle olmaz, diyerek tartışmayı kesti. Tabii beni de çok takdir etti.

Medeniyet: Kuveytli şoför sizi sınır kapısına bıraktı ve gitti, arabaya yetişebildiniz mi?

Küçükağa: Evet, yetişebildim. Vardığımızda oradaydılar. Şoför beni kapıya kadar getirdi. Hemen gitmedi. Kapıdaki görevlilere benim kendisinin arkadaşı olduğumu ve bir an önce işlemlerimin yapılmasını söyledi. Adam belli ki nüfuzu olan birisiydi. Sonra muhabbet ve hürmetle helâlleşip ayrıldı. Bizim kafiledeki herkes şaşırmıştı. Hem geç geldim, hem lüks bir arabayla döndüm, hem de sınır kapısında özel bir ilgiyle karşılandım.

Birkaç yerde daha kaçırdım arabayı. Gittim, tekrar yakaladım. Şoförler artık beni tanıyorlardı. Arabayı yakalamasaydım ne olurdu, bilemiyorum. Ben öyle B planı olan birisi değilim herhâlde. Ne zaman dara düşsem Allah imdadıma yetişti. Bunu fertler için söylüyorum, davetler için de böyle midir, bilemiyorum.

Bu konuşmalar nedense bana eski yazdığım yazıları hatırlattı. Nerden icap etti bilmiyorum doğrusu. Mesela; “Muştu” dergisinde önemsediğim yazılarım yayımlandı. Şu an hiçbirine ulaşamıyorum ne yazık ki! Bulabilsem, kitaplaştırırdım. Diğer yazılarımı değilse bile oradaki yazılarımı kitaplaştırmak isterdim. Çünkü o dergide yazdıklarım benim için çok önemliydi. Genç yaşlarımdı ve o zamanlar daha üretkendim. Okuyucularım çok beğenirdi yazdıklarımı.

Medeniyet: Hiç mi yok o yazılardan? Dergiye ulaşmak mümkün değil mi?

Küçükağa: Belki bir iki yazı var elimde. İstense belki dergi de temin edilebilir. Ama kim yapacak, nasıl yapacak?

Medeniyet: Kim bilir, belki de bir okuyucunuz sizlere böyle bir sürpriz yapabilir.

Küçükağa: Bilemiyorum, hayırlısı diyelim.

Medeniyet: Hac vazifenizi yaptınız, sonra?

Küçükağa: Hac vazifemizi ifa ettikten sonra Erzincan’a döndük. Bir süre kaldıktan sonra da İzmir’e geçtim. Hac yolculuğumuz yaklaşık kırk gün sürmüştü ve bu süre bir öğrenci için çok uzundu. Hâliyle okul beni kabul etmedi. Rapor alayım dedim, reddettiler. O kadar uzun süreli rapor olmaz, dediler. Anlayacağınız, o sene sınıfta kaldım.

Medeniyet: Derslerden kalınca ne yaptınız? Ailenizin yanına dönmediniz mi?

Küçükağa: Derslerden kalınca gelecek seneyi beklemem gerekiyordu. Bu kadar zaman burada boş boş duramazdım. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Erzincan’a gittim. Aklımda epey bir zamandan beri evlilik düşüncesi vardı, ama bir türlü fırsatını bulup da söyleyemiyordum. Hazır okul da uzamışken bu düşüncemi anneme açıvereyim, dedim.

Medeniyet: Evlilik hayatınıza böylece gelmiş olduk. Peki, anneniz nasıl karşıladı teklifinizi?

Küçükağa: Annem anlayışla karşıladı ve başladı yakın çevresindeki gelin adayı kızları bir bir sıralamaya. Ben hiç oralı olmadım tabii. Çünkü ben başka birini istiyordum. Annem durumu anladı. Sen kimi istiyorsun, dedi. Isparta’da, dedim. Lise ikideki kızı kastederek hâlâ mı o kız, diye sitem etti. Ya gider o kızı istersin ya da ben kendi başıma isterim, dedim. Kararlılığımı görünce kabul etti. Annem, kız kardeşim ve hac arkadaşım halam düştüler Isparta yollarına. Başlarında da ben, kız istemeye gidiyoruz.

Medeniyet: Babanızın adı hiç geçmiyor?

Küçükağa: Babam o sıralar Erzincan’da yoktu. Davet çalışmalarına gitmişti ve biz onun nerede olduğunu bilmiyorduk. Aylar sonra geldi.

Medeniyet: Isparta’ya vardınız. Doğru kız evine mi gittiniz?

Küçükağa: Isparta’ya vardık. Kız evine gitmedik. Kalacak yer sıkıntımız yoktu. Annemi, halamı, kardeşimi eski komşularımıza bıraktım. Ben nereye gidiyorum? Yalvaç’a.

Medeniyet: Niçin?

Küçükağa: Duydum ki sevdiğim kız Yalvaç’ta Kur’ân kursu hocalığı yapıyor. Hemen onu görmeye gittim. Beni görünce şaşırdı. Ne diyeceğini, nasıl karşılık vereceğini bilemedi. Üç-dört senedir görüşmüyoruz. Kendisini istemeye geldiğimizi söyleyince şaşkınlığı bir kat daha arttı. Telaşla gidip ailesine haber verdi.

Akşam oldu, biz kız istemeye gittik. İlginç tabii, ne biz onları tanıyoruz, ne de onlar bizi tanıyorlar. Ama yine de kız istemeye gidiyoruz. Haber yok, selâm yok, önceden bir araştırma yok… Sadece iki genç tanıyor birbirini. Ama şu kadarını da söyleyeyim; benim çok önceden kızlarına talip olduğumu ve bunda ne kadar ısrarlı davrandığımı biliyorlar. Aradan yıllar geçmiş ve unutuldu diye düşünmüşler. Bir an karşılarına çıkınca neye uğradıklarını şaşırdılar.

Halam, sözünü esirgemeyen birisiydi. İsteme anında başladı konuşmaya. Kayınvalideme hitaben, bu var ya bu, dedi; bütün kızlar peşinden koşturur. Kimler gönül koymadı, kimleri teklif etmedik ki kendisine, ama o hiçbirini kabul etmedi. Demek ki gönlü senin kızındaymış. Kadere rıza göstermek gerekir, deyip kapınıza geldik. Kayınvalidem olacak hanım da benzer şeyler söyledi. Bizim kızı da istemeyen kalmadı; kimler geldi, kimler gitti, ama olmayınca olmuyor işte. Kız, kim geldiyse reddetti. Biz de sebebini anlayamadık. Demek o da sizin oğlanı istiyormuş.

Biz aslında daha öğrenciyken, ikimiz de ayrı ayrı şehirlere sürgün giderken kavilleşmiş ve kimseyle evlenmeyeceğimize dair birbirimize söz vermiştik. Uzun zamandır görüşemedik, ama duygularımızda herhangi bir değişim olmadı asla. Ben sürgüne giderken kendisini isteyeceğimi ve bir gün mutlaka geleceğimi söylediğimde bana “Gerçekten gelecek misin?” diye bir soru sorsaydı, hiç düşünmez derhâl bırakırdım onu. Daha da dönüp bakmazdım geriye. Bu kadar güveniyorduk birbirimize. Bir söz yeterdi çünkü. Uzun yıllar görüşemesek de güven tam idi. Allah’ın kalbimize yerleştirdiği sevgi, çok güçlüydü. Birbirimizden vazgeçmemiz mümkün değildi. Ama bir yandan da birbirine sevdalı iki inançlı genç idik. Helal/haram sınırlarını gözetmeliydik. Rabbime hamd ederim, sevgimiz tertemiz kaldı. O’nun yardımı olmasaydı, biz temiz kalmayı başaramazdık. Tanışmak için bir iki defa görüşmüş ve orada bırakmıştık.

Dışarıda gördüğüm üç-dört kızdan biriydi. Fransızca sınıfından İngilizce sınıfına geçtiğimde o İngilizce sınıfında okuyordu. Birbirimizi gördüğümüzde farklı duygulara kapılırdık.

Kalpler Allah’ın elindedir, o dilediği insanların kalplerini, birbirlerine karşı heyecanlandırır. Allah’ın heyecanlandırdığı kalpler daha hızlı çarpar. Birbirine karşı pır pır atar. Buna aşk diyorlar, sevgi adını veriyorlar. Aşk ve sevgi Allah’ın içimize koyduğu bir duygu fırtınasıdır. Allah’ın nimetidir. Nimete şükür gerekir. Nimetlerin kirletilmemesi gerekir. Aşkın kiri haramdır. Haram hem aşkın, hem insanın kiridir.

Her neyse, halam ve annem, Allah’ın emri, peygamberin kavli ile sevdiğim kızı istediler. Onun ailesi de olumlu cevap verince nişan yaptık. Kısa bir zaman sonra da Allah’ın lütfuyla evlendik.

Medeniyet: Nikâhınızı kim kıydı? Evlilik sürecinizden bahseder misiniz?

Küçükağa: Evlenme faslını da şöyle kısaca anlatıvereyim. Beş kuruş paramız yoktu. İstemeye gelirken bile yol parasını zar zor denkleştirmiştik. Elli-yüz kadar davetiye bastırdık. Fazlasına gücümüz yetmiyordu. Nikâh dairesine gittik. Kimimiz kimsemiz yok. Sadece biz ikimiz varız. Bir de belediyenin nikâh memuru. Şahit lâzım, ama şahit de yok. Ne yapalım? Baktım karşıdan nikâh için, ele ele tutuşmuş bir çift geliyor. Hemen yanlarına vardım ve şahidimiz olur musunuz, dedim. Oluruz, dediler. Meğer onların da şahitleri yokmuş. Biz de onların şahitleri olduk.

Medeniyet: Düğün merasimi yapmadınız mı?

Küçükağa: Ben yapmadım. Kayınpederim yaptı. Benim imkânım yoktu. Bütün masrafları kendisi karşıladı. Kayınpederim, küçük kayınbiraderimi sünnet ettirecekmiş. Hem sünneti, hem düğünü bir arada yapalım, demiş. Büyük baş bir hayvanı keser düğün derneği şuracıkta kurarız, demiş. Şehrin merkezinde Isparta usulü bir güzel yemek yapıldı. Meydan hazırlandı, masalar, sandalyeler kuruldu. Helvalar yapıldı. Mütevazı sayılabilecek bir düğün merasimini böylece gerçekleştirmiş olduk.

Medeniyet: Kız evi oldukça anlayışlı ve hayırsever bir aileymiş.

Küçükağa: Sağ olsun, kayınpederim olsun, kayınvalidem olsun, hiç beni rencide etmediler. Paran yoksa niçin evleniyorsun, işin yok, gücün yok, nasıl geçineceksin, askerliğini de yapmamışsın, daha okulunu bile bitirmemişsin demediler. Hep yardımcı oldular bana, hep anlayışla karşıladılar beni. En ağır yükleri kendileri yüklendiler. Üstelik öyle zengin de değillerdi. Orta hâlli bir aileydi. Isparta’da okuduğum için arkadaş çevrem hep oradaydı. Arkadaş, dost ahbap kim varsa davet ettim. Sağolsunlar çoğu da gelmişlerdi. Bahaddin Cebeci de gelmişti. Eski MTTB’lilerden. Bahaddin Cebeci, nüktedan, içten bir insandı. Asker iznine gelmiş, tevafuk olmuş, onunla da karşılaşma imkânı bulduk. Eşin, dostun arasında düğünümüzü yaptık. Düğünde tek bir gelin arabamız kaplumbağa Vosvogen vardı. Başka da bir araba yoktu.

Medeniyet: Hanımınızın memur olduğunu söylemiştiniz. Evlendikten sonra hanımınızı nereye bıraktınız?

Küçükağa: Evet, hanım Kur’ân kursu hocalığı yapıyordu. Onu mecburen Isparta’nın Yalvaç ilçesinde bıraktım. Ben de İzmir’e döndüm. MTTB ziyaretleri için. Bir süre sonra tekrar Yalvaç’a geldim. Bu sefer hanımı temelli alıp götürmek istiyorum. Eşyaları topladık ve bir kamyona doldurduk.

Medeniyet: Bu sefer yolculuk nereye?

Küçükağa: İstanbul’a. Niçin İstanbul? Pek izahı mümkün değil bu sorunun. Öyle düşündüm, öyle oldu. Pek akıllı bir tercih sayılmazdı İstanbul. Yalnızca annem orada kirada oturuyordu. Belki ancak en mantıklı açıklaması böyle yapılabilir, o da belki… Nerde kalacağım, nereye yerleşeceğim belli değildi. Allah Kerim deyip düştük yola. Otobüsle gidecek paramız yoktu, kamyonete bindik. Şoförün yanına oturduk. Sohbet ede ede İstanbul’a vardık.

Aslında bu huy bende hep var olmuştur. Netice ne olacak, nasıl olacak gibi bir endişeye kapılmıyorum galiba. Doğru mudur yanlış mıdır bilemem, ama böyle bir özelliğim var benim. Böyle bir yanım olmasaydı bırakın İstanbul’u, Mısır’a gider miydim hiç? Kahire’ye bile plansız, hesapsız gitmiştim bir defasında. Hem de ailece. Üstelik bir yaşında bir de torunum vardı.

Kaç saat sürdü yol bilmiyorum, kazasız belasız vardık İstanbul’a. Vardık ama eşyaları nereye koyacağız?

Medeniyet: Annenizin evi var.

Küçükağa: Annemlerin evi küçük, oraya sığamayız. Çaresi yok, bir ev bulmalıyız. O emlakçı senin, bu emlakçı benim. Koştur Allah, koştur… İki saat içinde bir ev bulduk. Galiba Sedat’ın (Yenigün) annesi bulmuştu. Ben ona Sıdıka abla derdim. Rahmetli çok tatlı birisiydi. Annem, halam, Sıdıka abla, bir araya geldi miydi dünyanın en esprili, en nezih, en İslâmî sohbetleri gerçekleşirdi. Elimde bir kamera olsaydı da çekseydim onların sohbetlerini. Sizler de görürdünüz onların ne kadar sıra dışı insanlar olduğunu. Üçünde de Allah vergisi özellikler vardı. İman, güzel ahlâk, Anadolu masumiyeti ve esprisi…

Medeniyet: Evi bulunca aynı gün eşyaları yerleştirdiniz tabii.

Küçükağa: Hayır, evi bulduk ama eşyaları taşıyamadık. Çünkü ev kirden geçilmiyordu. Bununla birlikte ev böceklerin istilasına uğramış gibiydi. Eşimle sabaha kadar evi temizledik. Ancak ertesi gün eşyaları taşıyabildik. Eşya dediysem öyle büyük büyük eşyalar değildi. Hanımın birkaç parça çeyizlik eşyası vardı o kadar. Ben zaten bir şey almamıştım, sadece Çarşamba Pazarı’ndan bir tüp, bir de ocak almıştım.

O evde fazla kalmamıştık. Hanım, izin alıp gelmişti ve günü bitiyordu. Tekrar Yalvaç’a dönmesi gerekiyordu. Ben de kalamazdım, çünkü dönem sonuna yaklaşmıştık ve İzmir’e gitmeliydim. Annemle konuştuk, sen de kiradasın biz de dedik. İki ayrı eve kira vermek yerine, bizim eve taşın, tek bir eve kira verelim daha iyi olur. Böylece evimiz de sahipsiz kalmamış olur. Annem bu teklifimizi kabul etti. Şimdi düşünüyorum da İstanbul’a taşınma tercihim ne kadar da yanlışmış? Dediğim gibi, böyle yanlarım var benim, galiba bu da babamdan kalma bir özellik.

Medeniyet: Hanımınız Yalvaç’a gitti. Siz?

Küçükağa: Okullar açılınca ben İzmir’de yarım bıraktığım okuluma devam ettim. Genelde hafta içi okula, hafta sonları ise Yalvaç’a gidiyordum. Bir veya iki gece kalıp geri dönüyordum. Gidiş gelişlerim pek meşakkatli oluyordu. Üç-dört vasıta değiştirmek zorunda kalıyordum. Bir dönem boyu böyle devam etti hayatımız. Hanım Yalvaç’ta, ben İzmir’de. Evlilik hayatımız böyle ayrılıklarla başladı işte bizim.

Medeniyet: İzmir’de öğrencilik yıllarınızda ne gibi faaliyetler yapıyordunuz?

Küçükağa: Ben hem okuluma devam ediyordum, hem de normal İslâmî davet çalışmalarımı yapıyordum. Zaten Yüksek İslâm Enstitüsü Talebe Derneği başkanlığı görevim de vardı. O sıralar İzmir MTTB’de gerginlikler yaşanıyordu. Anlaşmazlıklar diz boyuydu, kavga boyutuna yaklaşmıştı neredeyse. Kimse başkandan memnun değildi. İkiye bölünmüşler, her iki taraf da birbirinin başkan adayını beğenmiyordu. MTTB Genel Merkezi de diyor ki, ne onların adayı, ne bunların adayı, ikisini de istemiyoruz. Yeni bir başkan arayışına girişiyorlar. Tam o sırada benim ismim geçiyor konuşmalarda. Zannedersem ismimi Sedat vermiş genel merkeze.

Sedat o dönemde MTTB’de gençlik kolları veya kitap kulübü başkanıydı. Ben de Yüksek İslâm Enstitüsünde Talebe Derneği başkanıydım. Benden bir önceki başkan ise Fehmi Koru’ydu. Kendisiyle tanışmışlığımız vardı. Eski başkanlardan Halit Şahin’e beni sormuşlar, başkanlık yapabilir mi diye. O da isabetli bir seçim olur, ama önce kendisine sormak lâzımdır, bakalım kabul edecek mi, demiş.

Medeniyet: Teklife ne cevap verdiniz?

Küçükağa: Teklif gelince tereddüt ettim. Biraz düşünmem gerektiğini söyledim. Bu tavrım, teklif getirenleri şaşırtmıştı. Çünkü MTTB’de başkan olmak önemli bir ayrıcalıktı. Bunun için birçok insan başkan olmaya can atıyordu. Bense düşünmek için zaman istiyordum.

Medeniyet: Düşündünüz ve kabul ettiniz…

Küçükağa: Enine boyuna düşünüp taşındım, güvendiğim insanlarla istişareler ettim. Onlardan birisi de Sedat Yenigün idi. İstişareler neticesinde, hem şahsım hem Müslümanlar için hayırlara vesile olacağı ümidiyle bu görevi kabul ettim. Bu durumda ben iki başkanlığı birden yürütmüş oluyordum. Birincisi, Yüksek İslâm Enstitüsü Talebe Derneği başkanlığı, ikincisi ise, İzmir MTTB başkanlığı. İkisini de aynı anda yürütmek zor olacağı için Talebe Derneği başkanlığını bırakmak zorunda kaldım.

Medeniyet: Kime bıraktınız?

Küçükağa: Muammer Özkan’a. Sanırım bu isim sizlere bir şeyler çağrıştırmıştır. “Mezar Notları” kitabının yazarı.

Medeniyet: Türkiye’nin sosyal-siyasî hayatında MTTB çok önemli bir kurum.

Küçükağa: MTTB, Türkiye sosyal-siyasî hayatında çok önemli fonksiyonlar üstlenmiş bir kurumdur. O günün şartlarında sayısız faaliyet yapıyor, ülke genelinde ses getirecek çok önemli programlar tertip ediyordu. Bunu o güne kadar hiçbir kurum, hiçbir cemaat başaramamıştı. Oldukça profesyonel bir çalışma stratejisi vardı. Disiplinli, mantıklı, tutarlı ve ilkeli çalışma. Hatta şunu söyleyebilirim ki, Fethullah Gülen’in öğrencilere yönelik çalışması ve hareket tarzı da MTTB’den alınmıştır. Etki gücü bu kadar yüksek bir çalışmaydı MTTB.

Türkiye de üniversite sınavına hazırlık kurslarını ilk MTTB yapmıştır. Sadece bir şehirde değil, bütün ülke genelinde bu denli zor ve profesyonellik isteyen bir sınavı, hem de o günün zor şartlarında yapabilmeyi başarmıştır. 67 vilayetin 67’sinde de sınav aynı gün ve saatte başlayıp biterdi. Devlet bile inanamıyordu bunu nasıl yaptığımıza. İnceliklerini öğrenmek için bizlere gelip fikirler alıyorlardı. MTTB, Sedat’ların döneminde Sosyal Bilimler Enstitüsü bile kurmuştu. Resmi değildi ama eğitim verenler doçent veya profesör unvanlı insanlardı. Aynı zamanda cazibesi olan prestijli bir yerdi MTTB.

Medeniyet: MTTB bu kadar büyük çaplı başarılarını ve hizmetlerini neye borçludur sizce?

Küçükağa: Kanaatim odur ki MTTB bu başarısını evvela samimiyetine, sonra da disiplin ve profesyonelliğine borçludur.

Medeniyet: Artık İzmir MTTB başkanısınız. Başkanlık dönemlerinizde neler yaptınız?

Küçükağa: MTTB olarak biz İzmir’de zayıftık. Bunda İzmir’in sosyo-kültürel yapısı tabiî ki önemli bir etken. Bu gerçeği de bildiğimiz için daha çok çalışmamız gerektiğine inanıyoruz. Olabildiğince örnek çalışmalar yapmak, insanlara ulaşmak, sesimizi tüm İzmir’e duyurmak istiyoruz. Gün geldi, ülke siyasetiyle alakalı bir miting yapmamız gerekti. Böyle fikir atıldı ortaya. Tabiî miting zor bir iş; organize safhası, bürokratik ilişkiler, görevlerin dağıtımı, ilan, reklam, afişleme, insanları belli bir sayıda toplayabilme vs. ciddi bir emek istiyor.

O zamanlarda İzmir’de miting yapma kararı çok cesurca bir karardı. Çünkü MSP gibi bir parti bile miting yapma cesareti gösteremiyordu. Rahmetli Erbakan Hoca bile İzmir’e geldiğinde ancak elli, yüz kişi toplamak mümkün olabiliyordu.

Alınan karar gereği hemen eyleme geçtik. Organize için her bir ferdimiz fedakârca çalışmalara başladık. Yapacağımız miting resmiydi, öyle illegal bir tarafı da yoktu. Mitingi Gündoğan Meydanı’nda yapacaktık. Telefon geldi, kimden? İzmir Valiliğinden. Sekreter, Vali Bey’in benimle görüşmek istediğini bildirdi. Ben yerimdeyim, buyursunlar gelsinler, dedim.

Medeniyet: Büyük bir özgüven sahibisiniz. Bu tavrınızı neye yormalı?

Küçükağa: Aslında bu özgüven, bir gerçeğin ifadesidir. Hâşâ şahsımızın bir üstünlüğü yahut bir gurur veya kibir değil bu, aldığımız kültürün, edindiğimiz İslâmî kimliğin bir ifadesiydi.

Medeniyet: Netice ne oldu? Geldi mi Vali Bey?

Küçükağa: Hayır, gelmedi. Sekreter, Vali Bey’in beni rica ettiğini ve mümkünse makamında görüşmek istediğini söylediler. İstişare sonucunda gitmeye karar verdik. İki arkadaşla birlikte İzmir Valiliğine gittik. Vali Bey’in makam odasına yalnız beni aldılar. Benimle tek konuşmak istiyorlarmış. Odaya girince şaşırdım. İlk kez bu kadar şık ve lüks bir makam odası görüyordum. Masalar, koltuklar, duvarlar, dekoratif süslemeler çok dikkat çekiciydi.

Medeniyet: Neler konuştunuz Vali Bey’le?

Küçükağa: Konuya Vali Bey girdi. Yarın miting yapacakmışsınız öyle mi, dedi. Evet, dedim, öyledir. Nerden çıktı bu miting, niçin yapıyorsunuz, dedi. Yasal haklarımızı kullanıyoruz, tepkimizi dile getiriyoruz, bundan daha geçerli sebep ne olabilir ki, dedim.

Vali Bey, bu cevap üzerine dedi ki; bakınız Ömer Bey, biz birtakım istihbarat bilgileri alıyoruz, İzmir esnafı toplanıp miting günü kazma kürekle sizlere saldıracakmış. Bu, çok tehlikeli bir noktaya taşınır ve sizler en iyisi bu kararınızdan vazgeçin, dedi.

Medeniyet: Vazgeçtiniz mi peki?

Küçükağa: Mümkünatı var mı, vazgeçer miyim hiç? Öyle mi Vali Bey, dedim. Hangi ilçenin esnafı saldıracakmış bize peki? Çankaya’nın, dedi. Öyleyse biz de Montrö’den geçeriz. Oranın da esnafı aynı şeyi düşünüyormuş, dedi. Orada esnaf yok ki, bizim geçeceğimiz yerde sadece duvarlar ve evler var, dükkân esnaf yok, dedim. Ne dediyse cevabını verdim. Bunun üzerine, bizden söylemesi, başınıza bir şeyler gelirse sorumlusu biz değiliz gibisinden tehditvari şeyler söyledi.

Kusura bakmayın ama Vali Bey, asayişi sağlamak sizin vazifeniz. Olup biten her şeyden sizler sorumlusunuz. Böyle söyleyerek sorumluluktan kurtulacağınızı mı zannediyorsunuz, dedim ve ekledim: Ben bu konuşmalarınızı aynen İstanbul MTTB Genel Merkezine ileceğim; onlar da İçişleri Bakanlığını arayıp sizlerin verdiği bilgiyi esas alarak, miting günü esnafın arkadaşlarımıza kazma kürekle saldıracağını söyleyecekler; eğer bizim arkadaşların kılına zarar gelirse sorumluluğun önce valiye, sonra Bakanlığa ait olacağını bildirecekler; size düşen, bu mitingin suhuletle, kavgasız gürültüsüz yapılmasını sağlamaktır; bizim esnafla bir alıp veremediğimiz yoktur, dükkânlara zarar vermek gibi bir amacımız da yoktur; sadece gösterimizi yapıp dağılacağız, dedim. Bu sert ve kararlı çıkış karşısında Vali Bey’in rengi attı. Galiba böyle bir karşılık beklemiyordu benden. Öylece ayrıldım odasından.

Medeniyet: Miting nasıl oldu? Kavga, kazma kürek…

Küçükağa: Güzel oldu tabii ki. İzmir’de MTTB olarak ilk mitingimizi böylece yapmış olduk. Ne kazma, ne kürek, ne kavga hiçbir şey olmadı. Sayımız bin ilâ bin beş yüz arasındaydı. Onca kalabalığa konuşmak için küçük bir megafonumuz bile yoktu. Güçlü kuvvetli birkaç arkadaşın omuzlarına çıkıp konuşmamı öylece yaptım. Megafonsuz, mikrofonsuz.

Bu miting bizim başarı hanemize yazıldı. İzmir MTTB olarak, Müslüman talebeler olarak kendimize büyük bir güven geldi.

(Devamı gelecek sayıda…)