ÖMER KÜÇÜKAĞA HOCAMIZ İLE - 10

omer kucukaga ile 10

(Ömer Küçükağa Hocamız ile sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.)

Medeniyet: Efendim, geçen konuşmamızda 28 Şubat 1997 darbesiyle ilgili üç suçtan ikisini anlatmış, zaman darlığından dolayı İmam-Hatipler meselesini bir sonraki sohbete bırakmıştık. Dilerseniz oradan devam edelim.

 

Küçükağa: Edelim, fakat ben önceki konuşmalarımızı da tamamlayacak nitelikte şirk, zulüm ve haksızlık mevzuları hakkında birkaç cümle daha sarf etmek istiyorum. Evvela, biz Müslümanların, İlahî dinin özünü çok iyi kavramamız gerekiyor. Müslüman çevreler, ne evde, ne ailede, ne mahallede, ne de toplumda asla zulmedemezler. Eğer zulmediyorlarsa onlar İslâm’ın özünü kavrayamamışlar demektir. Nitekim bugün, açıkça söylemem gerekirse İran kendi halkına çok da adaletle hükmeden bir devlet değildir. Suudi Arabistan hiç değildir. Niçin bu iki örneği verdim? Çünkü bunlar İslâm’ı uyguladıklarını iddia eden devletlerdir.

Ne demek istiyorum? Dikkat ederseniz İran değildir, ‘Suudi Arabistan hiç değildir.' dedim. İran’da toplumun, ezilen kesimlerin haklarına riayet edilmediğini ben kendi gözlerimle gördüm. Gerekçe olarak da şu söyleniyordu: “İslâm hâkim olana kadar biz bu yumuşaklığı gösteremeyiz. Bu yumuşaklığı gösterirde insanların haklarına riayet edersek biz bu devrimi oturtanlayız.” Ama bakın devrimin üzerinden otuz küsûr sene geçmiş ve siz hâlâ böyle konuşuyorsanız olmaz. Çünkü Kur’ân, çünkü peygamberler, çünkü Allah’ın Rasûlü böyle bir hâkimiyeti Müslümanlardan asla istemedi ve de istemez.

Şimdi gelelim 28 Şubat döneminin suç kabul edilen üçüncü maddesine. İlk ikisini hatırlayacak olursak; birincisi kurban derisi toplamak, İkincisi ise başörtüsü takmak idi. Semboller bunlardı. Bildiğiniz üzere geçtiğimiz aylarda “Darbeleri Araştırma Komisyonu” kuruldu. Komisyon, bilmem şu kadar kez gidip bu kadar kez gelmiş olan Süleyman Demirel’i dinledi. Demirel, darbeler kötü bir şeydir, hiçbir darbe savunulamaz anlamlarına gelen genellemeler yaptı. Ama 28 Şubat bir darbe değildir, tamamen yasal bir süreçtir, hiç kimse zarar görmedi, dedi. Evet, Demirel böyle söylüyor: Okullarından atılan o genç kızlar, derileri gasp edilen o insanlar, kapatılan vakıflar, dernekler, mahkûm edilensiyasetçiler demek ki hiç zarar görmemiş! Evvela çok açık söylemem gerekir ki bunun doğrulukla, hakikatle, şahitlikle hiçbir ilgisi yoktur. Düpedüz saptırma, düpedüz yalan, düpedüz çarpıtma. Doksana merdiven dayamış bir insanın söyleyebileceği sözler olmamalı bunlar. Ben onu Allah’a havale ediyorum. Başka da bir şey demiyorum. Herkes çok iyi biliyor ki, Meclis işgal altındaydı 28 Şubat döneminde. Parlamento etkisiz hâle getirilmişti; parlamenterler baskıyla, şantajla, tehditle, silah zoruyla ve çeşitli kumpaslarla susturulmuştu. Dönemin içişleri Bakanı Meral Akşener’e rütbeli bir askerin ahlâk dışı, edep dışı tehdit ve küfürlerini hepiniz daha dün gibi hatırlıyorsunuzdur: “Söyleyin o kadına, gelirsem yağlı kazığa oturturum.” 28 Şubat dönemini ve 28 Şubatçıların ahlâk seviyesini çok iyi özetleyen bir söz.

Sonra biliyorsunuz Erbakan istifa ettirildi. Refah- Yol koalisyon hükümeti iktidardan düşürüldü, iktidara yeni ve kendilerinin güdümünde olan bir parti getirildi. Yeni yeni ifşaatlara bakılırsa 28 Şubat dönemiyle ilgili bildiklerimiz çok sınırlı. Perde arkası olaylar henüz aydınlatılmış değil. Bilmediklerimiz bildiklerimizden çok daha fazla. Ne tür hilelere başvurulmuş, kimler aktör, kimler piyon, bugün medyaya yansıyanlar var, ama bu kadarla sınırlı değil kanaatimce.

Evet, darbelerle ilgili söyleyeceklerim şimdilik bu kadar olsun.

Medeniyet: Öyleyse İzmir Yüksek İslâm Enstitüsü yıllarına gidelim.

Küçükağa: Adana İmam-Hatip Lisesi’ni bitirdikten sonra İzmir Yüksek İslâm Enstitüsü’ne gittim. Tabi ki de yalnız gittim. İzmir’e ilk gidişimdi bu. Niye yalnız gittim? Çünkü rahmetli babam eğitim hayatımın hiçbir döneminde, ama hiçbir döneminde bana yardımcı olmadı, hiçbir kolaylık göstermedi. Hep yalnızdım, öyle yetiştim. İlkokulda, ortaokulda, lisede babam yoktu ki yanımda İzmir Yüksek İslâm Enstitüsü’nde olsun! Belki de hayatın zorluklarına karşı, tek başına mücadele etmeyi örenmem için böyle davranmıştı.

Sakalsız, bıyıksız, liseyi yeni bitirmiş klasik bir öğrenci görünümüyle, cebimde üç beş kuruş para İzmir'e vardım. Hiç benzemiyordu alışık olduğum şehirlere. Ne Erzurum’a, ne İsparta’ya, ne de Adana’ya... Erzurum ve İsparta dindar-muhafazakâr kimliğiyle öne çıkmış şehirlerdi. İsparta halkı dindardı, Risale-i Nur’un bir ağırlığı vardı orada. İnsanlar bol bol Kur’ân okurlardı. Pencerelerden taşan sesler bütünsokakları doldururdu. Sokaklardan geçerken Kur’ân seslerini, zikirleri, tesbihatı duyardınız. Manevî bir haz alırdınız. Fakat İzmir böyle değildi, bambaşka bir şehirdi. Ne manevî kimlik, ne sokaklara taşan Kur’ân sesleri, ne de kulakları dolduran zikirler ve tesbihat... Hiçbiri yoktu. Manevî iklimden arındırılmış, yalıtılmış bir şehir olduğu besbelliydi. Bu yüzdendir ki görür görmez Türkiye’den bir şehir değilmiş gibi bir izlenime kapıldım, insanların durumu, fikriyât, sosyal hayat, giyim-kuşam, kültür-inanç kendisini o kadar çok belli ediyordu ki! Batılı kültüre ait Avrupaî bir şehir gibiydi. İzmir her yönüyle değişik geldi bana.

Okulun açık adresini bilmiyorum. Sadece Göztepe semtinde olduğunu biliyorum. Göztepe’ye gittim. Gözlerim Yüksek İslâm Enstitüsü tabelasını arıyor. Kafamı sağa sola çevirip baktım, bir şey göremedim. Bu sırada Göztepe Kız Lisesi dağılıyor. Öğrenciler, bir yeri mi arıyorsun, dediler. Evet, dedim; Yüksek İslâm Enstitüsü’nü. Biz de oraya gidiyoruz, istersen seni de götürelim, dediler. Yoo, siz bana tarif edin, kendim gidebilirim dediysem de onlar olmaz biz götürelim diye ısrar ettiler, ama ben yine de teşekkür edip kabul etmedim, tarifi aldım ve okula geldim. Meğer Enstitü çok yakınmış. Lise bu caddede ise Enstitü karşı caddenin biraz arkasında. Bu genç kızların ne kadar rahat olduklarını orada anladım. Çok rahat iletişim kuruyorlar, çok rahat konuşuyorlar, çok rahat gülüyorlar erkeklerin karşısında. Erzurum’da kız öğrenciler asla öyle değildi. Erkek öğrencilerin yüzüne böyle uzun boylu bakamazlardı. Zaman içinde bunu biraz daha gördüm. İzmir İslâmî yönden geri kalmış bir şehirdi. Her hâlinden anlaşılıyordu.

Okulu buldum, ama kalacak yerim yok. Otelde kalacak imkânım da yok. Cebimde üç beş kuruş o kadar... Ne yapacağımı düşünürken oradaki öğrencilere sordum, nerede kalıyorsunuz diye. Kimisi akrabasının yanında kalıyor, kimisi de yeni gelmiş, otelde kalıyor. Çankaya’da bir yurdun olduğundan bahsettiler. Yerini öğrenip yola koyuldum. Benimle bir kişi daha geldi. Onun da kalacak yeri yokmuş. Sorup soruşturup bulduk yurdu. Yurt dediysem öyle dört başı mamur bir yer gelmesin aklınıza. Bir binanın daire katı. Ara duvarları yıkmışlar, üç beş demir ranzalı yatak koymuşlar, tuvaleti banyosu var, namaz kılabiliyoruz, olmuş sana yurt. Yemeklerimizi dışarıda yiyoruz. Biz o gece orada yattık, ama hiç kimse bize nerden geliyorsunuz, kimsiniz, demedi. Etrafta görevli bir müdür, sorumlu bir kişi, memur, güvenlik vs. hiç kimse yok. Kendi başımı zayız. Doğrusu şaşılacak bir durum. Sorup öğrendik. Binayı hayır sahipleri kıt kanaat imkânlarla ancak bu hâle getirebilmişler. Hayır sahipleri de İzmir Kesta- nepazarı Camii Derneği mensupları. Dernek, ağırlıklı olarak Kur’ân kursu hizmetleri yürütüyor. Fakat diğer öğrencilere de yardımcı oluyorlar. Bize o gün için çok büyük yardımları oldu o hayır sahiplerinin. Hepsini hayırla yâd ediyorum.

Her şey güzel, ama yemeklerin olmaması büyük problem. Birkaç hafta sonra nihayet yurdun yetkililerinden birisi geldi. Kestanepazarı'nda sabah-öğle-ak- şam yemek çıkarıyoruz, isterseniz yemeklerini orada yiyebilirsiniz, dedi. Çok sevindik, yalnız ben sadece akşam yemeğini yiyebiliyordum.

İzmir’de, pek İslâmî bir dokusu olmayan o şehirde, Kestanepazarı Camii benim için huzur kaynağıydı. Cami avlusunda hücre denilen küçük odalar da var, öğrenciler orada Kur’ân okuyor, hafızlık yapıyor. Bir yerinde de yemekhane faaliyeti yürütülüyor. Okuldan çıkınca oraya gider, hem yemek yer hem dinlenirdim. O günün zor şartlarında burası benim için bulunmaz bir fırsat sayılırdı. Biraz daha tanıyınca gördüm ki bu dernek öyle basit bir çalışma yürütmüyor. Öğrencilere yönelik çok önemli hizmetler veriyor.

Bazı öne çıkan isimler vardı orada. Soy ismi Tatari olan bir zat hatırlıyorum mesela. Çok hayırsever bir zattı. Kendisini göremezdik, ama ismini çok duyardık. Sonradan fark ettim ki Enstitü’de bazı sınıfların üstünde Tatari soyadları da bulunmakta. Anlaşılan o ki okulun yapımında katkı sağlamış sevilen bir kişi.

Öne çıkan isimlerden birisi de Galip Pastanesi’nin sahibi Ali Galip idi. Bu pastane Kemeraltı’nda idi. Ali Galip yardımsever bir insan idi. Öğrencilere, ihtiyaç sahiplerine çok yardımcı olurdu. Ailelerin, çocuklarının cebine beş kuruş para koyamadığı o zor günlerde Ali Galip Bey gibi hayırsever insanların, yatıp barınmadan tutun da iş bulmaya varıncaya kadar yapmış oldukları o fedakârâne yardımlar her türlü takdirin üzerindedir. Allah hepsinden razı olsun.

Yıllar sonra Ümraniye’de kundura mağazası bulunan bir esnafla karşılaştım. Kendisi adı geçen pastanede çalışmıştı. Esnaf, Enstitü’de bizden bir sınıf üstte okuyan bir arkadaştı. Ne yazık ki şimdi unuttum ismini. Unuttuğumu öğrense üzülebilir belki. Biliyordum oysa. Yoldan gelip geçerken yanına uğrar, hâlini hatırını sorardım. Karşılaştığımızda İzmirli yıllarımızı, okulumuzu, Kestanepazarı Camii’ni ve derneğini konuşup geçmişgünlerimizi yâd ederdik.

İşte ben, demin sözünü ettiğim bu yurtta yaklaşık üç ay kadar kaldım. Sonra sıkıldım. Böyle olmayacak dedim, iyisi mi eve çıkayım ben. Çıkayım, ama neyle, nasıl? Cebimde param yok. Kendime yoldaş aradım, iyi olur, hem masrafları paylaşırız. Bu aramam kısa sürede netice verdi, sınıftan iki üç kişiyle anlaşıp Göztepe’de bir ev tuttuk. Bir bodrum katı. Toplam dört kişiyiz. Onlardan birisi Süleyman Duman’dı. iki üniversitede birlikte okuyordu. Hem Enstitü’de hem de hukuk fakültesinde. O zamanlar için böyle imkânlar vardı. İsteyen iki üniversitede birlikte okuyabiliyordu. Bazı fakültelerde devam mecburiyeti yoktu. Birçok arkadaşımız böyle mezun oldu okullarından. Ama ben hiç heveslenmemiştim ikinci üniversiteye. Süleyman Duman, şimdi Diyanet İşleri Başkanlığımda Hukuk Müşaviri. Bildiğim kadarıyla şu sıralar yurt dışında hizmet veriyor. Göztepe’nin o bodrum katında çok güzel günlerimiz geçti onunla, çok özel hatıralar yaşadık birlikte. Enstitüye yeni kayıt yaptıran öğrenciler içinde eski tanıdıklarım oldu, onları da evimize aldık. İzmir’deki ilk nüvemiz, ev faaliyeti diyebileceğimiz ilk çalışmamız sanırım o evde, o arkadaşlarla başladı.

Medeniyet: Evde ne gibi faaliyetler yapıyordunuz?

Küçükağa: Tabii ki İslâmî sohbetler. Kur’ân, sünnet, Rasûlullah’ın hayatından örnekler, sahabe hayatı, ilmihal, güncel meseleler vs...

Medeniyet: Herhangi bir cemaat veya oluşumla bağlantınız var mıydı?

Küçükağa: Hayır yoktu, bütün çalışmaları kendi adımıza yapıyorduk. Herhangi bir cemaat, parti, vakıf veya dernek adına yaptığımız bir faaliyet yoktu.

Medeniyet: Evin ihtiyaçlarını nasıi karşılıyordunuz? Bütçeniz var mıydı?

Küçükağa: Onu söyleyecektim, benim param yoktu, öbürlerinin bir miktar vardı. Bir ay geçti, iki ay geçti ben kiraya katkıda bulunamıyorum. Tabi eziliyorum, üzülüyorum. Yapıma uygun bir davranış da değil bu, ama ne yaparsınız ki imkânlarım elvermiyor. Evi ben buldum, ben tuttum, onları ben çağırdım, ama param yok. Arkadaşlar durumdan haberdarlar, ne kadar çok üzüntü duyduğumu fark ediyorlar. Bu yüzden evi sen tuttun, onca zahmete katlandın bir şey olmaz diyerek beni teselli etmeye çalışıyorlardı. Baktım ki bu böyle olmayacak. Gittim, ikinci el, üç tekerlekli, etra fı camlı bir araba aldım. Nohutlu pilav satan seyyar satıcıların arabası gibi. Bir toptancı bulup fındık, fıstık, çerez satın aldım. Koydum arabaya küçük bir terazi, okul çıkışlarında kuruyemiş satmaya başladım. Niye sadece leblebi ya da kuruyemiş demiyorum da fıstığı özellikle söylüyorum? Onun da bir hatırası var. Dinlemek ister misiniz?

Medeniyet: Elbette dinlemek isteriz efendim, hem de memnuniyetle. Zaten biz sizleri dinlemek için buradayız.

Küçükağa: Pekâlâ, benden bir sınıf geride bir arkadaşım vardı. Ziyaretime geldi bir gün. İsmini söylersem sizlerde hatırlayacaksınız: Muammer Özkan.

Medeniyet: Muammer Özkan! “Mezar Notları”nın yazarı?

Küçükağa: Evet ta kendisi. Ziyaretime gelince fıstık sattığımı gördü ve bana “Fıstıkçı” lâkabını taktı. Bizim adımız ondan sonra “Fıstıkçı”ya çıktı. Böyle şakalaşıyorduk kendi aramızda. Hemen her gün Göztepe’den Konak’a kadar gidiyordum fıstık satmak için. Konak daha merkezi bir yerdi, müşterisi çoktu. Yaklaşık bir buçuk-iki saat sürüyordu yürümeyle. Kolay değil, bir de araba vardı yanımda. Bir miktar satınca ihtiyaçlarımı karşılayacak kadar para kazanmış oluyordum. Beklemeden eve dönüyordum. Dönünce kapının önünde bir direk vardı, arabayı zincirle ona bağlıyordum. Günbegün para biriktirir oldum. Evin ihtiyaçlarını da karşılayabiliyordum artık, geçmiş borçlarımın hepsini böylece ödedim.

Fakat fıstık maceram uzun sürmedi. Sonu biraz hazin bitti. Şöyle ki: Her gün zabıtalardan köşe bucak kaçarak sattığımız fıstıkları bir gün geldi satamaz, zabıtalardan kaçamaz olduk. Çok ciddi bir problemdi zabıtalar biz seyyar satıcılar için. Koymuyorlardı bizi şehrin merkezi yerlerine. Yasaktı, insanların geçiş güzergâhlarında bulunmayınca da satış yapamıyor- duk. Mecburen kendimize uygun bir yer seçip orada kazancımızı temin etmeye çalışıyorduk. Faka, kimse bizi kendi hâlimize bırakmıyordu. Zabıtalar, hemen kovalıyordu. Bir iki defa yakaladılar. Kimlik sordular. Mecbur olduğumu, yoksa okuyamayacağımı söyledim, bıraktılar. Bir keresinde çok ters zabıtalara çattık. Arabamı, fıstıklarımı, terazimi hepsini alıp götürdüler. Böylece sermayem, ekmek teknem bir zabıtanın ellerinde eriyip gitti...

Birinci sınıfın sonuydu ya da ikinci sınıftaydım,duydum ki devlet, yüksekokul öğrencilerine burs veriyormuş. Kredi değil, burs. Mezun olduktan sonra hem mecburi hizmetinizi yapıyorsunuz, hem de bursunuzu ödüyorsunuz. Ben bu devlet bursunu almaya karar verdim. Bir de kefil istiyorlar, kefilim yok. Yeni olduğum için kimseyle pek fazla tanışıklığım da yok. Sonra hocalarımı bir bir gözümün önüne getirdim. İçlerinden birisini gözüme kestirdim. Gidip rica ettim, hâlimi arz ettim, sağ olsunlar kabul ettiler. Hem de mütevazı bir şekilde büyük bir memnuniyet duyarak. Yalnız şu anda yengeni okula getireceğim, onunla bir işimiz var, sonra beraber çıkıp notere gider, kefaletimizi yaparız, olmaz mı, dedi. İşi bitince notere gittik. Beni hiç tanımazdı. Üstelik dersimize de girmezdi. Buna rağmen bu fedakârlığı benden esirgememişti. Kimdi bu hoca? Hayrettin Karaman! Ben ömrüm boyunca bu büyüklüğü hiçbir zaman unutmadım, unutamam da. Gerçekten onun yeğeniymişim, çocuğuymuşum gibi en küçük bir tekellüfte bile bulunmadan bana yardımcı oldu. Hayrettin Karaman Hoca, sonraki yıllarda sanırım ikinci, üçüncü sınıfta derslerime girdi. Tayini çıkınca İstanbul’a dönmek zorunda kaldı.

Onunla ilgili elbette anlatmam gereken düşüncelerim var. Çok iyi bir hocaydı. Hem İnsanî, hem İslâmi hem de akademik yönüyle. Hayrettin Bey sıradan bir insan değildi. Kendine göre fikri olan bir insandı. Diğer hocalardan farklıydı. Hem öğrenciye verdiği değer olarak farklıydı, hem dersinde farklıydı. Sınıfa çok hâkim, dersleri asla haşviyatla doldurmayan, mutlaka bilgi vermek, şuur vermek isteyen bir yapısı vardı. O güne göre de -o güne göre diyorum, lütfen bu cümleye dikkat edin- sivri bir insandı. Yani toplum Hayrettin Bey’in o günkü fikirlerini kaldıracak durumda değildi. Bundan dolayı da kendisine bir hayli saldırı vardı. Ne diyorlardı kendisine? Mesela, ‘mezhepsiz’ diyorlardı, ’müctehid taslağı’ diyorlardı ve çeşitli hakaretler ediyorlardı. Ben tanıdığımdan bugüne kadar, Hayrettin Bey’in çizgisini değiştirdiğini hissetmedim. Bir ideali vardı, insanlara vermek istediği bir fıkıh anlayışı vardı. Hep o çizgide devam etti. Bugün söylediklerinin hemen hemen aynısını o gün de söylüyordu. Fakat o gün çok tepki alıyordu. Çünkü Türkiye OsmanlI’dan devraldığı bir Ehl-i Sünnet anlayışına sahipti. Bugün de kısmen böyle belki, ama o gün daha fazla böyleydi. Hayrettin Bey'e ve onun yakın arkadaşlarına yapılan saldırıların aynısı o dönemlerde ibn Teymiyye’ye, Seyyid Kutub’a, Mevdûdî’ye, Muhammed Hamidullah’a ve benzerlerine de yapılıyordu.

Tabi ki bu tür eleştiri ve ithamlarda -Allah taksiratını affetsin, makamını yükseltsin, biz böyle dua etmekle yükümlüyüz, çünkü üzerimizde çok hakkı var- Necip Fazıl’ın da etkisi vardı. O keskin üslûbuyla bu zatlara çok sert bir eleştiri getiriyordu. Mesela Mu- hammed Hamidullah Hoca’ya ‘Baidullah’, Mevdûdî için ‘Merdûdî’ ifadesini kullanmıştı. Hayrettin Bey’e, isim vererek direkt bir eleştirisi var mıydı, hatırlamıyorum. Necip Fazıl'ın böyle bir yan etkisi oldu, insanlar Necip Fazıl’ın ağzına bakıyordu. O dönemde MTTB’nin, gençliğin üstadı kabul ediliyordu. Ne dese hemen alıcı buluyordu. Bugün bile benzer eleştiriler hâlâ varsa o günden tevarüs etmiştir.

Peki, Necip Fazıl niye böyle yaptı? Kanaatimce şunun için: Evet, o şiirde, harekette, aksiyonda, edebiyatta, belki dava adamlığında büyük üstattı, ama İslâm anlayışını tasavvuf? çevrelerden miras almıştı. Gençlik dönemlerinde çok fazla İslâmî yönelimleri yoktu. İslâmî ilmi fazla yoktu. Üstad Necip Fazıl'ın Kur'ân ve Sünnet bilgileri dava adamlığının gerisindeydi. Dava adamlığı, aksiyonerliği çok daha öndeydi. Özellikle Müslüman gençliğe verdiği özgüven önemliydi. Bunu başarıyordu. Fakat İslâm'ın ne olduğuna ilişkin bilgilerini sadece kendi şeyhinden alıyordu. İslâmî bilgileri bunlardan ibaretti. Hayatında temel İslâmî eserleri okuyabilecek zaman bulduğu kanaatinde de değilim. Bu bir.

İkincisi onu yönlendiriyorlardı. Üstad çok temiz kalpli bir insandı. Bir çocuk gibi temiz, saf, berrak bir insandı. Yönlendirilmeye müsait özellikleri vardı. Bazı çevreler ona “Üstadım, filanlar dini yıkmak istiyor.” diyorlardı. Üstad da hemen celalleniyordu. Onun içinde eleştirisini çok sert tutuyordu. Oysa tanımıyordu bu eleştirdiği insanları, ne diyorlar, kimdirler, gerçekten öyle mi söylemişler, hiçbir araştırması olmazdı. Sadece şunu biliyordu: Bu insanlar ibn Teymiyye’den etkilenmişlerdi. Bu da yeterli bir sebepti. Çünkü ibn Teymiyye de tasavvufa karşı olmakla bilinen bir insandı. ibn Teymiyye hakkında da üstadın çizgiyi çok aşmış eleştirileri vardır. Çizgiyi çok çok aşmıştır, ibn Teymiyye’ye söylenmemesi gereken sözler söylemiştir. Burada Üstad'a ‘Allah taksiratını affetsin, mekânını cennet eylesin.’ demeliyim.

Medeniyet: O çapta bir dava adamının, gençliğin önderi olarak kabul edilen bir şahsiyetin bunca sorumluluk ve evsafına rağmen okumadan, incelemeden, delillere bakmadan nasıl olur da İlmî usullere ters düşen eleştiriler yapabilir?

Küçükağa: Bunu ben de çok düşündüm. Hiç yerinde duramayan, kapasitesi çok yüksek bir insan. Gençliği Fransa’da geçmiş, bohem hayatı yaşamış ünlü bir şair. Etrafında hemen halkalar oluşmuş. Çok seviliyor. Gittiği konferanslarında çok ilgi görüyor. Ne kadar fırsat bulabilir, ne kadar okuyabilir, ne kadar istek duyabilir ki? Bugün bile birtakım profesörlerin, onun o günlerde söylediklerini aynen tekrar ettiklerini görüyoruz. Benim için üstadın bu tarafı eksik kalmıştır. Üstatlığına yakışmamıştır. Bunu söylemek zorundayız. O bizim gençliğimizin üstadıydı, ama bu konularda yanlış düşünüyordu.

MTTB’deki arkadaşlarımızın yüzde doksanı ondan etkilenerek o nitelemeleri, o ağır eleştirileri benimsiyorlardı. Ben benimsemedim. Üstadı çok sevmeme rağmen neden öyle olmadım? Şundan öyle olmadım: Ben Seyyid Kutub’u okumuştum. Hamidullah’ın bazı makalelerini okumuştum. Mevdûdî’yi okumuştum. İbn Teymiyye’yi okumuştum. Hayrettin Karaman’ın kendisini görmüş, dinlemiştim. Bu insanların hain olamayacaklarına dair içimde büyük bir inanç oluşmuştu. Bunlar hain olamazlardı. Çünkü öyle anlatılıyordu ki, ‘Bunlar haindir, dini yıkmak istiyorlar, bunlarla mücadele edilmelidir.'diye propaganda yapıyorlardı. Şablon buydu. Ama ben Seyyid Kutub’u okumuşum. Onun cezaevinde ne büyük fedakârlıklarla yazdığı o muhteşem eseri ta Erzurum’da iken okumuş, tatmışım. Dolayısıyla onların din düşmanı olmadıklarını, dini yıkmak için hareket etmediklerine ilişkin bir yakînim vardı. Şu anda isimlerini söylemeyeceğim, ama en yakın arkadaşlarımı da bu konuda ikna etmek için çaba gösteriyordum. Arkadaşlarım sarsılıyorlardı. Üstad ve onun eleştirileriyle benim söylediklerim arasında bocalıyorlardı arkadaşlarımın bir kısmı.

Bu fitne, itham ve haksız eleştirilerin yayılmasında Bedir Yayınevi’nin de etkisi olmuştur maalesef. Birçok konuda İslâmî hizmetleri olmasına, zarif, kibar bir İstanbul beyefendisi olmasına, sanattan, estetikten anlamasına rağmen maalesef Şevket Eygi de bu grubun içerisinde yer almıştır. Bunlarla mücadele etmek İslâmî bir cihadmış gibi algılanmıştır. Şevket Eygi ve arkadaşları da aynı algıya sahip olmuşlardır. Unutmuyorum, ihyau Ulumi'd-Din’in önsözünde bile bu sataşmalara yer verilirdi. Bunlar yanlış şeylerdi. O dönemde bunlar biraz da moda şeylerdi. Ben inanıyorum ki bugün Şevket Eygi de eskisi kadar keskin ve tekfirci düşünmemektedir. Benim İslâmî anlayışımla onun İslâmî anlayışı arasında fark olmasına rağmen bunu rahatlıkla söylüyorum, o gün söylediklerinin tamamını söylemek istemeyecektir Şevket Eygi. Çünkü o eleştiriler gerçekten haksız ve gerçekten çizgiyi çok aşan cinstendi.

Bir Necip Fazıl dedik. Bir Bedir Yayınevi, Şevket Eygi ve çevresi dedik. Üçüncü bir kişi daha olmuştur: Büyük âlim, Müslim Şârihi Ahmet Davudoğlu Hoca. Büyük bir âlimdi gerçekten. Onun malumatına herkes hayran kalırdı. O da bu konuda biraz önce söylediğim çizgiyle birlikte hareket etti. Peki, o âlim olmasına rağmen nasıl böyle yaptı? Doğrusu onu bilmiyorum. Onu da yanıltmış olabilirler. Hatta iş öyle bir noktaya geldi ki onun adını kullanarak bir kitap bile çıkarttılar. Ben genç yaşta o kitabı okuduğum zaman “Bu Ahmet Davudoğlu’nun kitabı değil, ilim sahibi bir insanın yazacağı bir kitap böyle olmaz.” dedim. Kitabın adını söyleyeyim size: “Din Tahripçileri”. Kitapta, öyle hakaretler, öyle iftiralar, öyle saldırılar, öyle tezyif edici iftiralar var ki... Yazar olarak da Ahmet Davudoğlu’nun adı geçiyor. Çok sonraları bazı hocalarım bu kitabı onun yazmadığını itiraf ettiler. Birileri yazmıştı. Onun ismini koymuşlardı. O da kabul etmişti. Çünkü ‘Nasıl olsa bu kitap hayra hizmet ediyor, yazalım.’ diye düşünerek ses çıkarmamıştı.

Medeniyet: Davudoğlu Hoca kitabı görüp okumuş mu?

Küçükağa: Ondan çok emin değilim. “Galiba” diyorum. Ama sağlığında çıkmıştı kitap. Muhtemelen şöyle olmuş olabilir. Yerleşik bir Ehl-i Sünnet algısı var. Seyyid Kutup, Mevdûdî gibi âlimler, Osmanlı toplumunun çok alışık olmadığı şeyler de söylüyorlar. O güne kadar çok fazla yaygın olmayan yeni bir İslâm yorumu getiriyorlar. İslâm dünyasında yaygın olan ne? Hâkim renk olarak tasavvuf var, Ehl-i Sünnet, Şia, Haricîler, dört mezhep, diğer mezhepler hakkında yerleşmiş yanlış anlayış var... Ama bir yandan da İslâm toplumu hızla çöküyor, işte bunun karşısında “Biz yanlış bir İslâm anlayışına sahibiz, İslâm anlayışımızı tashih etmemiz lazım.” diyen bazı yeni isimler var. Dolayısıyla toplumda ona karşı gösterilen tepkiyi ben çok da fazla garipsemiyorum. Bazı tepkiler iyi niyetli de olabilir. Onlar gerçekten şöyle inandılar ya da inandırıldılar: Mısır’da bir akım çıktı. Bu akımın temelleri de ağırlıklı olarak Mısır’da atılıyor. Hep oradan yeni yeni akımlar, düşünceler, cemaatler, âlimler çıkıyor. Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Reşit Rıza, Menar çevresi, Haşan el-Benna, İhvân-ı Müslimin, Seyyid Kutup, Abdülkadir Udeh... Bu şahsiyetlerin ve akımların yeni bir İslâm sunusu var. Bu “yeni” kelimesi insanlarda “yeni din“algısına “yeni mezhep” algısına dönüştü. Seyyid Kutup, Reşit Rıza ve Muhammed Abduh bu konularda Benna’dan biraz daha sert ve sivridirler diyelim. Dolayısıyla burada da Osmanlı toplumu var. Osmanlı toplumu bu yeni akımı kendine bir tehdit olarak algılıyor. Bazı âlimler de buna karşı direniyorlar. Bu direniş olurken bence her iki taraftan da çizgiyi aşan, insaf ve adalet duyusunu inciten davranışlar olmuştur. Bunu da kabul etmemiz lazım. Ahmet Davudoğlu âlim bir zat dedik. O da bu tür eleştirilere katılıyor. Belki kitaptaki kadar değil, çünkü kitabı o yazmamış, ama en azından o da öyle düşünüyor. Adı geçen âlimleri o da eleştiriyor.

(Devamı gelecek sayıda...)

Yazanlarımız