KENDİ GÖK KUBBEMİZDEN - 2

kendi gök kubbemizden hafiz

I.
Kesik Minare Kur’ân Kursunda ders bitmişti, şehrin en ünlü hâfız ve kurası olan Hâfız Kâmil Kıdeyş öğrencilerini toplayarak; “Bugün size yaşanmış bir olayı nakletmek istiyorum. Bu olaydan herkes nasibini alır inşallah,” diyerek söze başlar:

 

Halep şehri, çok eski bir yerleşim merkezi olup günümüzden beş bin yıl önceden beri insanların yaşadığı kadim bir şehirdir. Muhteşem beyaz kesme taşlardan binalar kurularak oluşturulduğu için, Arapçada süt anlamına gelen “halîb”ten mütevellit “Süt gibi” manasında Halep ismini almıştır. Bu şehirde ilim irfan kaynağı medreseler, şehrin ticareti kadar ünlüdür. Bizans’tan kalma Halep Kalesi şehrin merkezi sayılır. Kalenin doğusundaki Şabaniye Medresesi, Halep müftüsünün de ders verdiği en itibarlı olanıdır. Medrese öğrencileri, 11 ay ders görür, iaşeleri çevre sakinlerince karşılanır, Ramazan ayı gelince çevre kasaba ve köylere dağılarak ilâhi mesaj ile gittikleri yöreleri aydınlatırlardı.

Bir Ramazan ayında talebeler teravih namazı kıldırmak, vaaz u nasihatte bulunmak üzere kasaba ve köylere gitmişler, ancak medresenin en gözde talebesi Necip, hocasının isteği üzere medresede kalmıştı. Ramazan ayının son iki günü, medresede öğrenci kalmadığı zannıyla hiçbir kimse iftarlık ve sahurluk getirmemişti. Necip su ile iftarını açar, su ile sahur yapıp orucu tamamlar. Bayram günü namaza kalktığında açlıktan bitap düşüp gözünün önü kararır. Bayram namazını da güçlükle kıldıktan sonra biri bayram sofrasına buyur eder, düşüncesiyle eski şehrin labirent gibi dar ve girift sokaklarında yürür. Bir kapının aralık olduğunu görür. Ses vererek içeri girer, kimsecikler yoktur ama avluda çeşitli enfes yemeklerden oluşan bir bayram sofrası hazırlanmıştır. Açlıktan ayakta duramaz hâldedir. Kaşığı alır tam yemeye başlayacakken hocasının öğüdü beyninde şimşek gibi çakar: “Hangi şart ve durumda olursanız olunuz, sakın ha! Harama el sürmeyiniz.” Kaşığı bırakır, bu sözden aldığı güçle tekrar medreseye döner odasına çekilir.

Yarım saat sonra bir haberci gelerek müftünün onu çağırdığını söyler. Beraberce müftülük binasına giderler, hocasının elini öperek bayramını tebrik eder, odada kendisinden başka iki hanımın olduğunu fark eder. Müftü hoca: “Oğlum Necip, bilirsin seni evlatlarımdan ayırt etmem. Bu iki hanım, benim çok kıymetli bir arkadaşımın eşi ve kızıdır. Rahmetli bir yıl önce ölmeden bu kardeşimi ve kızını bana emanet etmiştir. Evlerinde onlara sahip olacak biri lazımdır. Ben seni münasip gördüm, sen de kabul edersen kızımızla izdivacınızı yapalım.” der. Necip şaşkındır, ne diyeceğini bilemez, ağzından gayri ihtiyari “Siz bilirsiniz efendim.” sözcükleri dökülür. Müftü hoca hademesine yoldan iki şahit çağırmasını söyler. Şahitler gelir nikâh kıyılır, anne önde Necip ve yeni eşi arkada yola koyulurlar.

Gele gele bir süre önce Necip’in içeri girdiği eve gelirler. Annesi damadı yemeğe davet eder ancak Necip iki gözü iki çeşme hüngür hüngür ağlamaktadır. Anne kız şaşkın, anne sorar: “Oğlum, sen güngörmüş bir insanın çocuğu olabilirsin, bir dul kadının sofrasına oturmak ağırına gitmesin, ben de senin bir annenim.” Necip toparlanır: “Yok anneciğim, ben iki gündür yemek yememiştim, bir saat önce ben bu eve geldim, kimsecikler yoktu, tam yemeğe başlayacakken hocamın “Harama el uzatmayınız.” öğüdünü hatırladım ve medreseye döndüm. Yüce Allah beni ödüllendirdi ve bir saat sonra bu evin bir ferdi yaptı. Ağıdım bir şükür ve niyaz ağıdıdır.”

Kâmil Hoca öğrencilerine dönerek “Bu olaydaki Şeyh Necip, benim Şabaniye medresesinde ders hocamdır. Onlar gitti, hocalık da bizim gibilere kaldı, vah ki ne vah…” der.

II.

Kilis’in yetiştirdiği büyük âlim, hâfız, şair Hâfız Kâmil Kıdeyş, 1911 yılında Kilis’te doğmuştur. Babası, geçimini deri tabaklamakla kazanan İsmail, annesi Naime Hanım’dır. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın 1831 yılında Mısır’dan gelerek Kilis’i işgali sırasında işgalci askerler tarafından bulaştırılan trahom hastalığı şehirde birçok insanın görme yetisini yok etmiştir. Uzun yıllar etkisini sürdüren bu hastalık, Kamil Hoca’yı da 5-6 yaşlarında yakalayarak baş gözünü almış ama gönül gözünü de ziyadeleştirmiştir. Eşyaları hafif bir karartı şeklinde görebilir ancak.

Kâmil Hoca ilk Kur’ân derslerini Ahmo Hoca, Hâfız Ali Efendi, Çapar Hâfız Mustafa Efendi ve Hâfız Bekir Hoca’dan alır, hâfız olur. Baytazzade Mehmet Vakıf Efendi’den (Şeyh Efendi) Farsça ve Arapça öğrenir. Antakya’da Dar’ül Kur’ân Medresesinden, Halep’te Şabaniye Medresesinden büyük âlim Şeyh Necip Efendi’den ve Halep’te Haşimiye Medresesinden dersler alır. Fıkıhta “Nur’ul- İzah”ı, ilm-i kelâmda “Cevheri”yi ve kıratta “Aşere”yi bitirerek icazetlerini alır. Öğrenme arzusunu hiç kaybetmez, ilme Sabit Hoca’dan, Kara Durmuş Efendi’den aldığı derslerle devam eder. Sarf-nahiv ve lügat ilmini öğrenip “Süphe-i Sibyan”, “Tuhfe”, “Nahve” gibi sözlükleri ezberler. Antepli Hasan Efendi’den 1300 beytlik “Cevahir” adlı eseri öğrenir. Radyoda “İngilizce Saati” programını takip ederek İngilizceyi öğrenir.

Halep’te Şabaniye Medresesinde müderris olarak kalma teklifi babası tarafından kabul edilmeyince Kilis’e döner. On Kıraat üzere (Kıraat-i Aşere) Kur’ân-ı Kerim okuyan ülkemizin ender hâfızları arasına katılır.

Hâfız Kâmil Hoca 1941-1949 yılları arasında Kilis’te Karakadı Camisi’nde Kur’ân dersleri verir, Ramazan aylarında da Diyanet İşleri Başkanlığının görevlendirmesiyle Ankara’da Hacı Bayram Camisi’nde hatimler indirir. 1949 yılında Şeyh Hızır Camisi’nde görevlendirilir. Bu sırada Ulu Cami’de de bir ders halkası oluşturarak iki camide birden hizmete devam eder. 1963 yılında Kilis’in hâfız yetiştiren en eski ilim merkezi Kesik Minare Camisi’nde görevlendirilir. İlme ve âlime çok değer veren şehrimiz Gaziantep, Kamil Hoca’ya da duyarsız kalmaz ve büyük uğraşlarla 1968 yılında hocanın tayinini gazi şehre yaparlar. Gaziantep’te bir yandan camilerde Kur’ân dersi veren Hâfız Hoca, bir yandan da Gaziantep
İmam Hatip Lisesi öğretmenlerine “Şatibi” okutur. 1975 yılında 64 yaşındayken emekli olup Gaziantep’ten memleketi Kilis’e dönen Hâfız Kâmil Hoca, evini medreseye dönüştürerek ilim irfan faaliyetlerine ölünceye kadar devam eder. 1980 yılında felç geçirerek yürüyemez hâle gelir. Bir şiirinde:

Bir sakat deyip horlama Kâmil’i,
Gün gelir felç kaçar, yörük at sürçer.

diyerek özetler hâlini. Hayatını şükür, tevekkül, ilim ve irfanla geçiren Hâfız Hoca 4 Ocak 1984 Çarşamba günü Mevlana’nın “Düğün Gecesi” olarak tanımladığı vuslata ererek Rahmet-i Rahman’a kavuşur. Mezarı Kilis’te Asrî Mezarlık’ta olup mezar taşında kendi yazdığı şu dörtlük yer alır:

On kıraatle Kur’ân okurken dili
Yolcudan bekliyor şimdi Fâtihe
Gel de ibret al boş geçme Kâmil’i
‘Küllü men’ ayeti büyük nâsihe.

III.

Hâfız Kâmil Kıdeyş Hoca yetiştirdiği öğrencilerine sadece Kur’ân dersleri değil, iyi bir insan olmanın yolunun iyi bir Müslüman olmaktan geçtiğini de öğretir, vatan sevgisi ve ümmet bilinci aşılardı. Öğrencilerine Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ından şiirler okur, “Safahat’ı sadece bir şiir kitabı zannetmeyin, Safahat’la devlet yönetilir.” diyerek tanımlardı Akif’i ve Safahat’ı. Nitekim öğrencilerinden yazar ve düşünce adamı Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Ankara’da TRT’de görev yaptığı yıllarda, İstiklal Marşı’mızın yazıldığı “Taceddin Dergâhı"nı virane bir hâlde bulmuş, arkadaşları ile birlikte kurduğu Mehmet Akif Ersoy Kültür ve Sanat Vakfı aracılığıyla aslına uygun onarımının yapılarak bir müze hâline getirilmesini sağlamıştır.

Hâfız Kâmil Kıdeyş Hoca şairdir, hem de çok iyi bir şairdir. Şiirlerini genellikle aruz, bazen de hece veznine göre yazar. Tarih düştüğü şiirlerinin son mısraı ebced hesabına göre hesaplandığında o yapının yapılış veya o kişinin ölüm tarihini verir. Bu konuda o kadar mahirdir ki çocuklarına isim koyarken de bu kurala riayet etmiştir. Çocuklarının adları ebced hesabına göre kendi doğum tarihlerini verir. Hâfız hocanın baş gözü görmediğinden şiirlerini irticalen söylemiş, öğrencileri de not almıştır. Şiirlerinin bir bölümü, Şair-yazar Hasan Şahmaranoğlu tarafından toplanmış, öğrencileri Durmuş Çarpın Hoca, Nihat Ferah Hoca ve Muzaffer Patlakoğlu Hoca tarafından metin ve aruz düzeltileri yapılarak Divan-ı Kâmil adıyla yayımlanmıştır. Gaziantep’te yazdığı şiirlerin birçoğuna ulaşılamamıştır.

Yaşadığı dönemde hayat çok renkli ve esprili olarak akıp gider. Cumhuriyet meydanında Kelleci Mecit lakabıyla maruf Mecit Dilmen’in kelle paça dükkânı, nüktedanların uğrak yeridir. Her gelen Mecit Usta’ya şiirlerle takılır, kurduğu “Eşek Sevenler Derneği’nin tek üyesi olan Kelleci Mecit de taşı gediğine koyan cevaplar yetiştirir. Bu cevaplar genelde insanların insanlığa sığmayan davranışlarını hicveder. Bir gün, Mecit Usta’nın da bağlı olduğu tekkenin şeyhi, Şeyh Efendi (Mehmet Vakıf Efendi) Hâfız Kâmil Hoca’ya: “Şu kelleci Mecid’e bir takılıver.” der. Hoca da şu taşı atar:

Söylemiş olduğu sözler ne hakikat ne mecaz
Var himar-i hevese meyli bu inkâr olmaz.
Anılır, yâd edilir, hoş görülür takdirle
Eşeğin zırlaması, çünkü kabul olmalı naz.
Rastlıyor pat sat aruz lehçesine şiiri fakat
Hacı olmaz sanırım tutsa himar râh-ı Hicaz.
Koşalım almak için fırsatı eksiltmeyelim
Taze turfanda kelâmlar satıyor pir-i papaz.

Kelleci Mecid usta bu taşın altında kalır mı?
Hemen şu cevabı yetiştirir:

Göz görmez, yüz utanmaz, meşhuresini alma ele
Hacet göremem dûn-u deni müptezeli zemme bile.

Otuz üç farzı ve Kur’ân tecvidini manzum olarak anlattığı şiirleri, alanında tek şiirlerdendir.

Hâfız Kâmil Kıdeyş’i rahmet, saygı ve minnetle anarken yazımızı ilk hanımının ölümü sonrası yazdığı şaheser bir şiiriyle bitirelim:

GAZEL
Sen açdın burcu ey mah, vadi-i muzlimde ben kaldım
Sen uçdun, uçmağa gittin, mezar-ı gamda ben kaldım.
Melekler huriler hoşamedi yaptı sana bir bir
Sen içdin cam-ı kevser şürbü, cam-ı semde ben kaldım.
Seni takib içün her demde çıksın göklere ahım
Ki çıkdın arşa sen, süfli olan âlemde ben kaldım
Düğümler oldu peyda ayrılık dağiyle sinemde
Sen etdin vasıl-ı canan düğün, matemde ben kaldım.
Ehibba hep işitsin kıt’a-i can sûzunu Kâmil
Figandan geçdi bülbül, hasret-i gülfemde ben kaldım.

Mahmut Kaçarlar

Yazanlarımız